Tema
Üye Ol Giriş Yap
Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Sesli Şiirler Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Zorlu Dönemeçler-2-b1-1-5b

                                                    .ZORLU  DÖNEMÇLER-2

                           BİRİNCİ    BÖLÜifade kullanmıştım.

                        MECHULE  DOĞRM

Birinci  kitabın  sonunda  şöyle  bir  U

 

  1951 yılında  Haydarpaşa  lisesini  bitirdikten  sonra, arkadaşım  Selahattin  ile   İnönü  kampına  yaklaşırken, kafamda  şu  düşünceler  mevcuttu.

               Acaba  zaman  bana  ne  gösterecekti?  Köyden  yamalı pantolon,  ayağımda çarıkla  yaya  olarak  çıktığım  bu kader  yolculuğuna,  acaba  uçarak  mı  devam edecektim? Kaderim  ve  alın  yazım  acaba  nasıl  yazılmıştı? Herhalde  bunu, kampa  katıldıktan  sonraki  olaylar  ve  zaman  gösterecekti

.                              1. PLANÖR  KURSU(eylül-1951)

               Öğleden  sonra  saat  1400  de   nihayet  İnönü  kampına  varmıştık. Etrafta  pek  çok  insan  (bizim  gibi)  vardı. Havada  planörler  uçuşuyor, insanlardan  bir  kısmı  uçan  planörleri   izliyor, bir  kısmı  da  küçük  bir  binanın  önünde sıraya  dizilmiş  ayakta  bekliyorlardı..

             Arazi  düzlüktü  ve . o  düzlüğün  tam  güneyinde  yüksek  dağ  platosu  görünüyordu.  Dağ  platosunun  kampa  bakan   yüzü,  kale duvarına  beziyordu. Sanki  bıçakla  kesilmiş  gibiydi.

Bizden  önce  gelenler,  kulübenin  önünde  kuyruk  oluşturmuşlar, bir  kısmı  da  sağa, sola  koşar  haldeydiler.  Bunlardan  bir  kısmı  belki öğretmen, belki de   bizden  önce  gelip, kabul  görmüş  talebelerdi. Çünkü  üzerlerinde  toprak  rengi  eşortman  vardı. Bizde kulübenin önünde kuyruktakilerin arkasına takıldık ve sorduk   ''kayıtlar burada mı yapılıyor'' diye?

                Görevliler,  sıradakilere,  isimlerini  soruyorlar,  Onlar  da  cevap  veriyorlardı.   Yakınlaştıkça  anladık ki  görevlilerin  önlerinde  isim  listesi  vardı  ve  listede   isimleri  işaretliyorlardı.

               Bizim  de  kaydımızı  yaptıktan  sonra yemekhane, yatakhane, dershane  gibi  gerekli  yerleri  gösterdiler  ve  sorumuz  üzerine  de  ders  saatleri  hakkında  bilgi verdiler.  Ayrıca  pilotlara  özgü  eşortman  dağıtılacağını  bildirdiler.  Akşam  yemeği  ve yatmadan  önceki  saatlerde,  burası  ile  ilgili soru ve  heyecanlarımız  devam  ediyordu.

               Ertesi  günü, dersliklerin  birinde  toplandık. Hoca  ''arazi  yapısı  ve  planörlerin  özellikleri   hakkında  nazarî  bilgi  vereceğim'  diyerek  söze  başladı

                Nazarî  bilgiler   20  saat  sürecekti  ve  bu  bilgiler  verilmeden  planörle  uçmak  çok  sakıncalıydı.  Daha  sonra  planörün  motorsuz  uçuşu,   hava  oluşumları  hakkında  bilgi   verilmeye  başlandı.

               Teneffüs  için  dışarı  çıktığımızda  diğer  iki  sınıfın  talebelerini de   gördük,  Her  kafadan bir  ses  çıkıyordu. Anlaşılan  Onlar  da  bizim  gibi  ders  üzerinde  yorum  yapıyorlardı.

               Öğle  yemeğinden  sonra, hocalar  bizi  pistin  kenarında  topladılar,  planör  uçuşlarını  izleteceklerdi.

