Zühre göğüs kafesini deli gibi döven kalbinin sesine uyandı. Korkuya kurulu kalbi, yıllardır akşam yatmadan kurduğu saatten önce davranıp uyandırıyordu onu.

Konsolun üstünde her zamanki yerinde duran çalar saate baktı. Saat, 04.30’u gösteriyordu. “Daha vakit erken,” diye düşündü. Kalbine kızdı. “Niye böyle dellendi ki yine?” Son zamanlarda kalp ritmindeki anormal değişiklik, ara sıra göğsünden koluna yayılan dayanılmaz ağrı da neyin nesiydi? Odanın loş karanlığında yüzünü belli belirsiz seçebildiği kocası Mustafa’ya döndü. Mustafa bedenini derin bir uykunun sakin koylarına bırakmış, kim bilir kaçıncı rüyasını görüyordu. “Ne garip, uyurken ne kadar zararsız görünüyor,” diye düşündü. Oysa dün akşam hiç olmayacak nedenden dolayı ortalığı savaş alanına çevirmemiş miydi? Hâlbuki Mustafa gelene kadar çorbayı üç kez ısıtmıştı. Ne ara soğumuştu çorba? “Bahane,” diye mırıldandı. “Bahane, asıl yüreği buza kesmiş bu adamın!”

Yataktan kalkmaya yeltendi. Doğrulmasıyla gerisingeri yatağa atması bir oldu kendini. Tüm bedeninde korkunç bir sızı kol geziyordu. “Kalkmalıyım,” diye mırıldandı. “Mustafa uyandığında sofrayı hazır göremezse kesin yine döver beni!” Bu kez sızılarına aldırmadan hızla doğruldu yataktan. Mustafa’dan kaynaklı korkusu sızılarına baskın geliyordu.

Yatağın kenarında duran yün yeleğini pazen geceliğinin üstüne geçirdi. Bedenindeki yara ve berelerin sızısı öyle dayanılmazdı ki çığlık atmamak için dişini sıkıyordu. Parmak uçlarına basarak sessiz adımlarla çıktı yatak odasından.

Banyoda elini yüzünü yıkarken kolunu oynatmakta zorlanıyordu. Aynaya kaldırdı başını. Bir an yüzünün şeklinden ürküp ürpermişti. Patlamış dudağından çenesine yürüyen kurumuş kan izlerini gördü. Gözünün biri aldığı darbenin sonucu şişlikten kapanmış, diğeri mor bir halkanın içinden bakıyordu. İçi acımıştı. Sanki başka bir kadına acır gibi acımıştı aynadaki kadına. Gözleri doldu ama ağlayamadı. Yüzüne soğuk suyu her çarpışında yaraları bir öncesinden daha çok sızlıyordu. Havluyla usul usul kuruladı yara içindeki yüzünü. Sonra acıdığı kadını aynada bırakıp salt sızıları yanına alarak mutfağa yöneldi.

Çaydanlığı ocağa koydu. Dolaptan kahvaltılık yiyecekleri masaya taşıdı. Tüm bunları rüyadaymış gibi çok yavaş yapıyor, vakit erken olduğu için telaşsız hareket ediyordu.

Mustafa bir tekstil fabrikasının vardiyalı işçisiydi ve o hafta sabahçıydı. Köylerinden kalkıp şehre ilk geldikleri zamanı düşündü. O zaman da işte böyle asabiydi Mustafa. Olur olmaza kızıp öldüresiye döverdi Zühre’yi. Çok ayrılmayı düşünmüştü ama babası; “Çocuklarını bırak öyle gel, benim o şerefsizin tohumlarına yedirecek ekmeğim yok!” demişti. Annesiyse; “Kızım dayan, çocuklarını telef etme. Sanki ben babandan az mı dayak yedim sanıyorsun, kadın olmak kolay mı?” diyordu. Dayandı Zühre, yıllarca boşluğa dayanır gibi dayandı boş hayallerine. Bir gün elbet ıslah olacaktı kocası...

Uzun zamandır kendini kandırmaktan vazgeçmişti. Artık inanmıyordu Mustafa’nın değişeceğine. Bir insanın hamuru kötüyse ondan iyilik ummak akıl karı değildi. Ağız dolusu hakaretlerle üzerine saldırırken ne kadar da çirkinleşiyordu. Zühre, zaten şuncacık bedeniyle Mustafa’nın tokatlarının rüzgârıyla bile yerlere savruluyordu. Mustafa bir kez olsun insanca davranmamıştı ki ona.

Dudaklarından bir “ah” çıktı. “Ah, çocuklarım biraz daha büyüse!” dedi. Mustafa’nın ulaşamayacağı uzaklar düştü gönlüne. Çaydanlıktaki suyun kaynamasıyla buharlaşan mutfak penceresine dayadı başını. Parmağıyla buharlaşan cama bir kalp resmi çizdi. Sonra kalbi delen bir ok. Çocukluğunda da yapardı bunu ama şimdi neden durup dururken böyle bir kalp çizdiğini kendisi de anlamlandıramamıştı. Birden gece gördüğü rüya geldi aklına.

