Zorlu Dönemeçler-1-b3-10-14
10. İLK İŞÇİLİĞİM
Okul tatil olmuştu. Dayıma, iş bulup, çalışmak istediğimi söylemiştim. Para kazanıp, okul sırasında, harçlık yapmayı düşünüyordum. Muhittin para bırakmadığı için, sinema parasını bile, yirmi beş kuruşta olsa, dayımdan istemek mecburiyetinde kalıyordum. Gerçi, evin vekilharcı gibiydim. Dayım, çarşı, Pazar için bana para verir, itimat ederdi. Ben de , hiç bir şekilde, bu itimadı, suiistimal etmeyecektim. Ama, gönül işine gelince, işler farklılaşacaktı.
Halk evi binası yapılıyordu, Bana da bir iş bulunmuştu. Binanın, yer döşemesi için karo ya ihtiyacı vardı. Karo işini alan müteahhit, inşaata yakın bir atölye kurmuştu. Burada, bir usta ve beş-altı elemanla, karo yapıyorduk. Kum ve çimentoyu, belirli oranda karıştırarak harç yapıyor, 30x30 badındaki kalıplara döküyorduk. Kalıplanmış harcın üzerine, daha önceden kırılmış mermer parçalarını serpiştirerek, harcın içine gömülmesini sağlıyorduk. Kalıplar kuruduktan sonra da çıkararak, bir makineyle silme ve cilalama iş yapılıyordu. Böylece, karolar, yere döşenecek hale geliyordu. İş fabrikasyon olmadığından, çok yorucu ve zahmetliydi; aynı zamanda, insanın, üstü, başı, pislikten batıyordu. Yengem, beni, o halde görünce, haklı olarak söyleniyordu. Her şeye rağmen, okul devresinde, harçlık yapabileceğim bir kaç kuruş kazanabildiğim için, zorlukları umursamıyor, ayrıca, galiba, biraz da gurur duyuyordum.
11 RESMİN CANLISI
Bu arada, Erdem İstanbul'a gönderilmişti. Dayım, ilk torununu özlemiş, Onu getirtmek istemişti. Dayımın özelliklerinden birisi, çocukları çok sevmesi, ve çok merhametli olmasıydı. Sokaklarda dolaşan, pejmürde kıyafetli bir çocuk görse, peşine takar eve getirirdi. Onu, yedirir, içirir, uygun düşen kendi çocuklarına ait kıyafetlerle giydirir, büyük bir zevk duyarak gönderirdi. Yengem de, dayımın bu davranışlarına, bazen, kızardı.
Erdem, dört- beş yaşlarında, tombul bir kız çocuğu ile dönmüştü. Torun, Gülcan, kızıl saçlı, kahverengi gözlü, sakin görünüşlü, çok sevimli bir çocuktu. Artık evin göz bebeği O idi. Dede, torun, birbirlerini çok seviyorlardı. Teyzeleri, Onu oyalamak, eğlendirip, güldürmek için birbirleriyle yarış ediyorlardı. Geceleri , kimin koynunda yatarsa, O şanslı sayılıyordu. Çocuk da, teyzelerinin yanında, hayatından çok memnun görünüyor, bilhassa çiğdemin şaklabanlıklarına bayılıyordu.
Bir hafta- on gün sonra, çocuğunu özleyen annesi, faytonla çıkagelmişti. Bahçede, teyzeleriyle neşelenen kız, annesini birden bire karşısında görünce, her şeyi unutup, koşarak boynuna sarılmıştı. Her ikisi de birbirlerini özlediklerini söylerken, bizim kızlar da "abla" diye etrafını sarmışlardı. İşte o zaman, dikkatimi ve ilgimi, Ona çevirmiş. Duvarda gördüğüm resmin canlı modeli olduğunu anlamıştım. Resimde göremediklerim ise: ince, minyon, mütenasip vücudu, yine ince, düzgün bacaklarıydı. Teni, buğday rengi ve duruluğunda, saçları ise, biraz daha uzun ve sarı renkteydi. Gözleri ise, iri, orman yeşili, gözbebeklerinin etrafı hareli ve tahmin ettiğimden daha güzeldi. Canlı, vakur ve hayat doluydu. Beni tanıttıklarında, sanki kardeşlerinden biri imişim gibi, sıcak ve samimi davranmıştı. Artık, kardeşleri gibi, ben de Ona , abla diyecektim.