               Sabahın  serin  ve  sakin  havası  öğleden  sonra   hareketlenmiş,  rüzgar  esmeye  başlamıştı. Bu  arada  hocalardan  birkaçı  pistte  bulunan  planörlerin  başına  gitmişlerdi.. Yanımızda  bulanan  hoca  'Şimdi  planörün  önüne  bir  jip gelecek,  uzun  çelik  bir  tel  ile  hem  jip,  hem  de   planör  bağlanacak,  jip  hareket  edecek,  arkasındaki  planörü  çekmek  suretiyle  hızlanacak  , planör  bu  çekiş  gücü  ile  biraz  havalandıktan  sonra, uygun  bir  anda,  hoca  ayağının  bir  hareketi  ile  çelik  teli  planörden  ayıracak  ve  havanın  kaldırma  gücünden  istifade  ile   planör   uçmaya  devam  edecektir.  Rüzgarın  yardımıyla   da   yavaş, yavaş  yükselecek'  dedi  ve  ''şimdi  izlemeye  devam  edin''  diye  de  ilave  etti.

               Böylece  5-10  planörün  uçuşunu  izledikten  sonra  tekrar  dershaneye  dönmüştük.  

               Diğer  günlerde  de  hocalar,   hem  planörlerin  nasıl  uçtuğunu bize   izlettiler,  tanıttılar hem de  nazari derslere  devam  ettiler

               Kamp  idaresi  Cumartesi,   Pazar  günleri  talebeleri  serbest  bırakıyorlardı. Eylül  ayı  idi ve  havalar güneşli  ve  sıcak  geçiyordu. Kamp  bölgesi  yerleşim  yerlerinden  uzaktı.  İnönü  kasabası  kampa  üç   km. mesafedeydi.  Arkadaşlardan  kimileri  kasabaya  iniyor,  kimileri  kuytu  bir  yerde,  ufak  paralarla  pişti  oynuyordu.  Bizim  gibi  bazıları da  İnönü  muharebelerine  sahne  olan  araziyi  tanımak  için  bölgeyi  görmeye  gidiyordu.

                Bir  Pazar  günü  pişti  oynayan  guruba  takıldık.  Bununla  da  kalmadım, ısrara  dayanamayıp  oyuna iştirak  etmedim  mi?  Üstelik  elli  kuruş  da  para kaybetmedim  mi! Kendi,  kendime  çok  kızdım.' 'Utan,  aptal  utan!  Yasemin  ablan ancak  250  kuruş  para  gönderebiliyor  ki  onu  da  annesinden  kalan   dükkan  kirasından!  Tatillerde  kazandığın  para  olsaydı,  acaba  böyle  bir  halta  karışır mıydın!''  diyerek  tövbe  etmiştim.  Bu  benim  için  ilk  ve  son  tecrübem  olacaktı.

               Nazarî  dersler  bittikten  sonra,  sıra  planör  uçuşuna  gelmişti. Talebe  sayısı    çok,  planör  ve  hoca  miktarı  nispeten  azdı,  bu  sebeple,  haftada  on  saatlik  uçuş  dersi    bir  ay  sürecekti.  Benim  hocam  bir  astsubay  emeklisiydi..  Zayıf  fakat  efendi  bir  insandı.  20  talebeye  eğitim  verecek  ve   uçuracaktı. Aynı  zamanda  talebelere,  bir  tavsiyesi  vardı.. Boş  zamanlarımızda  planör  uçuşlarını,  uzaktan  da  olsa  takip  etmeliydik.

               Hoca ile  ilk  uçuşa  çıkarken  oldukça  heyecanlıydım. Ön  tarafa  kendisi, ben  arkaya  bindim,  Jip  geldi,  çelik  tel  bağlandı,  Jip  hareket etti,  ve  havalandık. Yükselerek  karşıdaki  dağın  üzerindeki  platoya  indik.   Oradan  tekrar  havalandık  biraz  dolaştıktan  sonra  tekrar  kampa  süzüldük  ve   indik.  Bu  işlemi  talebeler  bir  defa  yapacaktı,  ama hoca  kim bilir  kaç  defa  tekrarlayacaktı!.

