Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
Altın Üye
14.10.2026 · 42 · 0 · Tahmini 9 dk okuma
PDF olarak indir

“Arayış” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Arayış

Arayış

                           


                            BÖLÜM 1



Gün batmaya başlamıştı. Dağların arkasında yavaş yavaş kaybolmakta olan güneş, günün bittiğinin haberini veriyordu. Sanki battığı yerde ateş yakılmış gibi, kaybolurken peşi sıra bir kızıllık kaplamıştı gökyüzünü. Bu güzel günbatımını yüksekçe bir yerden izleyen Viktoryo, derin düşünceler eşliğinde manzaranın tadını çıkarıyordu. Zamanın yüzünde derin çizgiler bıraktığı Viktoryo, orta boyda birisiydi. Hep mücadele ile geçmiş hayatı bu çizgilerden okunuyordu. Saçları gece karanlığı kadar siyah, uzayınca hafif kumral rengine dönüyordu. Çenesini ve dudaklarını çevreleyen sakallar da saçları gibi, günlerce tıraş edilmeyip uzayınca toprağa ve ateşe çalan kızıl tonlara, kısa tutulduğunda ise koyu ve tavizsiz bir siyaha bürünürdü. Gökyüzünün rengini anımsatan gözleri, deniz kadar da derin bakan bakışları vardı. Bu bakışlarla baktığı manzara karşısında, her zaman yaptığı gibi sorularla boğuşuyordu. Kendisine sorduğu sorular öyle cevabını bilmek için cilt cilt kitap bitirmeyi, derin bir araştırmayı gerektiren türden değildi. Güneşin kaynağı ne, bir gün doğmasa güneş, karanlıkta kalsa insanlık, nasıl olurdu acaba? Kalıplaşmış, çoğu insanın merak ettiği türden sorulardı bunlar. Zihni hep meşguldü çünkü, sürekli sorduğu sorularla yaşayabiliyordu bu hayatı Viktoryo.

Kendisine sorduğu sorularla boğuşurken, güneş çoktan batmıştı. Gün içinde kilometrelerce uzakta olup görünen yerler, şimdi oluşan karanlıkla birlikte görüş mesafesinin dışına çıkıyordu. Gökyüzünde ay ve yıldızlar belirmiş, etrafta ateş böcekleri uçuşuyordu. Yine çoğu zaman olduğu gibi sorularına cevap bulamadı.

Kalkıp evine doğru yol aldı. Bulunduğu yer evine çok uzak değildi. Yaklaşık üç yüz metre kadar sonra bahçe kapısının oraya varılabiliyordu. Bir kaç kırık tahtanın şans eseri bir arada durmasına kapı demeye bin şahit lazımdı. Kenarları kırık, ortasında açılmış kocaman delik... Kapatmak istediğin zaman güçlü bir şekilde yukarı kaldırıp ittirmek gerekiyordu. Menteşeleri gıcırdıyordu pas tutmaktan. Viktoryo birbirini izleyen yavaş adımlardan sonra kapının eşiğine vardı. Biran önce eve varıp uyumak istiyordu. Uyumak, bir çok şeyi unutturan, yılların yorgunluğunu üzerinden atmaya yarayan araç. Viktoryo’ya göre bu böyleydi. Uyumak unutmaktı, bir tür kaçıştı.

 

Evin kapısından içeri giren Viktoryo, yorgun adımlarla koridorun sessizliğinde yürüdü. Odaların açık kapılarından koridora, pencereden içeri ay ışığı doluyordu. Koridorun yer yer boyaları sökülmüş, bazı yerleri kirden görünmüyordu. Köşelerin el uzanmayan kısmında, kimseye fark ettirmeden ağını ören bir örümcek de evden birisiymiş gibi yaşıyordu. Sabrın ne olduğunu kavramak isteyen, kendisine örümceği örnek alabilir. Beklemek nasibini, telaşa düşmeden aç kalacağını düşünmeden. Dünya kadar malın olsun, her bir kara parçası üzerinde de mülkün. Sana yazılan kadar yaşarsın bu hayatı. Kısmet, ezeli takdirin gizli oylumunda yazılmışsa eğer, deryalar aşar da düşer önüne; lakin nasibinde yoksa, elindeki su bile teninden süzülüp gider de bir damlası değmez dudağına. Vade eriştiğinde, dökülen yaprak nasıl dalına küsmüyorsa, insan da kendi yazgısının önüne öylece usulca bırakır başını. Sanırım bunun bilincinde olup bu hayatı yaşayan canlıların başında geliyor örümcek. 