Herkese, ufak, tefek hediyeler getirmişti. Davranışları ve tavrı, kardeşlerinden farklı bir yapıda olduğunu gösteriyordu. Konuşmaları, kahkaha ile gülmesi, hayata bağlı ve mutlu olduğu intibaı veriyordu.
Akşam, babası gelip Onu gördüğünde, bir sürpriz havası yaratmış ve baba- kız sarmaş, dolaş olmuşlardı. babası, Onu kucağına oturtmuş, sanki bir çocukmuş gibi şımartmak istemişti Birbirlerine çok düşkün oldukları, her hallerinden belli oluyordu.
On günlük misafirliği sırasında, eli, kardeşlerinin üzeriden gitmemişti. Nihayet, dönmeye karar verdiğinde, Dayım, tren biletini aldırtmış, bir kutu da peksimet yaptırtmıştı. İzmit'in ekmek karnesi, artık, İstanbul'da geçmiyordu. Bu sebeple, en makbul hediye, Onlar için, peksimetti Çünkü, kasabalarında, ekmekler çamur gibi çıkıyor, çok sıkıntı çekiyorlardı.
Bana, gideceği sabah, fayton çağırmamı söylemişti. İstasyona kadar beraber gitmiştik. Ayrılırken, yanaklarımdan öpmüş, İstanbul'a beklediğini söylemişti. Tombul, sevimli küçük Gülcan da boynuma sarılmış, bu hareketiyle beni sevdiğini belirtmişti. Birlikte, bir fotoğraf çektiremeden, gittiklerine gerçekten üzülmüştüm.
12. BİR SAYFİYE KÖYÜ
Okul tatilinde, evin diğer erkekleri gibi benim de hafta boyu , işçi olarak çalışmam gerektiğinden, bazen, Pazar günleri, vapurla, Değirmen dereye gidiyorduk. Orası, sakin, tenha bir sayfiye köyü idi. Dağları, bağları yemyeşildi. Denizi, billur gibi temiz, kıyıları tabii plajdı. Ulu çınar ağaçları altında gazinoları vardı. Havası güzel, sıcak havalarda bile, tatlı esintisi devamlıydı.
Yengemin görümcesi, Yani, Ümmühan'ın üvey anası oralıydı. Fındık ve üzüm bağları, bahçeleri vardı. Halk, çok misafirperverdi. Deniz kenarında otururken, köylüler, katır sırtında, küfelerle, fındık, kiraz, üzüm, mısır, çeşitli meyve taşırlar, bize de ikram ederlerdi. Sandallarla, 20-30 metre açıkta, balığın çeşidi tutulurdu. Balık, o kadar boldu ki!
Balığı , bilhassa tekiri bol olan başka bir köy de Hareke idi. Bir keresinde, Dayımla, trene binip oraya gitmiştik. Yörenin kiraz bayramıydı. Köylüler, çeşit, çeşit, dalbastı kirazlar getirmişler, meydanda sergilemişlerdi. Dayım da halka hitaben bir konuşma yapmıştı. Nede olsa particilikten kalma, köylülere hitap etme deneyimi vardı. Üstelik bu defa , İzmit belediyesini temsil ediyordu. Dönüşte, bize, en âlâsından , bir sepet kiraz, küçük bir çavalye da barbunya balığı hediye etmişlerdi.
13. GERİ DÖNME KORKUSU
Okul yeniden başlamıştı. Artık, beşinci yani, son sınıfa gidiyorduk. Arkadaşlarla buluşmak, beni sevindirmişti. Dersler, benim için, fazla sorun değildi. Çünkü, kendime güveniyordum. Dersi daha anlatılırken, öğrenme prensibini elde etmiştim.
