Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Son Nefes


Yağmur, şehrin üzerine öfkeyle yağıyordu.


Adam, balkonunda oturmuş, bir elinde çay bardağı, diğerinde sigarasıyla karşısındaki Devlet Hastanesi Acil Servisi'ni seyrediyordu. Gözlüğünün camlarına mavi ışıklar vuruyor, her birkaç saniyede bir yüzünü soğuk bir renge boyuyordu.


Acil servisin önü alışılmadık derecede kalabalıktı. Üç ambulans peş peşe gelmiş, birkaç polis aracı da girişin önüne yanaşmıştı. Sağlık görevlileri bir şeyler taşıyor, polisler etraftakileri uzaklaştırmaya çalışıyordu.


Adam sigarasından derin bir nefes çekti.


"Herhâlde fena bir kaza oldu."


Dışarıdaki yağmur gittikçe şiddetleniyordu. Şehrin ortasından geçen çevre yolu, ülkenin doğusuyla batısını birbirine bağlıyordu. Özellikle böyle havalarda kazalar eksik olmazdı. Görüş mesafesi düşer, yollar kayganlaşır, sürücüler birkaç saniyelik dikkatsizliğin bedelini ağır öderdi.


Çayından bir yudum aldı.


Tam o sırada ambulanslardan birinin kapısı açıldı. İki sağlık görevlisi hızla içeri girdi. Birkaç saniye sonra hastanenin acil servis kapısında telaşlı bir hareketlilik başladı.


Adam gözlerini kıstı.


Bir şey dikkatini çekmişti.


Ambulanslardan birinin arka kapısında, sedyenin üzerindeki kişinin yüzünü göremiyordu. Ancak sedyenin yanından sarkan el tuhaf biçimde tanıdık gelmişti.


Bir an duraksadı.


Sonra kendi kendine güldü.


"İnsan herkeste bir tanıdığını arıyor."


Sigarasını küllüğe bastırdı.


Telefonunu almak için cebine uzandı. Sağ cebini yokladı. Sonra sol cebini. Ardından pantolonunun arka ceplerine baktı.


Telefon yoktu.


"İçeride bıraktım herhâlde."


Ayağa kalktı. Balkon kapısının kolunu tuttu ve çevirdi.


Kapı açılmadı.


Bir kez daha denedi.


Olmuyordu.


Kaşlarını çattı. Kapının camından salonun içine baktı. Evin içerisi zifiri karanlıktı. Oysa çıkmadan önce salonun ışığını açık bıraktığını hatırlıyordu.


Garipti.


Hem telefonunu bulamıyordu hem de kendi evine giremiyordu.


Kapıya biraz daha kuvvet uyguladı. Camda kendi yansımasını gördü. Fakat yansımasında bir tuhaflık vardı. Yüzü solgun, gözleri donuk görünüyordu.


Birden karşıdaki acil servise döndü.


Ambulansların mavi ışıkları hâlâ yanıp sönüyordu.


Ama bu kez başka bir şey fark etti.


Acil servisin önünde bekleyen insanlar balkonuna bakıyordu.


Hepsi.


Birbirlerine bir şeyler söylüyor, ardından aynı noktaya, tam onun bulunduğu yere dönüyorlardı.


Adam huzursuzlandı.


"Ne oluyor yahu?"


Tam o sırada göğsünde keskin bir ağrı hissetti.


Elini göğsüne götürdü.


Bir süre nefes alamadı.


Ardından ikinci bir ağrı geldi. Bu kez çok daha şiddetliydi.


Elindeki çay bardağı parmaklarının arasından kaydı. Yere çarparak kırıldı. Çayın sıcaklığı ayaklarına yayıldı ama adam bunu hissedemedi.


Bir uğultu duydu.


Önce uzaktan gelen bir ambulans sireni sandı. Sonra ses giderek yükseldi. Sanki onlarca ambulans aynı anda evinin önünden geçiyordu.


Gözlerinin önünde mavi ışıklar çoğaldı.


Dizlerinin bağı çözüldü.


Yere düşerken karşıdaki hastaneye son bir kez baktı.


Acil servisin kapısında bir sedye vardı.


Sedye üzerindeki adamın yüzünü hâlâ göremiyordu.


Sonra her şey karardı.


Yıldızlar...


Sayısız yıldız, karanlığın içinde dönüyordu.


Adam kendisini boşlukta süzülürken hissetti. Ne yukarı vardı ne aşağı. Ne zaman vardı ne de mekân. Sanki evrenin ortasında, görünmez bir akıntının üzerinde sürükleniyordu.


Bir ses duydu.


"Şarj ediyoruz!"


Ardından başka bir ses:


"Bir kez daha!"


Göğsünde şiddetli bir sarsıntı hissetti.


Gözlerini açmaya çalıştı.


Beyaz ışıklar...


Hareket eden gölgeler...


Yüzünde bir maske vardı. Göğsünün üzerinde soğuk bir şey hissediyordu. Başında duran bir sağlık görevlisi yüksek sesle konuşuyordu.


"Ritim yok! Tekrar deneyelim!"


Adam anlam veremiyordu.


Neredeydi?


Birden gözleri açıldı. Tavana baktı. Başının üzerinde hareket eden ışıklar, metal aksamlar ve insanların telaşlı yüzleri vardı.


Bir ambulansın içindeydi.


