İmparatorlar Kulübü Müzenin Sessiz Misafiri
Samsun’da, sonbaharın son ılık günlerinden birinde, yazılarımı temize çekmek için müze alanındaki açık hava çay bahçesine oturmuştum.
Denizle yeşil alanın arasında, restoratif yapılarla çevrili bu yerde, çay bahçesiyle kafe iç içeydi. Günün son ılık güneşi hissediliyor, hafif rüzgâr ağaçların arasından geçerek denizden gelen havaya karışıyordu. Mevsim artık kendini belli ediyor, fakat son sıcaklığını henüz bütünüyle bırakmıyordu.
Burası, insanların ucuz çay içmek, biraz oturmak ve sohbet etmek için uğradığı yerlerden biriydi. Önümde bir bardak çay vardı. Bir kez içmiştim; midem spazm yapmıştı. O günden sonra bir daha sipariş etmedim.
Kalabalık kendi hâlindeydi. Çaylar içiliyor, konuşmalar birbirine karışıyor, dedikodular masalar arasında dolaşıyordu. Deniz, rüzgâr ve yeşil alanın sakinliğiyle insanların gündelik telaşı yan yana duruyordu.
Ben insanlara bakmıyordum. Dikkatimi çeken bir şey olduğunda, ona bakıyordum.
O gün dikkatimi bir genç çekti.
Yirmili yaşlarının sonlarında görünüyordu. Çok uzun ve zayıftı. Saçı sakalına karışmış, üzerindeki eski kazak ve pantolonu belinden düşecek gibiydi. Şapkası da eskiydi. Bütün hâliyle sanki başka bir zamandan çıkıp gelmiş gibiydi.
Sonra elindekini gördüm.
Herakleitos.
Bir an durdum.
Çünkü müze eskiydi.
Genç de eskiydi.
Ama yalnızca kıyafetiyle değil...
Ruhuyla da.
Bir çay söylüyor, yarım saat okuyordu. Sonra bir çay daha... Yine yarım saat okuyordu. Sigara içmiyordu. Kimseden bir şey istemiyor, kimseye kendisini anlatmıyordu. Rüzgâr hafifçe eserken o, kitabının sayfaları arasında sessizce dolaşıyordu.
Belki isterse parasını daha pahalı kıyafetlere verebilir, kuaföre gidebilir, podyuma çıkacakmış gibi giyinebilirdi. Ama belli ki parasının başka bir önceliği vardı:
Kitap. Hem de Herakleitos.
O an düşündüm: İnsanları yalnızca görüntüleriyle okuyan bir zihin ne kadar kolay yanılabilir.
Sokakta görülse, saçı sakalı ve kıyafetiyle hakkında kim bilir neler düşünülürdü. Ten rengi bile birilerine başka coğrafyaları düşündürebilirdi. Oysa aynı insan, kitabıyla birlikte bambaşka görünüyordu.
Aslında değişen o değildi.
Değişen, ona bakan gözün algısıydı.
Bir yazar-şair olarak insanın görüntüsünün altında kalan katmanlara bakarım. Kıyafet benim için son söz değildir. İnsan bazen dışarıdan eskimiş görünürken zihninde yepyeni dünyalar kurabilir.
Müze tarih taşıyordu.
Deniz önümüzdeydi.
Rüzgâr esiyordu.
Yeşil alan sessizce duruyordu.
O genç ise hem görünüşüyle hem sessizliğiyle hem de elindeki kitapla, sanki bütün bu tarihsel dokunun içinden çıkıp gelmişti. Geçmişin düşünürlerinden birini okuyarak onu kendi zamanına taşıyordu.
Belki de müzenin dili olsaydı, kalabalığa:
"Buraya yalnızca çay içmeye gelmişsiniz."
derdi.
O gence ise elindeki kitaba bakıp birinci sınıf bir pasaport verirdi.
Ben o gün o gençle gurur duydum.
Beni tanımasına gerek yoktu. Benim kim olduğumu bilmesine de...
Onu övmek için yanına gitmedim. Bir şey sormadım. Sadece gördüm.
Çünkü bazı insanlar tanınmadan da takdir edilebilir.
Belki o genç, yıllar sonra bir gün bir yerde bu yazıya rastlar. Belki bir gün bir baba oğluna:
"Bak oğlum, sana benzeyen biri varmış. Üstelik o da Samsun’daymış."
der.
Belki de hiç kimse bu genci bulamaz.
Ne fark eder?
Bazı tanıklıkların bir adresi olmaz.
Bir yazar görür.
Bir yere bırakır.
Sonra zaman alır götürür.
Gören görür.
Görmeyen, yalnızca bir müze kafesinde çay içip Herakleitos okuyan bir genç görür.
Kıssadan hisse de herkesin kendisine düşer.
Ben ise o genci, tarihi okuma sevgisiyle filozofları zihninde 2026 yılına taşıdığı için İmparatorlar Kulübü’ne ekledim.
Hamiye GÜL
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.