               Yalnız  kullandığım  ilk  planör   uçuşumda   nutkum  tutulmuştu.  Sanki  kendimi  bir  boşlukta  hissettim.  Hocam  arkamda  devamlı  konuşuyordu. 'şöyle  yap,  böyle  yap' diye..  Kamptaki  insanlar  da  gittikçe  küçülüyordu.  Nihayet  yükselmiş,  dağın  üstündeki  platformdan  yukarılara  çıkmıştık..  Bu  yükseklikte  biraz  dolaştıktan  sonra  dağdaki  düzlüğe  inmiş  olduk.  Orada  da  insanlar,  vasıtalar  vardı.  Burada  rüzgar  daha  fazla  idi.  Dolayısıyla  kaldırma  gücü  daha  fazla,   planörü  uçurmak  daha  kolaydı.

        Böyle,  böyle  zaman  geldi,  hocanın  kontrolü  yerine planörü  ben  uçurmaya  başladım.  Eğitimin  sonuna  doğru  pek  çok  arkadaş,  uçuşta  başarısız  oldu  ve  buruk  bir  şekilde  kampı  terk  ettiler. Başarı  hırsı  olsa  bile   böyle bir  durumda  insan  ister  istemez  üzüntü  duyuyordu

               Bu  arada  bir  de  kaza  olmuş, ölümle  sonuçlanmıştı.  İlk  şehidimizi  vermiştik..

               Malik,   Darüşşafaka  lisesi  mezunu  idi. Anlaşılan  benim   gibi  kimsesizdi,  yetimdi..Atak, çevik,  yürekli  bir  insandı. İyi  voleybol  oynardı.  Biraz  da   kavgacı  görünüyordu..

               Bir  gün  planörü  yalnız  başına  havalandırmış, biraz  havada  yalnız  dolaştıktan  sonra,  kampın  pistine  inmek  istemişti. Kampın  civarında, ağaç  direklere   gerilmiş  telefon  telleri  vardı.  Bir tesadüf  veya  hata  yüzünden,  jip  de  değil de   planörde  kalan   çelik  çekme  teli,  telefon  tellerine  sarılmış  dolayısıyla,  planörün   süratle  yere  çakılmasına  sebep   olmuştu..Haber  kampta  yayılınca, kimileri  beni  kaza  yaptı  zannetmişler,  fakat  ben  sağ,  salim  yere  inince  durum  anlaşılmıştı. Ertesi  günü  ise  Malik'i  gözyaşları  arasında  İstanbul'a  uğurlamıştık.

                             2.  PARAŞÜT  İLE   ATLAMA

               Planör  uçuşunda  başarı  brövesi  aldıktan  sonra  sıra   paraşütle  atlamaya   gelmişti.  Bu  sebeple  de  Eskişehir  hava  üssüne  gidecek,  bir  gece,  Hava  Harp  Okulunun yeni  yatakhanesinde  yatacak,  uçak  seslerine  kulaklarımızı  alıştıracaktık. Her  talebe  üç  defa  paraşütle  atlama  yapacak,   bunun  için  Eskişehir  hava  üssünde  bulunan  C-47  uçakları  kullanılacaktı.

              ilk  Hava  Harp  Okulunun  yatakhaneleri, İnönü  kampındakilere  göre  çok  konforluydu.. Gardolablarıyla,  yeni  karyola, tertemiz  yataklarıyla  çok  hoşumuza  gitmişti.  Üstelik  bir  de  hamamı  mevcuttu..  İlk  gecemiz,  gerçekten  uçak  sesleriyle  uykusuz  geçmişti.

               İlk  defa  yüreğimiz  pır,  pır  ederek  C-47  uçaklarına  bindik.  Daha  havalanmadan,  uçak  içinde, paraşütleri   sırtımıza  nasıl  takacağımız,  uçaktan ,tarlalara  nasıl  atlayacağımız  hakkında  bilgi  verildi. Havadayken  de  paraşütler  sırtımıza  takılmış  oldu.  Atlama   sırasında  paraşütler,  deklanşörü  çekmek  suretiyle  bizim  tarafımızdan   değil,  uçağa   raptedilmiş  bir  tel  vasıtasıyla  kendiliğinden  açılacaktı.

                Nihayet,  atlama  mahalline  yaklaşırken,  görevliler  sırtımızdaki  paraşütleri  kontrol  ettiler  ve  bizi  ayakta  sıraya  dizdiler..  Paraşüt  deklanşörleri  uçaktaki  tele  irtibatlı  olarak, atla  emriyle  uçağın  kapısından,. kendimizi  boşluğa  bıraktık. Hem  korkuyu,  hem  de  zevki   bir  arada  tattım.  Ayağım  toprağa  bastığında,  doğal  olarak  daha  mutluydum.