Nefes almak istedi ama maskesi buna engel oluyormuş gibi hissetti.


Ben buraya nasıl geldim?


Balkondaydı. Çay içiyordu. Sigara içiyordu. Hastaneyi seyrediyordu.


Sonra...


Birden zihninde bir görüntü belirdi.


Yağmur.


Silecekler.


Farların aydınlatamadığı karanlık bir yol.


Direksiyonun başındaydı.


Nevşehir'den dönüyordu.


Tatil günüydü. Sabah günübirlik gitmeye karar vermiş, akşam saatlerinde dönüş yoluna çıkmıştı. Başlangıçta yağmur hafifti. Ancak şehre yaklaştıkça şiddetlenmişti.


Bir ara görüş mesafesi neredeyse sıfıra inmişti.


Petrol istasyonunu hatırladı.


Orada durabilirdi.


Bir kahve içip yağmurun dinmesini bekleyebilirdi.


Ama acele etmişti.


Eve bir an önce ulaşmak istemişti.


Sonra viraj...


Bir anda karşısına çıkan farlar...


Direksiyonun hâkimiyetini kaybetmesi...


Ve korkunç bir çarpışma sesi.


Adamın zihninde görüntüler birbirine karıştı.


Demek kaza yapmıştı.


Demek hastaneye götürülüyordu.


Peki balkon?


Çay?


Sigara?


Bunların hepsi nereden çıkmıştı?


Birden bir başka düşünce zihnine saplandı.


Karşımdaki hastane...


Balkonundan seyrettiği hastane, aslında ambulansın içinden götürüldüğü hastaneydi.


Üç ambulans... Polis araçları... Kalabalık...


Kaza yerine gelen ekiplerdi.


Balkondaki mavi ışıklar...


Ambulansın ışıklarıydı.


Peki ya gözlüğündeki yansımalar?


O da ambulansın içindeki ışıklardı belki.


Adamın gözlerinden bir damla yaş süzüldü.


Her şeyi anlamıştı.


Zihni, ölmemek için kendisine başka bir hikâye anlatmıştı. Gerçekliğin dayanılmaz ağırlığından kaçmış, onu tanıdığı bir mekâna, evinin balkonuna taşımıştı.


Belki de son bir kez çayını içmek, sigarasından bir nefes almak ve evinin güvenliğinde oturmak istemişti.


Bir sağlık görevlisinin sesi yeniden duyuldu:


"Doktor bey, nabız alıyor muyuz?"


Başka bir ses cevap verdi:


"Devam edin. Hastaneye çok az kaldı."


Adam gözlerini açık tutmaya çalıştı.


Bir şey söylemek istiyordu.


Eve gitmek istiyorum.


Ama dudakları kıpırdamıyordu.


Sonra zihninde çocuklarının yüzleri belirdi. Eşinin sesi, evinin kapısı, salonun ışığı...


Bir de balkonundaki o yarım kalmış çay.


Gözleri yeniden kapandı.


Ambulans hastanenin acil girişine yanaştığında yağmur hâlâ bütün şiddetiyle yağıyordu.


Sağlık görevlileri sedyeyi hızla indirdi.


Kapının önünde bekleyen polis memuru doktorun yanına yaklaştı.


"Durumu nasıl?"


Doktor cevap vermedi. Sadece sedyenin peşinden koşmaya devam etti.


Acil servisin koridorunda telaş vardı.


Bir süre sonra sedye ameliyathane kapısından içeri alındı.


Kapı kapandı.


Koridordaki saat 23.47'yi gösteriyordu.


Adam gözlerini açtı.


Yine balkonundaydı.


Çay bardağı masanın üzerinde duruyordu. Sigarası küllükte yanıyordu. Karşıdaki hastanenin önünde ambulanslar vardı.


Yağmur dinmişti.


Her şey eskisi gibi görünüyordu.


Bu kez telefonunu cebinde aramadı.


Balkon kapısına da dokunmadı.


Sadece karşıdaki hastaneye baktı.


Sonra acil servisin girişinde bir hareketlilik oldu. Beyaz önlüklü bir doktor dışarı çıktı. Yanındaki polis memuruna bir şeyler söyledi.


Polis başını eğdi.


Adamın kalbi hızlandı.


Doktor, elindeki dosyaya baktı ve başını kaldırdı.


Tam o sırada adam, karşıdaki hastanenin girişinde kendi fotoğrafının bulunduğu bir kimlik kartı gördü.


Fotoğraf kendisinindi.


Adı, soyadı, doğum tarihi...


Hepsi doğruydu.


Bir tek anlam veremediği şey vardı:


Kimlik kartının üzerinde ölüm saati yazıyordu.


Adam gözlerini kırpıştırdı.


Sonra balkonun kapısına döndü.


Kapı bu kez açıktı.


İçeriden eşi seslendi:


"Hayatım, çayın soğudu. İçeri gelsene."


Adam bir adım attı.


Tam o sırada hastanenin acil servisinden uzun ve kesintisiz bir cihaz sesi yükseldi.


Ve balkonun ışıkları söndü.


Bazı yolculuklar insanı evinden uzaklaştırmaz. İnsan, bazen evine dönmek için çıktığı yolda, bir daha hiç dönemeyeceği bir yere varır.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Son Nefes

MESUT ÇİFTCİ MESUT ÇİFTCİ