Kar
Kar yağıyordu, beyaz bir hüzün şehrin üstünü yavaş yavaş kaplıyor, kadınlar çocukları ile sokak lambasının turuncu ışığı ve karın yansımaları ile kızıla boyanmış puslu sokakları, gürül gürül yanan sobalarının ardından izliyor, dertli dertli iç çekiyor, öksürüyorlardı. Sokakta 40 yaşlarında, hafiften kel, tombul yüzü soğuktan ve durmadan esen acımasız, soğuk rüzgarlar ile sürüklenen buzlaşmış kar parçaları yüzünden beyazlaşmış yorgun bir adam düşünceli düşünceli, elinde çocukları için aldığı şeker, çikolata ve oyuncaklar ile dolu ucuz, kötü kokulu plastikten bir poşetle birkaç sokak ötedeki evine yürüyor, bir yandan da kafasında bu ayki harcamalarını, dükkanın getirisini hesaplıyor, işlerin istediği gibi olmadığı belli, iç çekerek kafasını sallıyor sonra tekrar düşünmeye başlıyor. Soğuktan hissizleşmiş sol eli ile poşeti sıkı sıkı tutmuş sağ eli ise cebinde, sağ elinin yeterince ısındığından emin olduktan sonra sağ elini büyükçe kabanının delik cebinden çıkarıp sol elini ısıtacak sonra tekrar sağ elini, sonra tekrar sol elini... Heyecanla camdan dışarı bakan; hastalıktan, soğuktan ve küçük omuzlarına yüklenen yükün yorgunluğundan yüzleri bembeyaz kesilmiş, gelenin kendi babaları olmadığını fark ettikleri için yüzleri düşük çocuklar sanki apayrı dünyaymışçasına sıcak evlerinde sobanın küçük fırınına attıkları kestaneleri pişiriyor, bir yandan yerken bir yandan da muhtemelen gece bastıran kardan dolayı bir dost evine sığınmış, dolayısıyla bu gece eve dönmeyecek babaları için bir tabak dolusu ayırıyorlar. Olur da çıkar gelir, sıcak kestaneden mahrum kalmasın, canı çekmesin diye. Dışarıda kar devam ediyor. Kel adamın evine ancak birkaç sokak kaldı. Birazdan orada olacak, çocuklarına sarılacak hasret giderecek. İki gündür eve gidemiyor. Bu soğuk, üstü her daim beyaz bir karanlıkla kaplı, 5 metre ötesinin gözükmediği, donmuş şehirde sevdiklerinden iki gün dahi ayrı kalmak. Bitmez çekilmez bir müebbet gibi geliyor insana. İki günü telafi etmeli sonra sabaha karşı buz gibi sokaklara geri dönmeli, çalışmalı. Neyse ki yanında oyuncaklar, şekerler var kendini affettirmesi daha kolay olacak, dükkanın işin yoğunluğunu anlatsa kendini asla affettiremezdi ama şekerler, oyuncaklar ile bu iş kolay belki de çocuklar açıklama bile istemeyecekler babaları yanlarında oyunlar oynuyor, anneleri tekrar gülümsüyor, soba sanki hiç sönmeyecekmiş gibi gür, pes bir tonda gürüldüyor, yatmadan önce bir yandan kestane yiyecek bir yandan kitap okuyacak, ertesi gün okula gitmek için hazırlanacaklar, karnelerindeki yüksek notlar ile ailelerinin gururlandırmak için can kulağı ile öğretmenlerini dinleyecek, kitaplara gömülecekler. Bütün bunlardan aldığı güçle daha da hızlı yürümeye başladı. Kimi zaman buzlanmış yolda ters bir adım atıyor, kayıp düşecek gibi oluyor ama yılmıyor devam ediyordu. Nihayet eve vardığında soluk soluğaydı. Buz gibi hava ağzından ciğerlerine dolup onu öksürtüyor, verdiği hava ılık bir buhar olup ucuz kömür dumanlarının arkasındaki hüzünlü gökyüzüne karışıyordu. Bir süre durup kömür kokulu havayı soludu, bekledi. Karın beyazlığı arasında hangi ev kendi evi seçemiyordu. Uzun uzun bakındı sonra tek katlı, kırık dökük bakımsız evini buldu. Koşarcasına kapıya geldi, sabırsızca çaldı. Ses yok. Uyuyakalmışlardır diye düşündü. Evin bahçesinde ufak bir kilerleri vardı. Karısı, ne olur ne olmaz diye yedek anahtarları hep buraya saklardı. bahçe duvarının üstünden atladı. Kilere doğru yürüdü. Buz tutmuş dik merdivenlerden aşağı doğru inerken az kalsın düşüyordu Yine de dengesini sağlayıp aşağı indi. Cebinden çakmağını çıkarıp çakmağın solgun, etkisiz ışığının yardımıyla duvara asılı eski gaz lambasını buldu. Fitili bitmek üzereydi fakat halen iş görürdü, yaktı. Biraz ötede çiviye asılı ufak bir bez çanta vardı anahtar orada olmalıydı, açtı. Bez çantanın içindeki iç içe geçmiş plastik poşetler, bahçe makası, bant ve daha binbir türlü ıvır zıvır arasında anahtarı bulması biraz sürdü. Sonunda anahtarı alıp dışarı çıktığında gaz lambası sönmek üzereydi. Gaz lambasını söndürüp eski yerine astı. Eve geçti anahtarın hafiften yamulmuş olduğunu gördüğünden kullanmak istemedi. Kapıyı bir kez daha çaldı, yine ses yok. En son vazgeçip anahtarı biraz zorlayarak kilide sokup çevirdi, kapıyı açtı. Beklediği sıcak hava dalgası yüzüne çarpmadı. Evde Buz gibi bir sessizlik vardı. Ne bir adım sesi duyuluyordu, ne de birinin nefes alışı. Meraklandı, karısı ona ne misafirliğe ya da başka bir yere gideceği hakkında bir şey söylemişti. Nerede olduklarını açıklayan bir not bulmak ümidi ile salon tarafına doğru geçti. Düştü, yerde ufak bir beden yatıyordu. İlk başta takıldığı şeyin ne olduğunu anlayamadı. Eğilip baktığında yerde kıvrılmış yatan kızının sülietini gördü. bu soğuk havada beton zeminde uyunur mu ? Hasta olacaktı. Kızını alıp yatağına götürmek için kavradı. Kızın bedeni beklediği sıcaklıktan yoksun, kaskatı ve beyazdı. El yordamı ile duvardaki anahtarı bulup ışıkları yaktı, eski ampülün titrek, sarımsı ışığı altında önce karısının sonra oğlunun cansız, soğuk bedenlerini gördü. Olanlara anlam veremiyor, bir türlü kabullenemiyordu sanki bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi geliyordu sanki bu yalnızca bir kabustu, geldiği gibi gidecekti. Gözlerinden akan ılık yaşları hissetti, dayanamayacak gibi olduğu an kapıdan dışarıya koştu, donmuş yolda ayağı kayıp, karın içine düşene kadar koştu, boğazından çıkan boğuk sesleri duyuyorum sanki yaralı bir hayvanmışçasına koşuyor, ağlıyordu. Ayağı takıldı, düştü hiç hareket etmeden karın içinde olduğu yerde kaldı. Elinden fırlayıp başının hemen yanına düşen poşetten fırlayan bez bebeğe bakarak öylece kaldı.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.