Yürümeye devam etti Viktoryo. Kendisini takip eden gölgesi duvarlarda sessiz birer hayalet gibi kıvrılırken, o tanıdık sığınağa doğru, çalışmak ve yatmak için kullandığı odasına usulca süzüldü. Kapıyı araladı, ağır ve yıpranmış ahşap kapıyı itip içeri adım attığında, odanın soğuk ve rutubetli havası bir tokat gibi yüzüne çarptı. Kapının gıcırtısı duvarlar arasında yankılanırken, içerde hüküm süren o ağır yalnızlığı uyandırdı. 

Oda, insanın içini kemiren gri ve kasvetli alaca karanlığa bürünmüştü. Odanın bir köşesinde, zamana ve çaresizliğe yenik düşmüş eski püskü bir yatak duruyordu. Şiltesi çökmüş demir karyolanın üzerine serilmiş yıpranmış battaniye, sahibini soğuktan korumaktan çoktan vazgeçmiş gibiydi. Pencerenin hemen yanında, ıstırap dolu gecelerin tanığı olan ağır bir çalışma masası yükseliyordu. Viktoryo, etrafı aydınlatmak için masanın üzerinde bulunan mumları yaktı. Mumların titrek ve cılız alevleri, etraftaki koyu gölgeleri duvarlarda ürpertici bir dansa sürüklüyordu. Erimekte olan balmumu, sararmış kağıtların ve hokkanın üzerine yavaşça damlarken, masanın yanı başında duran ahşap raf, tozlu ve kalın ciltli kitapların ağırlığı altında eziliyordu. Yatağa uzandı Viktoryo. Odadaki tek hareket, masadaki mumun titreyen cılız aleviydi. Gözlerini kapattı; ne bir şey düşündü ne de bir beklentiye kapıldı. Odayı kaplayan o ağır gri yalnızlığın içinde öylece durup bekledi bir süre.

Dünyanın karmaşasından ve kendi zihninin sesinden kaçmak için sığınacağı bir limanı vardı Viktoryo’nun; kitap okumak. Okurken, bulunduğu yerden uzaklaşır, kitaptaki hayali bir karaktere dönüşürdü Viktoryo. Kitaptaki karakter yüzünü yıkarsa havlu uzatır, sofrayı kurarsa masaya suyu Viktoryo getirir, uyursa üstünü örterdi. Kitapla bütünleşir, etrafında olup biten her şeyi unuturdu...

Yatakta öylece uzanan Viktoryo, bir süre sonra gözlerini açtı ve yavaşça yataktan doğruldu. Odayı saran ağır sessizliği bozacak tek şey, gündelik ritüeliydi. Masanın başına geçti. Masasında birkaç gün önce başlayıp henüz bitiremediği kitap duruyordu. Cılız mum ışığını kendine çekti. Her zamanki gibi okuyup, kaybolmaya koyuldu. Saat 22.03 sularıydı. Kitabı eline aldı ve açtı. En son 23. sayfada kalmıştı ve şöyle devam ediyordu;


Aleyşa:

“Seni, artık eskisi kadar sevmiyorum Refazov.”


“Aleyşa bunu söylerken sesi ne nefret doluydu ne de öfke. İnsan yüreğini en çok acıtan da buydu zaten: o amansız, duygusuz sakinlik. İki yıllık bir aşktan geriye kalan, bir veda çığlığı bile değil, yalnızca bitip tükenmiş bir duygunun soğuk ilanıydı.


Refazov, karşısında duran kadına sanki hayatında ilk kez görüyormuş gibi baktı. Ne bağırabildi ne de Aleyşa’yı suçlayabildi. Hakikatin o ezici ağırlığı karşısında insan sadece susabilirdi. Bir zamanlar hayatının tek sığınağı olan o sima, şimdi sisten görünmez olmuş yabancı bir sokak kadar uzaktı ona. Dudakları titredi ama tek bir kelime bile çıkaramadı. Ruhunun en derin yerinde bir şey kırılmıştı ve biliyordu ki dünyadaki hiçbir şefkat o parçaları yeniden bir araya getirmeye yetmeyecekti.


