İslam'da Bilimin Yükselişi Ve Çöküşü
İSLAM'DA BİLİMİN YÜKSELİŞİ VE ÇÖKÜŞÜ
Cengiz Özakıncı'nın kitabından akademik özet.
İslam dünyasının bilim tarihinde yükselişi, 7. yüzyılda İslam'ın ortaya çıkışından hemen sonra gerçekleş-miş ani bir bilimsel devrim olarak değil, farklı uygarlıkların yüzyıllar boyunca oluşturduğu bilgi birikiminin yeni bir kültürel ve siyasal ortamda bir araya gelmesiyle açıklanmalıdır. İslam fetihleriyle birlikte Müslümanların karşılaştığı Yunan, İran, Hint ve Süryani bilim gelenekleri, özellikle Abbâsîler döneminde yoğun bir çeviri ve araştırma faaliyetinin konusu olmuş; böylece Bağdat, yalnızca siyasal bir başkent değil, aynı zamanda dünyanın önemli bilim ve düşünce merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Burada belirleyici olan yalnızca eski eserlerin Arapçaya çevrilmesi değildir. Asıl önem taşıyan, bu bilgilerin Müslüman bilginler tarafından eleştirilmesi, geliştirilmesi ve yeni bilimsel sonuçlara dönüştürülmesidir.
Bu ortamın oluşmasında Abbâsî yönetiminin bilimsel ve entelektüel faaliyetlere sağladığı himaye önemli rol oynamıştır. 8. ve 9. yüzyıllarda başlayan çeviri hareketiyle Öklid, Batlamyus, Aristoteles ve Galen gibi Yunan düşünürlerinin eserleri Arapça dünyaya kazandırılırken, Hint matematiği ve İran bilim geleneğin-den gelen bilgiler de bu entelektüel havuza katılmıştır. Böylece farklı kaynaklardan gelen bilgiler tek bir düşünce ortamında karşılaşmış ve yeni bir bilimsel sentezin temelleri atılmıştır.
Bu sentezin en dikkat çekici sonuçlarından biri matematikte görülür. Muhammed bin Mûsâ el-Hârizmî, cebiri sistematik bir matematik disiplini hâline getiren çalışmalar yapmış, aritmetik ve astronomiye de katkıda bulunmuştur. Onun adı, Batı dillerindeki "algorithm" kavramıyla; matematik çalışmaları ise "al-gebra" kelimesinin tarihsel kökeniyle ilişkilidir. Böylece İslam dünyasında geliştirilen matematiksel yöntemler daha sonra Avrupa'ya aktarılacak bilimsel altyapının önemli parçalarından biri olmuştur.
Matematikteki bu ilerleme astronomiyi de geliştirmiştir. Bîrûnî, matematiksel hesaplamayı gözlemle birleştirerek Dünya'nın ölçümü, astronomi, coğrafya ve doğa bilimleri üzerine çalışmalar yapmış; farklı toplumların bilimsel ve kültürel bilgilerini karşılaştırmalı biçimde incelemiştir. Zerkâlî ise astronomik göz-lemler ve tablolarıyla Endülüs bilim geleneğinin önemli temsilcilerinden biri olmuş ve bu birikimin Avrupa'ya geçişinde rol oynayan bilimsel mirasa katkı sağlamıştır.
Tıp alanında da benzer bir gelişme görülür. Râzî, hastalıkların gözleme dayalı biçimde tanımlanması ve klinik deneyime verdiği önemle öne çıkarken, İbn Sînâ tıp bilgisini büyük bir sistem içinde toplamıştır. İbn Sînâ'nın el-Kânûn fi't-Tıb adlı eseri yalnızca İslam dünyasında değil, Latinceye çevrildikten sonra Avrupa'daki tıp eğitiminde de uzun süre etkili olmuştur. Böylece Bağdat, Rey, Buhara, Şam, Kahire ve Endülüs gibi merkezlerde üretilen bilimsel bilgi, zamanla İslam dünyasının sınırlarını aşmaya başlamıştır.
Bu bilimsel yükselişin belki de en çarpıcı örneği İbnü'l-Heysem'in optik çalışmalarıdır. Görme olayını yal-nızca felsefi spekülasyonlarla açıklamak yerine deney, gözlem ve matematiksel çözümlemeyi birlikte kullanması, Orta Çağ bilim tarihinde önemli bir aşamadır. Onun optik çalışmaları Latince dünyaya aktarıldığında Avrupa'daki bilimsel düşüncenin gelişimini etkileyen kaynaklardan biri hâline gelmiştir. Burada önemli olan nokta, İbnü'l-Heysem'in modern bilim yöntemini bütünüyle ortaya koyduğunu iddia etmek değil; deneysel araştırmanın bilimsel bilgi üretimindeki önemini güçlü biçimde göstermiş olmasıdır.
