İstanbul Üstünde Gülümseyen Bulutlar
İSTANBUL ÜSTÜNDE GÜLÜMSEYEN BULUTLAR
M.NİHAT MALKOÇ
Güneş, ışığını saklamıştı bulutların arasına… Kahpe Bizans’ın üzerine doğmamak için ertelemişti doğuşunu… İstanbul’un üzerindeki kara bulutlar yavaş yavaş dağılıyordu gökyüzünün derinliklerine. Asumanın yıldızları ayın etrafında dönerek geleceğin Fatih’ine serenat yapmakla meşguldüler. İstanbul, sabahın aydınlığında dinlendiriyordu zonklayan beynini. Taassup ve inkârın kalp atışları duyulmaz olmuştu göğüs kafesinde.
İstanbul’un şafağında güller açmıştı, denizler durulmuştu iyice… Tarihe not düşmek için yarışmıştı gönül erleri… Nice seferlerden eli boş dönmüştü cengâverler… Mübarek dudaklardan dökülen övgü dolu sözler muhatabını arıyordu. Tılsımlı sözler, yola düşen erlerin ve komutanların dilinden düşmüyor, adeta ebedi bir besteye dönüşüyordu: “Kostantiniyye(İstanbul) elbet fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan, ne güzel kumandan; onu fetheden askerler, ne güzel askerlerdir…” hadis-i şerifi İstanbul’u sıradan bir coğrafya olmaktan çıkarıyor, bu güzel şehre manevi bir paye ihsan ediyordu.
Rengini kaybeden İstanbul, yepyeni bir renk ve dipdiri bir ruhun arayışı içerisine girmişti. İstanbul’un içinde bir İstanbul daha vardı şüphesiz. Öz evlatlarına dar olan bu muhit, ceddin sımsıcak şefkat ve merhamet iklimine sığınıyordu. Değişimin ve dönüşümün zilini çalmanın tam zamanıydı. Servilerin altında ölümsüzlüğü kucaklıyordu ebediyet damgası yiyen ruhlar… Beden, ruhun görünen kaba yanından başka neydi ki!... Buz dağlarını suyun üstündeki kütleden ibaret sananlar her zaman olduğu gibi yine yanılıyordu. Zira görünenin ötesinde bir ruh taşıyordu Doğu’dan ilhamını alan tarihin şanlı mirasçıları.
Daha sonra 'Fatih unvanını alacak olan İkinci Mehmet gönüllerden başlamıştı mübarek fetihlere. Ok aydan çıkmıştı bir kere… O ki gül kokulu iklimlerden ve yeşil kubbelerden almıştı eşsiz ahlakının rayihasını… Ruhunun ateşinde nice buz dağları eriyordu. Yılgınlıkların gölgesi güneşin ziyasında silinip gidiyordu. Gök yangınları yürekleri de tutuşturuyordu. Alaz alaz yanıyordu mazinin barut fıçıları… Tarihin gözlerine mil çekiyordu zaman… Nisan’ın son günleri, koşar adım ilerliyordu Mayıs’ın gül yüzlü karargâhına… İstanbul’un gözlerinden düşen ateşin bir damla, boyun büküyordu yerçekimi kanununun belleğine…
Uzun bir yolculuktu tarihin ufuklarında gerçekleşen. Güllerin rayihası İstanbul’un önlerine kadar ulaşmıştı. Gelen şanlı ve müjdeli bir simaydı. İçinde kar beyaz umutlar saklıyordu. Karanlık geceler sabahı müjdeliyordu. Zira karanlığın en yoğun olduğu an sabaha en yakın zamandı. Vakit heyecandan kıpır kıpırdı. Nihavent bir bestenin tınısı kulakları okşuyordu. Yarım kalan yanlarımız tamamlanıyordu. Bir ikindi vakti güneş Üsküdar’da suları alev ateş yakıyordu. Gökle yer, donanmaların emsalsiz haberlerini muştuluyordu. Yılgınlıklar silinip gidiyordu gönül coğrafyasından. Erguvanların gölgesinde huzur buluyordu ruhlar…
Bir yanda İstanbul düşerken, öbür yanda tevhidin ipekten bayrağı yükseliyordu iman kalelerinde. Fakir yürekler manevî ganimet bulmuşçasına bayram ediyordu. Yalanlar hakikatlerin içinde eriyordu bir bir… Bedbin hava, nikbin bulutlarla dağılıyordu. Suların koynunda raks ediyordu ay ışığı. Varlığın cümlesi, fethin heyecanıyla cûş içinde Boğaz’ın tatlı huzuruna iştirak ediyordu. Masal tadında bir hakikat yaşanıyordu bin yıllık topraklar üzerinde. Yepyeni bir devir açılıyordu surların öte yanında. Kalelerin burçlarındaki kesme taşlar bu değişime ve dönüşüme şahitlik ediyordu. Zaman donuyordu vaktin şafağında.