Rüyasında genç bir kız olarak hatırlıyordu kendisini. Uçsuz bucaksız gelincik tarlaları arasında koşuyordu. Rüzgârın dalgalandırdığı simsiyah saçları örgülerinden çözülmüş özgürlüğü yudumlarken yanaklarında nasıl da gelincikler açıyordu. Nereye koştuğunu, neden koştuğunu bilmeden koşuyordu. Sonra yine o adam dikiliyordu önüne. Daha önceki rüyalarında da aynı adamı görmüştü. Gerçek hayatta hiç görmediği bu yabancıyı nedense son zamanlarda garip bir şekilde rüyalarında sıkça görür olmuştu. Sızlayan yanlarına rağmen o yabancıyı her düşündüğünde dudağında tomurcuklanan gülümsemeyi, gördüğü rüyaları kadar garipsiyordu. Başı hâlâ biraz önce dayadığı camda, rüyasının geri kalan kısmını düşünüyordu.

Kuş kanatlarına öykünen kollarını açmış o yabancıya doğru koşuyordu. Adam uzayan bir yolun sonunda onu bekliyordu sanki. Zühre, koştukça sanki biri yolu ayaklarının altından çekip uzatıyordu mesafeyi. Yolun sonsuza kadar uzayacağını düşünürken o yabancı nasıl da önünde bitivermişti? Sonra, dudağında hissettiği derin acı ne kadar gerçekti öyle? Ilık bir sıvının çenesine aktığını duyumsamıştı. Elini dudağına götürüp parmağına bulaşan kana bakıyordu. Birden yüzünü görünmez bir elin yumrukladığını hissetmişti. Her yumruk yüzünde koca bir oyuk bırakıyordu. Parçalanmış yüzünden utanıyordu. Ellerini yüzüne kapatarak hem yaralarını hem içinde bir yabancıya hissettiği karmaşık duyguları saklamaya çalışıyordu yine karşısındaki yabancıdan.

Rüyalarının esrarengiz misafiriyse güneşi andıran sıcacık bir gülümsemeyle bakıyordu ona. Yüzünü tam seçemiyordu ama gülümsemesi tanıdıktı. Çok tanıdık. Ama nereden tanıyordu, bir türlü çıkartamıyordu. Adam elini Zühre’nin yüzüne götürüyor, dokunduğu her yara, elinde sihirli bir silgi varmış gibi siliniveriyordu. Zühre’nin bedeni ağrılardan sızılardan arınıyor, içini sonsuz bir mutluluk ve adlandıramadığı bir heyecan duygusu kaplıyordu.

“Ne tuhaf,” diye geçirdi içinden. “Neden aynı adamı görüyorum rüyamda? Bazen elimi tutuyor, sanki avuçlarıma güneşi bırakıyor. Son günlerde erkenden uyumak istiyorum, belki yine gelir rüyama diye. Her geldiğinde acılarımı siliyor. Şimdiye kadar kimse onun gibi bakmadı bana. Gözlerinde el değmemiş bir sevgi var. Mustafa’nın gözlerinde ne kadar kızılca kıyamet, öfke kıvılcımı varsa onun gözlerinde o kadar sevgi kıvılcımı var...”

Zühre, çorak yüreklerin kuruttuğu orman gibi pencere kenarında durmuş, rüyasında gördüğü sevgi yağmurlarında kandırmaya çalışıyordu kurumuş yanlarını. Bir yanı gördüğü rüyalar yüzünden garip bir suçluluk duygusuyla eziliyor, diğer yanı alabildiğince mutlu oluyordu. Yıllardır horlanan, hırpalanan ruhu rüyaların gizemine mi sığınmıştı? Gözü saksıda yetiştirdiği fesleğene takıldı. Fesleğenin dalları kırılmış, kopan yaprakları saksının dibine düşmüştü. Zühre yüreğinin bir burgaç gibi burulduğunu hissetti. Üç odalı gecekondu evine köyünün kokusunu taşıyan fesleğene gözleri dolu dolu baktı. Nasıl da severdi fesleğeni. “Hem ana kokusu, hem de sıla kokusu!” derdi. Yapraklarını şöyle parmaklarının ucuyla silkelemeye görsün sıla kokusu, ana kokusu yayılırdı yoksul evinin mutfağına. Ama şimdi kırılan dalları solmuş, cansızlaşmış bir şekilde saksıdan sarkıyordu. “Hay Allah! Dün akşam Mustafa’nın bana fırlattığı tabaklardan biri de demek fesleğene isabet etmiş. Zavallı fesleğen,” diye mırıldandı. Gidip ecza dolabından sargı bezi aldı. Fesleğenin kırılıp eğilen dallarını kaldırıp itinayla sardı. “Belki kırıldığı yerden tekrar kaynardı dalları!” Bu düşünce yüreğine umut tohumları ekmişti.

Buharın kapattığı camın bir bölümünü avucunun içiyle silip henüz aydınlanmamış olan sokağa baktı. Birden karanlığın içinde gece rüyasında gördüğü yabancının gözleri belli belirsiz ışıldar gibi oldu. “Hâlâ rüyanın etkisindeyim demek,” diye düşündü. 

