Hüseyin Efendi
Sakin sıradan bir gündü Hüseyin Efendi dertliydi, zar zor
geldiği sahilde dalgın, dalgın ufka bakıyordu. Dokunsan ağlayacak gibiydi. Konuşmaya
başlasa bin ah işiteceksin gibiydi. Yorgun yaşlı gözleri sağına soluna bakıyor oturup
dertleşeceği dertlerini dökeceği rahatlayacağı bir dost bir arkadaş arıyor
gibiydi.
Beni görünce
sevindi, gözlerinin içi güldü. Onun bulunduğu yere doğru yürüdüm onu rahatsız
etmeden selam verip yanında bulunan boş sandalyeye oturdum.
Üç beş sıradan
konuşmadan, hal hatır sorduktan sonra bana bir çay söyledi çaylarımızı içerken
derdini anlatmaya başladı. Anlattıkça yükünden boşalan çok uzak yoldan gelmiş yorgun
bir beygir gibi rahatlıyordu. Bunu bakışlarından anlayabiliyordum.
Vakit öğleden
sonraydı güneş nerdeyse batmak üzereydi. O anlatıyor ben dinliyordum. Arada bir
de kaçamak gözlerle denizin ufkuna bakıyordum onu dinlerken.
Henüz güneş
ufka tam olarak inmemiş, güneşin ışınları mavi bir göl gibi önümüzde sonsuza
uzanan durgun denizin sularına vuruyor denizin dibindeki parlak taşlar ışınlarla
oynuyordu.
Arada bir de ağaçların
yapraklarını sallayan sevecen bir meltem, sularda dantelli oynaşmalar
yapıyordu.
Hüseyin
efendinin anlattığına göre zamanında köyünün en zengin kişisiymiş köyde en çok
arazi onda varmış. Yüzlerce dönüm portakal limon bahçeleri, önünde yüzme havuzu
bile bulunan saray yavrusu gibi bir evi varmış. Krallar gibi yaşadığı bu evde
bir oğlan bir kız çocuğu büyütmüş. Kız öğretmen olup evlenmiş başka bir ülkeye gitmiş
oğlu da yüksek tahsilini bitirir bitirmez bankalardan aldığı kredilerle ve
biraz da babasının sağladığı imkânlarla bir mermer fabrikası açarak orayı
işletmeye başlamış.
Başlangıçta çok
iyi giden işleri zamanla bozulunca iflas ettiğinden fabrika bankalar tarafından
satılmış. Borçlara bunlar da yetmeyince Hüseyin efendinin köydeki malı mülkü ve
çok sevdiği önü yüzme havuzlu saray yavrusu evi el değiştirmiş borçlar
bunlardan elde edilen paralarla kapatılmış.
Oğlunun
yüzünden köydeki her şeyini kaybeden Hüseyin Efendi başına gelenleri bir ar
meselesi yaparak elinde ne varsa tasını tarağını toplayıp elinde kalan parayla
şehirde küçük bir daire alarak bu dairede öğretmen emeklisi olan eşiyle birlikte
mütevazı bir şekilde yaşamaya başlamış.
Hüseyin Efendi
kendisi emekli olmadığı ve herhangidir kurumda çalışıp maaş da almadığı için
eşinin maaşıyla geçinmeye çalışması onun canını sıkmış. Bir de ayakkabı mağazası
açarak onu çalıştırmaya başlamış. Başlamış ama aksilikler bir türlü yakasını
bırakmamış.
Bana hayatını anlatan Hüseyin Efendi yine
iş bilmez, yaptığı işte dikiş tutmaz biricik oğlu yüzünden kısa zamanda bu
işten de iflas etmiş orayı da kapatmış.
Artık yaşlanan, Parkinson hastalığına
yakalanan Hüseyin efendi kabuğuna çekilerek eşinin emekli maaşı ile yaşarken
bir gün ansızın yakalandığı amansız bir hastalıktan dolayı eşini kaybeder.
Yalnızlık içinde yaşayan Hüseyin
Efendi gözleri dolu, dolu bunları bana sahildeki gazinoda güneşin batmasına
yakın anlatırken geçirdiği günlere hep ah çekiyordu.
Ah diyordu ah, eskiden neydim şimdi
neyim nereden nereye geldim diyordu üzgün, üzgün.
Artık akşam yaklaşmıştı. Güneş
denizin ufkuna doğru eğilmiş maviyi kızıla boyamaya başlamıştı. Etraftaki ağaçlar
yavaş, yavaş kendi gölgeleriyle yalnızlaşmaktayken ortalıktan el ayak
çekilirken evine gitme zamanın geldiğini anladı. Titreyen yaşlı buruşmuş elleriyle
elimi sıkarak elindeki bastona yüklendi tek başına yaşamakta olduğu evinin
yolunu tutmuştu.
Onun bu hikâyesinden etkilenmiştim
onun arkasından gözden kayboluncaya kadar bakarken kendime bir çay daha ısmarladım denizin kızıl ufkunun
kararmasını bekledim akşam çayımı ufka karşı içerken.
Hayata
bakın.Hayat
duvarda asılı fotoğraf gibidirHer
baktıkça geçmişi yaşarsınHer
baktığında onda yeni bir şey bulamazsınHer
hatıran her anın, sana yar gibidir.Bazen
bir sahilde bazen uykusuz bir gecende,Sessizce
geçip giden zamana ağlarsın. Hayata
bakın.Geçmişi
ve sana hayal olan anılarını düşününBelki
bilmediğiniz birçok hazine saklıdır bir köşesindeDüşündükçe
sen göreceksin.Nice
kaybedilmiş duygular vardır hayatta,Onlar
birer, birer zamanın altın ilmekleri gibi çürümüştür.Yaşadığın
yok ettiğin zamanın bir köşesinde. Hayata
bakın.Hayatla
ölünün değdiği bir köşedenBazen
bir akşamüzeri, denizin ufuk çizgisinden;Hayatı
dolduran bizi kederlendiren, açgözlü şımarıklığımızdır.Oysa…Mutsuz
sıkıntılı kezzaplı hayatın içinde bile ölümsüz anlar vardır.Sen
neden bunu görmezsin…Gurur
ve aptallıktır, kendine dert edindiğinSen
bunları düşünmezsen düşünemezsen aslaNeden…Yaşadığın
anın kıymetini bilemezsin. A.Yüksel
Şanlı er11
Aralık 2012Antalya
Hüseyin Efendi başlıklı yazı Ahmet Yüksel tarafından
11.12.2012 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.