İki yıl boyunca birlikte kurdukları dünya, gözlerinin önünde bir iskambil kulesi gibi sessizce devriliyordu. Aleyşa’nın gözlerinde bir zamanlar yanan o sıcak ateşin yerini, dondurucu bir kül yığını almıştı. Refazov, aşkın ölümüne tanıklık ediyordu; bir insanın yaşarken ölebileceğini ilk kez o an anladı. Kalbinde devasa, dipsiz bir boşluk. Zihni bu acımasız gerçeği kavramak istemiyor, ama ruhu bu sonu çoktan kabullenmiş gibi derin bir sessizliğe bürünüyordu.

“Hayırlısı neyse, o olsun.” Sadece bu kelimler dökülebildi Refazov'un dilinden. 


Bitmişti. Koskocaman iki yıl bir anda silinivermişti. Kurulan hayaller, yarım kalmış verilen yüzlerce söz zihnin çöplüğüne adım atmıştı. Aleyşa için bu böyleydi, Aleyşa, sanki Refazov bu dünyada hiç var olmamış, onun gölgesi bile hayatından geçmemiş gibi fani gündelik telaşlarına, tasasız kahkahalarına hiç duraksamadan geri döndü. Oysa Refazov için zaman o uğursuz günde donup kalmıştı. Aradan geçen koca bir yıla, takvimden dökülen o amansız günlere rağmen zihni aynı zindanda hapis kalmaya devam etti. Ruhunu kemiren o geçmişi bir türlü gömemiyor; Aleyşa’nın çoktan unuttuğu o anların enkazı üzerinde, gerçekleşmesi imkânsız, hayali bir mutlu sonun hülyasını kurup duruyordu. Bu bir umut değildi artık; zihninin ona oynadığı zalimce bir oyundu.


Ancak çok sonra, zihnini kemiren o fırtına dindiğinde kavrayabildi hakikati. Geçmişe tutunmak, ölü bir bedene nefes üflemeye çalışmaktan farksızdı. İçinde hapsolduğu bu kasvetli zindanın anahtarı da kapısı da yine kendi iradesindeydi. Ya bu hayali mabedin altında kalıp ezilecek ya da geçmişin üzerini kalın bir toprak tabakasıyla örtüp özgürleşecekti. Unutmalıydı; zira insan ancak unutabildiği kadar hür, geçmişin yükünü sırtından atabildiği kadar insandı...”


Viktoryo bu satırın sonuna geldiğinde duraksadı. Parmağını "zindandan kurtulmak lazımdı" cümlesinin üzerinde gezdirdi. Masadaki mum hafifçe cızırdayıp sönerken, kendi odasının gölgelerine bakıp fısıldadı:

"Evet, kurtulmak lazımdı..." 


Tüm bu trajedi, kitabın topu topu birkaç sararmış sayfasından ibaretti. Ne var ki Viktoryo, Refazov’un yaşadığı o iki yıllık kederi sanki kendi benliğinde, kendi etinde ve kemiğinde duymuştu. Zaman akıp gitse de bu hezimetin gölgesi zihninden silinmeyecek, Refazov’un ruhsal çöküşüne melankolik bir acımayla tanıklık etmeye devam edecekti. Kalbinde, hayatın değişmez bir kanununu kavramış olmanın ağır yükü vardı artık:


"Bırakıp giden insan," dedi kendi kendine Viktoryo, "gitmeden evvel ruhunu koyacak sıcak bir köşe, yeni bir sığınak bulmuştur mutlaka. Aksi takdirde bir çırpıda 'Bitti, gidiyorum' demek mümkün müdür? Bütün yük, arkada bırakılanın omuzlarına biner. Kalan insan yaşamak zorundadır kaderin ona biçtiği o ağır payı, felaketin tam ortasında tek başına yaşayacaktı ne varsa; çaresizliği, kimsesizliği, kendini yeryüzünde bir fazlalık gibi hissetmeyi ve insan soyuna karşı duyulan o iyileşmez güvensizliğin amansız zehrini..."


Viktoryo, elindeki kitabı masanın üzerine yavaşça bıraktı. Odanın köşesindeki eski püskü yatağa doğru ilerledi; çökmüş şiltenin üzerine, gıcırdayan demir karyolanın ağırlığıyla kendini bıraktı. Zihni hâlâ Aleyşa ile Refazov’un o soğuk vedasıyla meşguldü.