Aynı dönemde bilim ile felsefe arasındaki ilişki de yoğun biçimde tartışılmıştır. Fârâbî, mantık ve bilimlerin sınıflandırılması üzerine çalışırken; İbn Sînâ, Aristotelesçi felsefeyi İslam düşüncesiyle yeniden yorum-lamıştır. Daha sonra İbn Rüşd, Aristoteles'in eserlerine yaptığı kapsamlı yorumlarla hem İslam düşüncesinde hem de Latin Avrupa'sında etkili olmuştur. Avrupa'da Averroes adıyla tanınan İbn Rüşd'ün eserleri, Orta Çağ üniversitelerinde felsefi tartışmaların önemli kaynaklarından biri hâline gelmiştir.
Böylece 9. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar uzanan süreçte bir zincir kurulmuştur: çeviri hareketi bilgiyi çoğaltmış, bilgi yeni araştırmaları doğurmuş, yeni araştırmalar matematik, astronomi, tıp, optik ve felse-fede özgün çalışmalar ortaya çıkarmış, bilimsel üretim ise İslam dünyasını dönemin başlıca entelektüel merkezlerinden biri hâline getirmiştir.
Ancak bu yükselişin içerisinde aynı zamanda önemli bir düşünce mücadelesi bulunmaktadır. Akıl ile nakil, felsefe ile kelâm, özgür irade ile kader, insanın bilgi üretme kapasitesi ile dinî otoritenin sınırları konu-sunda yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Mutezile, aklın ve insanın sorumluluğunun altını çizen bir kelâm anlayışı geliştirirken, mihne döneminde bu düşüncenin devlet eliyle uygulanması farklı bir otorite soru-nunu da beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla akılcılığın devlet tarafından zorla benimsetilmesi ile özgür düşüncenin kendisi aynı şey değildir.
Bu noktada Gazzâlî ortaya çıkar. Gazzâlî, İslam filozoflarının bazı görüşlerini özellikle metafizik alanında eleştirmiş ve Tehâfütü'l-Felâsife adlı eseriyle İslam felsefesinin temel tartışmalarından birini başlatmıştır. Cengiz Özakıncı'nın eserinde bu dönem, bilimsel düşüncenin yükselişinden gerileyişine uzanan zincirin en önemli kırılma noktalarından biri olarak değerlendirilir. Ancak akademik açıdan burada dikkatli olmak gerekir: Gazzâlî'nin felsefe eleştirisini doğrudan "İslam dünyasında bilimi bitiren olay" şeklinde açıklamak tarihsel gerçekliği aşırı basitleştirir. Çünkü Gazzâlî'den sonra da astronomi, tıp, matematik ve diğer bilim-lerde önemli çalışmalar devam etmiştir.
Asıl değişim, tek bir düşünürden ziyade entelektüel iklim, siyasal yapı ve kurumların birlikte dönüşmesiyle meydana gelmiştir. Bilimsel üretimi destekleyen güçlü merkezlerin parçalanması, siyasal mücadelelerin artması, ekonomik kaynakların değişmesi ve farklı bölgelerdeki savaşlar bilimsel kurumların sürekliliğini zorlaştırmıştır. 11. ve 12. yüzyıllarda İslam dünyasında bilim tamamen ortadan kalkmamış, fakat önceki dönemlerdeki dinamizmin bütün bölgelerde aynı ölçüde devam etmesi zorlaşmıştır.
Bu sırada İslam dünyasında üretilen bilimsel miras başka bir coğrafyaya doğru ilerlemektedir. Endülüs, Sicilya ve özellikle çeviri merkezleri aracılığıyla Arapça bilimsel ve felsefi eserler Latinceye aktarılmıştır. Böylece Hârizmî'nin matematiği, İbn Sînâ'nın tıbbı, İbnü'l-Heysem'in optiği, İbn Rüşd'ün felsefesi ve diğer birçok bilginin çalışmaları Avrupa'nın entelektüel dünyasına girmiştir. Bu aktarım, Avrupa'nın eski Yunan mirasına yeniden ulaşmasını da kolaylaştırmıştır.