Fetih köhne bir çağı kapatırken gül yüzlü bir çağın kapılarını bütün haşmetiyle ve haşyetiyle açıyordu. Kasımpaşa sırtları, gördüğü manzara karşısında küçük dilini çoktan yutmuştu. Bazıları denizlerde gemilere kılavuzluk edemezken, tarihin akışını değiştiren muhteşem bir insan, karadan yürütüyordu gemilerini. Karada yürüyen gemiler denizlere yarım kalmış umutları taşıyordu. Kızkulesi, elindeki divitle gördüklerini belleğine yazıyordu. Dağ taş şahitlik ediyordu yaşananlara. İsimsiz kahramanlar adlarını altın harflerle yazdırıyordu tarihin serlevhalarına. Çamlıca tepesi kuşbakışı seyrediyordu İstanbul ufuklarında yaşanan gelgitleri. ‘Konstantiniyye’ adıyla maruf İstanbul, İslambol’a dönüşüyordu.
İstanbul’un emsalsiz bir fetihle isyanboldan İslambol’a dönüşmesi dünyanın dengelerinde değişime yol açtı. Bu değişime ve dönüşüme cümle mevcudat iştirak etti. Parçalar bütünü buldu. Darmadağın olan yürekler inşa ve ifşa edildi. Sonsuzluk bir noktada toplandı. Hakikatin perdeleri ardına kadar açıldı. Gerçekler ayan beyan oldu. Gönüller arasında sağlam köprüler kuruldu. Nefretler sevgi rüzgârlarıyla silinip gitti. Güzel çirkine, iyi kötüye, asillik adiliğe, zarafet kabalığa, bediî kıymetler aleladeliklere galebe çaldı.
Fetih, varlığın ürpertiyle uyanmasına vesile oldu. Boğazın mavisi daha bir istekle ve içten gülümsedi. Mavilik olanca cömertliğini sundu seyre dalan basiretli ve beşaretli gözlere. Martılar, kuğular, karabataklar maviliklere açılıp İstanbul’a serenatlar sundular. Balıklar ağlara takılmanın tedirginliğini hissetmediler bile. Fetih sevinci olumsuzlukların üstüne perde oldu. Şiirler ve şarkılar nağmelerin saltanatında İstanbul’u terennüm eder oldular.
Fethi maddî gözle tevil edenler çamurlara saplanıp kalırlar. Zira Fatih’in maksadı toprak kazanmak değil, rıza-ı ilâhiydi. O, öncelikle ve özellikle Allah’ın rızasına talipti. Feraset sahibi insanların en büyük hedefi de bu olmalıydı zaten. Kulluk sultanlıktan çok daha büyük bir mertebeydi hakikatleri kavrayanlar için... “Kulluğum sultanlığımdır” diyenlere hak vermemek elde değildi. Zira Hakk’a kul olmak özgürlüğe yelken açmak demekti.
Ebû Eyyûb el-Ensari Hazretlerine, ilerlemiş yaşına rağmen çölleri aştırarak onu İstanbul yollarına düşüren Rıza-ı Bari’den başka neydi ki!... O ki Medine’den kalkarak İstanbul’a vasıl olmuştu. Bütün gayretlerine rağmen fetih gerçekleşmemişti. Bu Peygamber dostu, ruhunu İstanbul önlerinde vermeden önce şu manalı vasiyette bulunmuştu: “Beni alın götürebileceğiniz kadar ileriye götürün. Hatta imkân varsa surların içine girin ve beni oraya gömün! Biz İstanbul’u fethetmek için geldik, ama bana nasip değil. Ne var ki bir gün Efendimizin bu haberi mutlaka çıkacak ve bu müjdesi muhakkak tahakkuk edecektir. Ben burada gömülü olayım. Yanı başımdan geçen İslam süvarilerinin kılıçlarının, kalkanlarının şakırtılarını işitmek hoşuma gider. Bırakın hiç olmasa o leventlerin seslerini duyayım.”