Geçen sene, gönül maceram, karşılık bulamamış, fiyaskoyla sona ermişti. Artık, kendimi, sevilmeyecek kadar çirkin buluyordum. Kocaman bir burunla, belki de öyleydim. Ümmühan'la, Çiğdemin, devamlı ,benimle, alay edip, dalga geçmelerinin sebebi belliydi. Onlar da bilhassa Ümmühan'da haklıydı, Kim bilir, etraflarında, ne kadar yakışıklı çocuklar vardı. Bana niye baksınlardı ki! Ama, gönül bu! Çocuk gönlü de olsa, bir yerlere kaymak istiyordu.
Ümmühanı çok beğeniyordum, asıl sevdiğim, benimle ilgilenmesini istediğim O idi. Ama Onu, daha ulaşılmaz görüyordum. O kadar güzel ve mağrurdu ki! Kim bilir, kaç delikanlı, Ona aşıktı. Benim gibi, bir çirkinle, bir çulsuzla neden ilgilen sindi ki !
Geçen yaz, Değirmen Derede, gezmek, deniz derken, Çiğdemle aramızda bir yakınlaşma olmuştu. Sanki, benimle, eskisi kadar alay etmiyor, evde cam silerken bile bana yardım ediyordu. Bir duygusallıktır başlamıştı.
Bir gece , bir münakaşa sesiyle uyandım. Dayım ile yengemin sesleriydi bu. Salon yatak odalarına yakındı ve ben yer yatağında, orada yatıyordum. Sesler açıkça duyuluyordu. Dayım;
- Bu böyle olmayacak ! Yusuf'u köye gönderelim, diyor ve ısrar ediyordu. Yengem de aynı yanıtı tekrarlıyordu:
-Bey! Onlar daha çocuk, Bu geçici bir şey, biraz bekleyelim, devam ederse, bir çaresine bakarız, biraz sabredelim!.
Durumu kavramıştım, Demek, Onlar da işin farkına varmışlardı. Anlaşılan, Dayım bana çok kızmıştı. Belki de eve aldığına pişman olup, üzülmüştü. Bense, Onu kızdırmak ve üzmek, hiç, ama hiç istemezdim. Bu sebeple, kendimi toplamam, çeki- düzen vermem, duygularımı bir tarafa atmam gerektiği kararına varmıştım. O sabahtan itibaren, araya mesafe koymaya başlayacaktım. Nitekim, öyle de yaptım, ama , karşımdaki, bu çekingenliğimi pek anlamamış, yanlış yorumlayarak, çok geçmeden, tekrar alay eder tavırlarına başlamıştı.
14. PİYANİST KOMŞU KIZI
Dayımların üst tarafında, iki katlı bir ev vardı. Bu evin alt katında ise, üç kızı olan bir aile oturuyordu. Bizim kızlar, Onlarla çok iyi arkadaştılar, Onların büyüğü hariç, bizimkilerle, bir araya gelince, gırgır, şamata vakit geçiriyorlardı. En büyük kız, diğerlerinden farklıydı. Davranışlarında, daha vakur, daha ciddiydi. Hanım efendiydi. Bizimkiler de Ona abla diye hitap ediyorlardı. 18-20 yaşlarında ve konservatuar talebesiydi Bana da ilk gördüğümden beri iyi ve nazik davranıyordu. Erkanla, Çiğdem benimle alay edip, gülüştüklerinde, hiç tasvip etmez, bazen Onları ayıplar, Bunu da yüzlerine söylerdi. Merhametli, herkese karşı insancıldı. Bu defa da gönlüm Ona doğru meyil etmişti. Alafranga müziği pek sevmediğim halde, Onun çaldıkları hoşuma gidiyordu. Bazen piyano çalarken, ben de , bahçede çalışıyorsam, durur Onu dinledim, Ama , biliyordum ki, benimkisi, bir hayaldi ve bu hayalimden, Onun hiç mi, hiç haberi yoktu.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.