Fakat burada zincirin yönü değişmeye başlamıştır. Avrupa, aldığı bilgiyi yalnızca korumamış; kendi kurumları içerisinde yeniden üretmeye başlamıştır. 12. ve 13. yüzyıllarda üniversitelerin gelişmesi, Aristotelesçi felsefenin yeniden yorumlanması ve bilimsel metinlerin dolaşımının artması Avrupa'nın entelektüel altyapısını güçlendirmiştir. Daha sonra Rönesans, matbaanın yaygınlaşması, denizcilik ve coğrafi keşifler, gözlem ve deneyin önem kazanması Avrupa'daki dönüşümü hızlandırmıştır ve 16. yüzyıllarda Avrupa artık yalnızca İslam dünyasından gelen bilgileri kullanan bir öğrenci konumunda değildir. Kopernik, Kepler, Galileo ve daha sonra Newton gibi isimlerle birlikte yeni bir bilimsel paradigma oluşmaya başlamıştır. Matematik, deney, gözlem ve doğa yasalarının sistematik biçimde araştırılması, Avrupa'yı yeni bir bilimsel döneme taşımıştır. Böylece bilgi aktarımının yönü giderek tersine dönmüş; bilimsel yenilik üretme konusunda Avrupa belirleyici merkez hâline gelmiştir.
İslam dünyasının gerilemesini ise yalnızca Avrupa'nın yükselişiyle açıklamak da mümkün değildir. 1258'de Bağdat'ın Moğollar tarafından yıkılması, İslam dünyasının siyasal ve kültürel tarihinde ağır bir kırılma yaratmıştır. Bunun yanında Haçlı seferleri, siyasal parçalanma, ekonomik merkezlerin değişmesi ve bilimsel kurumların sürekliliğindeki sorunlar da etkili olmuştur. Buna karşılık Avrupa'da üniversitelerin, matbaanın ve daha sonra bilimsel akademilerin gelişmesi, bilginin kuşaktan kuşağa aktarılmasını ve eleştirel biçimde yeniden üretilmesini sağlayan daha güçlü kurumsal yapılar ortaya çıkarmıştır.
Dolayısıyla tarihsel zincirin tamamı şu şekilde okunabilir: Eski Yunan, İran ve Hint bilgi mirası İslam dün-yasına ulaştı; Müslüman bilginler bu mirası tercüme etmekle kalmayıp geliştirdiler; matematik, astronomi, tıp, optik ve felsefede özgün eserler ortaya çıktı; bu eserlerin önemli bir bölümü Endülüs, Sicilya ve çeviri merkezleri aracılığıyla Avrupa'ya aktarıldı; Avrupa bu bilgileri kendi üniversiteleri ve entelektüel kurumları içinde yeniden işledi; Rönesans ve Bilim Devrimi ile yeni bir bilimsel paradigma oluşturdu; aynı tarihsel süreçte İslam dünyasındaki siyasal, ekonomik, kurumsal ve entelektüel sorunlar bilimsel üretimin önceki dinamizmini zayıflattı.
Bu nedenle Özakıncı'nın eserinin temel tarihsel önemi, bilim tarihini yalnızca Avrupa'nın kendi içinden doğmuş bir başarı hikâyesi olarak görmemesi ve İslam uygarlığının bu hikâyedeki kurucu ve aktarıcı rolünü öne çıkarmasıdır. Ancak daha geniş akademik perspektiften bakıldığında sonuç, "Müslümanlar bilimi yaptı, Avrupa çaldı" biçiminde değil; bilginin uygarlıklar arasında dolaştığı, her toplumun onu kendi şart-ları içinde yeniden yorumladığı ve bilimsel üstünlüğün zaman içerisinde farklı merkezlere geçtiği şeklinde ifade edilmelidir.
Bu tarihsel zincirin en önemli dersi ise şudur: Bir uygarlığın bilimsel gücü yalnızca sahip olduğu bilgi miktarına bağlı değildir. Bilginin sorgulanmasına, eleştirilmesine, özgürce üretilmesine, kurumlar tarafından korunmasına ve yeni kuşaklara aktarılmasına izin veren toplumsal düzen belirleyicidir. İslam dünyasının yükselişini sağlayan koşullar ile daha sonraki gerilemesinde ortaya çıkan koşullar arasındaki fark, bilim ile toplum arasındaki ilişkinin tarihsel önemini açık biçimde göstermektedir.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.