Ceketinin iç cebinden yıpranmış tütün kesesini çıkardı. Parmakları, iradesinden bağımsız, sanki kendi hafızası varmışçasına bir alışkanlıkla kurumuş tütün yapraklarını ince ince kıyılmış kâğıdın üzerine yaydı. Ağır ağır, bir ayin edasıyla tütününü sardı. Ardından masanın köşesindeki ahşap kibrit kutusundan tek bir çöp çekti.

Kutunun kenarına indirilen o kararlı darbeyle, karanlık odada aniden bir çatırtı koptu. Küçük bir kıvılcım gürledi ve tütünün ucunu sarmalayan ilk duman, Viktoryo’nun yüzüne doğru süzüldü. Viktoryo, derin bir nefes çekip dumanı ciğerlerine hapsetti. Ancak kibrit çöpünü hemen üfleyip söndürmedi; alevin ahşap boyunca ilerleyişini, kendi etini yakacak raddeye gelişini hipnotize olmuş gibi izledi.

Kibritin alevi son bir gayretle parıldayıp, ardında kapkara, kıvrılmış bir kül yığını bırakarak söndüğünde; Viktoryo parmaklarının arasındaki o simsiyah enkaza bakıp fısıldadı:

"Ne kadar çok parıldarsan, o kadar hızlı tükenirsin..."


Gözlerini odanın tavanındaki gri gölgelere dikti Viktoryo. Duman, mülteci bir ruh gibi tavana doğru yükselirken iç monoloğuna devam etti:

"Şu çaresiz çöp... Varoluşunun tüm gayesi, birkaç saniyelik o kibirli ışık parlamasına hapsedilmişti. Var olduğunu kanıtlamak için tutuştu; etrafına ateş saçtı ve tam da aydınlığının en mağrur anında kendi özünü tüketip bir avuç külden ibaret kaldı. Dünyadaki ödevini tamamladı ve nihayete erdi. Zaten şu fani alemde doğan hangi can, en nihayetinde bu çöpün yazgısını paylaşmaktan kaçabilmiştir ki? Aleyşa ile Refazov’un iki yıla sığdırdıkları o fırtınalı aşk da tam olarak bu kibritin kaderini taşıyordu...

Bir an için öyle bir hırsla parıldadı ki o tutku, hiçbir fani bünyenin bu denli amansız bir yangını sonsuza dek taşıyamayacağını idrak edemediler. Işık söndü, yangın bitti; geriye ise yalnızca o dondurucu, kapkara ve sessiz kül yığını kaldı."


Viktoryo, tütünden bir nefes daha çekti. Kor gibi yanan ucundan çıkan duman, odanın kasvetine karışırken gözlerini kapattı.


"Başlamış olan her şey bitmeye mahkûmdur," diye geçirdi içinden. "İster ilk kıvılcımında kendi sonunu taşıyan zavallı bir kibrit çöpü olsun, ister zamanın amansız çarkları arasında un ufak olan bir insanın ömrü, isterse zamansızlığa meydan okuduğu sanılan o kibri mağrur aşklar... Bu dünyada doğan her niyet, henüz beşikteyken mezarını da beraberinde doğurur." Ve devam etti:


"Işık saçmak için tutuşan her şey, aslında kendi felaketini arzular. Parmaklarımın arasındaki şu kapkara, kıvrılmış ahşap cesede bakıyorum da... Bütün o hırslı alev, gürleyen kıvılcım ve etrafı aydınlatma telaşı, yalnızca nihai bir küle kavuşmak içindi. Yangın, ateşin yaşama biçimi değil; kendi etini yiyerek intihar etme şeklidir. Aleyşa ile Refazov da aynı amansız mabette ibadet ettiklerini sanıyorlardı. Ruhlarını saran o büyük tutku, onları aydınlatmak şöyle dursun, içlerindeki mermer sütunları erite erite geriye hüznün ve kimsesizliğin dumanını bıraktı.

Her şey, ama yeryüzündeki her fani zerre, günün sonunda kendi yangınında boğulup -ashes and dust- “kül ve toza” dönüşmek üzere var edilir. Doğmak, ölmeye verilmiş uzun bir sözden; sevmek ise en nihayetinde o büyük, kaçınılmaz soğukluğa teslim olmaktan başka nedir ki?"

. . .

@ARAYIŞ

@ezzafer_10



Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Arayış

Arayış

ezzafer_10 ezzafer_10