Her şey gibi fetih de bir kısmet işiydi şüphesiz… Ebû Eyyûb el-Ensari Hazretleri, Resulullah’ın övgüsüne mazhar olan komutan olmayı çok istese de bu, asırlar sonra gelecek olan Sultan İkinci Mehmet’e nasip olacaktı. Fakat Ebû Eyyûb el-Ensari’nin ruhu da böylece huzur bulacaktı. Nitekim öyle de oldu. Fetih ordularının hedefi olan İstanbul, İslam âlemine dâhil edildi. Bunun biz Türklere nasip olması ayrıca büyük bir bahtiyarlıktır. Bu hususta Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Çünkü İstanbul’a sahip olmak manevî bir ayrıcalıktır.
Kasımpaşa sırtlarından yürütülen kalyonlar silah değil, inanç yüklüydü. Kimsenin aklına gelmeyen bu yöntem, genç bir delikanlının aklına gelmişti. Haliç papatya bahçesine dönüşmüştü. Umutlar yüreklerden taşmış, İstanbul’u çepeçevre sarmıştı. Güneş daha bir erken ve daha bir heyecanla doğmuştu İstanbul semalarından… Varlığın manası anlamsızlığa set çekmişti. Cümle mevcudat, el değiştirmenin ve yepyeni bir ruh elbisesi giymenin huzuru içerisindeydi. Ağaçlar daha bir mağrur yükseliyordu gök boşluğunda… Çiçeklerin kokusu atmosferi rayiha cennetine döndürmüştü. Eşya, kimliğine kavuşmanın hoşluğu içerisindeydi.
Fetih, seherlerimizi aydınlattı; öfkelerimizi dindirdi. Göklerimizi ezanlarla müşerref kıldı. O mübarek ezanlar eşyanın asabiyetini kırdı, ruhunu mülayimleştirdi, kurumaya yüz tutmuş gönül bağlarını yeşertti. Alışık olmadığımız çanlar ilelebet sustu. İlâhî nağmeler, çölleşen yüreklerimizi vahaya döndürdü. Güller, nergisler, menekşeler, erguvanlar fetih tablosunun tamamlayıcısı oldular. Sis çökmüş ufuklar ışık huzmeleriyle aydınlandı. İstanbul’a Müslüman Türk damgası vuruldu. Bu damgayla binlerce yıllık şehir daha da güzelleşti.
Fethin akabinde Fatih’in muzaffer bir komutan edasıyla değil de, bir dost kılığında ve nezaket içerisinde Ayasofya’nın önüne gelip orada bekleyen gayri müslimleri büyük bir olgunlukla karşılaması, onlara hoşgörünün en güzel örneğini sergilemesi, fethi gerçekleştiren ruhun asaletini de gösteriyordu. O asil ruh, bir boydan koskoca bir imparatorluk çıkarmıştı.
İstanbul, hayal dünyamızın nadide mahsulüdür. Bahçelerimizin gonca gülüdür her bir semti… İstanbul Türkiye’nin gülen yüzüdür. Dünya İstanbulsuz ne kadar da eksik olurdu, hiç düşündünüz mü? Hiçbir şey dolduramazdı İstanbul’un bıraktığı boşluğu. İstanbul olmasaydı şairlerin hayal dünyası tarumar olurdu. Yetim kalırdı şehrengizler… Hep bir şeyler eksik kalırdı duygu ve hayal coğrafyamızda. İstanbul’un boşluğunu hiçbir şey dolduramazdı.