İşte yine güneşi avuçlarında hissediyordu. Yeni bir gülücük daha tomurcuk açtı yaralı dudağında. O kadar dalmıştı ki yanında biten Mustafa’yı son ana kadar fark etmemişti.

“Ne yapıyordun pencerede?” diye gürleyen Mustafa’nın sesiyle kalbi yerinden fırlayacakmışçasına çarpmaya başlamıştı.

Panikle yüzünü Mustafa’ya çevirdi.

“Hiç! Hiç bir şey yapmıyorum!” diye kekeledi.

Mustafa üstünde pijamaları, gözlerinde eksik olmayan öfke kıvılcımlarıyla, “Gülüyordun!” diye bağırdı. “Kime gülüyordun sabahın köründe? Çekil şuradan, bir de ben göreyim sokakta ne bulduğunu!” dedikten sonra Zühre’nin saçlarından bir hışımla tutup yana savurdu.

Zühre göğüs kafesini zorlayan kalbinin kulaklarında attığını duyumsuyordu. Göğsünde konuşlanan o korkunç ağrı yine şiddetini artırarak tırmanıyordu.

Mustafa Zühre’den boşalan pencerede iki elini siper edip yüzünü cama dayamıştı. Gözlerini kocaman açarak baktığı karanlık sokakta kimseler görünmüyordu. Sokak lambasının puslu ışığı altında deyim yerindeyse -in cin top oynuyordu- dışarıda. Bir şey görememenin verdiği gerginlikle geri çekildiği sırada, Zühre’nin cama çizdiği kalp şekline ilişti gözü. Bir süre gözlerini almadan baktı. Camdaki buharın yavaş yavaş çözülmesiyle giderek çizgiler hâlinde aşağı doğru akan kalp şekli de neyin nesiydi? Öfkeden ağzının içinde dişleri gıcırdamaya başlamıştı. Yumruklarını öyle güçlü sıkıyordu ki avucunda taş olsa un ufak olurdu herhâlde. 

“ Cama kalp çizmek ha! Hangi adama çizdin bu kalbi? Ayaklarımın altında can vermeden söyle çabuk!”

Bu sözlerle Zühre’ye doğru bir adım attığında birden afallamıştı. Zühre boylu boyunca uzanmış yatıyordu yerde. Bedeni kaskatı kasılmış, dudakları morarmış, gözlerini yuvalarından fırlayacakmış gibi açmış aralıklarla çırpınıyordu.

Mustafa dehşete kapılmıştı. Ne yapacağını bilmeden öylece Zühre’ye bakıyordu. Birkaç gün önce yine böyle kızıp elini tokat atmak için havaya kaldırdığında kalbini tutmuştu Zühre. Cılız bir iniltiyle “Kalbim!” demişti ama o Zühre’nin numara yaptığını düşünmüştü. Şimdi ise gözleri önünde çırpınıyordu. “Ulan karıya bir şeyler oluyor. Yoksa ölüyor mu lan? Yok olmaz, ölemez! Sonra ben ne yaparım dört çocukla?” Bu düşünceyle bacaklarını bağı çözülüvermişti. Zühre’nin yanına telaşla diz çöktü. “Hastaneye götürmeliyim! Evet, hemen hastaneye yetiştirmeliyim!” diye sayıklıyordu. Zühre’nin kaskatı kesilmiş bedenini kucağına almaya çalışıyordu fakat Zühre’nin bedeni öyle ağırlaşmıştı ki sanki kalkmamak için inatla direniyordu Mustafa’ya.

Mustafa hayatında belki de ilk defa böylesi bir çaresizlik yaşıyordu. Bir süre daha kucağına almaya çalıştı Zühre'yi ama imkânsızdı. Yaşadığı korku o çok güvendiği gücünü hortum gibi çekip almıştı gövdesinden. İçinden karısının ölmemesi için Tanrı'ya yalvarıyordu. 

Neden sonra Zühre’nin bedeninde belli belirsiz bir gevşeme hissetmişti. Artık kasılmıyordu sanki. Ne bir çırpınma ne bir kımıltı. Dingin bir göl gibi sere serpe bırakmıştı kendini yoksul mutfağının ahşap zeminine.

Kolları yanlarına düşmüş, gözlerini pencere kenarındaki saksısında hırpalanmış yapraklarından sıla kokusu yayan fesleğene çevirmiş, öylece bakıyordu. Mustafa bozguna uğramış gözlerle seyrediyordu karısını. Zühre’nin dudağında yavaş yavaş o tebessüm tomurcuklanıyordu yine. Tebessüm dudağından dalga dalga yayılıp aydınlatmıştı morluk içindeki yüzünü. Sonra kapattı gözlerini usulca. Mustafa panikle karısının eline sarıldı. bSoğumaya yüz tutan bedenine rağmen avuçları sıcacıktı Zühre’nin...

Nuriye Zeybek

( Yaralı Fesleğen başlıklı yazı nureylul tarafından 10.12.2011 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu