Akretpler Ve Yılanlar
Akrepler
ve yılanlar.
Küçükken
ben ya çok korkusuzdum, ya da ben korkunun ne olduğunu tam
olarak bilmiyordum.
Bağlarımız bahçelerimiz vardı, yaz aylarında bu yerlere göç eder, bahçelerde ekip diktiğimiz
sebzelere bakar yetiştirir hem de, ağaçların serin gölgelerinde çağlayan
suların içinde sonbaharı getirirdik.
Bizim
bahçelerde ağaç çok olurdu. Özellikle ceviz ağaçları oldukça çok
olurdu.
Bir de
bahçelerin kenarlarında su arıklarının geçtiği
yerlerde bol miktarda sıra, sıra Selvi kavaklarımız olurdu.
Bahçelerimiz
arazinin engebeli olması yüzünden, mandal, mandaldı ve bu mandalların
toprakları da, çok taşlı olduğundan
yaz aylarında
hangi taşı kaldırsan altından pabuç gibi sapsarı akrepler
çıkardı. Özellikle de ören yerlerindeki yıkıntı taşların altında her yerden çok daha fazla
olurdu.
Ben bu herkesin
yakınına yaklaşmaktan bile çok korktuğu
zehirli hayvanları kızdırmayı çok severdim.
Onu
bulduğum zaman
kavak ağacının kabuğunu
soyar elimde bir maşa ya da maşaya
benzer bir şeyle bu hayvanı tutar
kavak kabuğunun üstüne koyar sonra da hayvana üstünden
bastırarak eziyet etmeye başlardım.
Canı
yanan bu hayvan bana bir şey yapamayınca hıncını üstüne
bastırdığım maşaya ya
da ona benzer şeye doğru kuyruğunu
kıvırır onun üzerine sap sarı zehrini boşaltmaya
başlardı.
Zehirler,
ağaç kabuğunun üzerinde toplanırdı.
Şimdi
bunları hatırlıyorum
da, ben nasıl korkmuyordum anlayamıyorum. Oysa o zehrin tek bir damlası bile
bir insanı birkaç saniye içinde öldürmeye yeter de artardı bile.
Bu
ürkütücü korkunç miktarda zehre sahip hayvanı, daha sonra bıraktığımda o kadar hızlı kaçardı ki, kaşla göz arasında en yakın taş
duvarların içinde kaybolur giderdi.
Ya da
hiç eziyet etmediğimde, ona dokunmadığımda kimseye zararı olmayan taşların altında duvarların içinde kendi kendine yaşayan bir
hayvan olurdu.
Bir de
yılanlar vardı, onlar da çoktu bizim oralarda.
Onlar da
bizim oralarda kendi alemlerinde yaşadıkları doğal
ortamlarında gezer yaşar
dururlardı. Onların
sıcak yaz günlerinde oynayışlarını ve
sonra birbirlerine sarılarak kimseden korkmadan kaçmadan ayakta sevişmelerini
az seyretmedim.
Ama
onlara hiç dokunmaz ve öldürmeye kalkmazdım.Çünkü babam derdi ki “Oğlum yılana dokunmayan bin yaşasın” diye bir söz var.Sen ona
dokunma ki sen de yaşayasın derdi.
Çünkü bana
anlattıklarına göre bir yılanı çiftleşme zamanında öldürürsen mutlaka yılanın eşi bir gün gelir seni sokarmış
derlerdi.
Sanırım
bu sözün bende etkisi oluyordu ki, yılanlarla pek fazla uğraşmazdım. Onları bir yerlerde gördüğümde, onları sadece uzaktan
izlerdim. Zaten yılanlar da kendisi için tehlikeyi sezdiğinde, ya
da yakınında bir canlının olduğunu fark ettiğinde
süzülerek kaybolur giderlerdi. Hiç kimseye zararları da olmazdı kimseye de
zarar vermezlerdi.
Ama
sanırım ben ona da akrebe yaptığım
eziyeti yapsam, yani yuvasına çomak soksaydım mutlaka ve mutlaka o da sensin
falan demez en yakınında kim varsa ona zarar verirdir.
Bilmem
ben bunları neden yazıyorum ama, içimden geldi
ve bir şeylerden aklıma geldi ve ben kaleme alıverdim.
Biliyorum
siz okuyucular diyeceksiniz ki şimdi, yahu sen yazacak bir şey bulamadın
da çocukluk günlerinde yaşadığın o pis korkunç akrep ile Yılan hikayesini mi yazdın.
Evet yazdım;
Bana
göre konunun iyisini de kötüsünü de yazmak ve yazılan bazı konulardan ders çıkarmak
da lazım insanoğluna.
19.Kasım 2012
A.Yüksel Şanlı er
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.