Şehirleri yaşatan şairler olduğu gibi, şairleri yaşatan şehirler de vardır. İstanbul bu şehirlerin başında gelmektedir. Bu güzide şehir, şairlerin ruh dünyasını harekete geçirmiştir. Mürekkepler çağlayan olup akmıştır selüloz yığınları üzerinde… İstanbul deyip geçmemeli… Bu emsalsiz şehir kıpır kıpır eder hasret ipeğine sarılan hissiyatı… Dünden bugüne dek büyük küçük şairlerin cümlesi İstanbul’u anlattıkça büyümüştür. İstanbul da şairlerin dilinde halden hale girerek alıngan ve nazenin bir kız gibi gönül dünyamıza ilelebet taht kurmuştur.
İstanbul’un İslam iklimine dâhil edilmesi, şiirimiz içinde şaheserler doğmasına zemin hazırlamıştır. Şairlerin ilhamını beslemiş fetih ve İstanbul… Duygular kabardıkça kabarmış İstanbul göklerinde. Sözler büyülenmiş İstanbul’la… Hamaset, kalelerin burçlarından yükselerek göklere baş değdirmiştir. İstanbul’u diline dolayan, şiirlerine sindiren, adeta tılsımlı bir söz yumağı hâline getiren şairlerin başında büyük söz üstadı Yahya Kemal Beyatlı gelmektedir. O büyük şair, İstanbul’un fethini şu berceste beyitlerde ebedileştirmiştir:
“Üsküdar, bir ulu rüyayı görenler şehri!
Seni gıpta ile hatırlar vatanın her şehri.
Hepsi der: ‘Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?
Bizim İstanbul’u fethettiğimiz mutlu günü!’
Elli üç gün en mehabetli temaşa idi o!
Sanki halkın uyanık gördüğü rüya idi o!
Şimdi beş yüz sene geçmiş o büyük hatıradan;
Elli üç günde o hengâme görülmüş buradan;
Canlanır levhası hâlâ beşer ettikçe hayal;
O zaman ortada, her saniye gerçek bir hâl.
Gürlemiş Topkapı’dan bir yeni şiddetle daha
Şanlı namiyle ‘Büyük Top’ denilen ejderha.
Sarfedilmiş nice kol kuvveti gündüz ve gece,
Karadan sevkedilen yüz gemi geçmiş Haliç’e;
Son günün cengi olurken ne şafakmış o şafak,
Üsküdar, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak,
Görmüş İstanbul’a yüz bin meleğin uçtuğunu;
Saklamış durmuş asırlarca hayalinde bunu.”
İstanbul’un fethi, vahiyden uzak hafızalarda depremler meydana getirmiş, köhne bir çağ kapanarak aydınlık bir çağın kapıları ardına kadar açılmıştır. Fetihle birlikte ecnebilerin bin yıllık ezberi bozulmuştur. Hadiselere ister istemez daha geniş açıdan bakmaya başlamışlar ve kendilerini gözden geçirmişlerdir. Dünyayı tekellerinde tutamayacaklarını anlamışlardır.
Bu güzide zafer, imanın mutlak surette küfre galebe çalmasıdır. İstanbul şafağındaki tatlı kızıllık, suların serinliği, göklerin mavisi, şadırvanların tebessümü, yaprakların naz içinde salınışı fethin hatırınadır. Kuşların İstanbul göklerinde nazlı nazlı süzülüşü, bulutların cömertçe boşalması, güneşin parlak çehresini göstermesi, rüzgârın tenimizi okşarcasına esişi biraz da İstanbullu olmalarındandır. Fetih gururu onların da övünmesine vesile olmuştur.
İstanbul’un Müslüman-Türk toprağı olarak tarihe geçmesi, iman dalgalarının tesirini artırmıştır. Kiliseler, havralar, sunaklar; görkemli minarelerin gölgesi altında derin düşüncelere dalmıştır. İslam güneşi her yanı çepeçevre kuşatmış, marazlı fikirler İslam’ın kızgın ateşi altında erimiş, yerlerini hakikat oluğundan süzülen bengisulara bırakmıştır. Fetihle birlikte aklıselim üstün gelmiştir. İslamiyeti hakkıyla tanımayanlar Fatih’in engin hoşgörüsüne şahit olunca, bu yeni durumu eskisinden evla görmeye başlamışlardır.
(
İstanbul Üstünde Gülümseyen Bulutlar başlıklı yazı
M.Nihat Malkoç tarafından
29.05.2009 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.