                 Atlama  sırasında,  Sezai  arkadaşımızın  kolu  kırılmış, mevcut  olan  ambulansla   hemen  Eskişehir  hava  hastanesine  gönderilmişti.  İkinci  günkü  atlayışımızda  ise  Attila  Turagay  arkadaşımızın   ayak  bileği  kırılmıştı. Bir  generalin  oğlu  olan  Atilayı  yine  ambulansla  hastaneye  göndermişlerdi.

                Daha  önceki  atlayışlarımızda  yalnız  sırt  paraşütleri  kullanılmıştı.  Üçüncü   ve  son  atlayışımızda  ise  hem  sırt,  hem  de  göğüs  paraşütü  kullanılacak  denmişti.  Fakat  bu  defa  göğüs  paraşütleri  tarafımızdan  açılacaktı. Ne  yazık ki   atlama  sahasında,  sığırların  otladığı  fark  edilmemişti..  Ben  tarif  edildiği  şekilde  göğüs  paraşütümü  açmıştım.  Açmasına,  açmıştım  da , yere  indikten  sonra,  bir  de  bakayım  ki  sırt  paraşütüm  yüzlerce   delik  içindeydi.   Eğer  göğüs  paraşütümü   açmamış  olsaydım  o  yükseklikten  ve o  süratle  yere  çakılıp  ölmüş  olacaktım.  Dolayısıyla , hayatta    kalışımı,  son  emri  verenlere  borçluydum.  Gerçi  her  atlayıştan  sonra  paraşütler  kontrol  ediliyor, ondan  sonra  katlanıyor  olsa  da  demek  ki  böyle  kazalar  olabiliyordu.   Başarılı  atlayanlara  birer  de  paraşüt  brövesi  vermişlerdi.

 

                                3. MOTORLU  UÇAK  KURSU

                 Eylül  ayının  sonlarına  doğru,  Türk  Hava  Kurumunun    Etimeguttaki  uçak  kursunda  idik.  Hocamız  Bahattin  İdemen  adında  bir  sivil  pilottu. Dört   talebesi  vardı.   Ben, Aziz Aksüt,  Özcan  Köktürk, Necati  Akar. . Böyle  pek  çok  gurup  vardı.   Her  gurubun  hocası  ve çift  kişilik   bir   uçak  bulunuyordu.. Her  gün  birer  sorti  yapacaktık. Bu  eğitimde  de   başarılı  olmak  için  gayret  gösteriyordum. Hocamın  kanaati  olumluydu, ama bir  de  idareciler  vardı…….                    15 saatlik  eğitim  uçuşundan  sonra,  başarı  sertifikası  vermişlerdi.   Bu  arada  elenen  talebeler  olmuş,  neticede  58  kişi  kalmıştık

                               4.     SAĞLIK    RAPORU

               Artık  son  durak  Eskişehir  hava  hastanesi  olacaktı.  Uçuşa  elverişli  olduğuma  dair  sağlık  raporu  almam  gerekiyordu. Bunca  zaman  iaşe  ve  ibatemizi  devlet  sağlıyordu.  Bir  de  sağlık  raporu  alırsam  okullu  olacak,    beni  çok  sevindirecekti.  Artık  okulda  kalıyorduk.   Hastaneye  gide  gele  yorgun  düşmüştük.. İlgililer,   bilhassa  duyma,  görme  ve  tazyik  odasında  kalabilme,   dayanabilmek   üzerinde  duruyorlardı. Neticede  uçuşa  uygundur  ifadesini  taşıyan  sağlık  raporunu  okul  idaresine  teslim  ettikten  sonradır  ki   derin  bir  nefes  alabilmiştim.

                          5.  HAVA    HARP    OKULU

          Artık  resmi  elbise  giyerek  hava  harp  okulu  talebesi  olmuştum. Bu  sevincimi  kiminle  paylaşmalıydım.  Yasemin  ablama  bir  mektup  yazarak  durumu  anlattım.  Onun  da  benim  kadar  sevineceğini  biliyordum.

 

                             A.  KARACILIK  EĞİTİMİ

               İlk  aldığımız  piyade  eğitimi  idi.  Karacı  bir  binbaşı  bize 15  gün  süre  ile  hocalık  yaptı. Yat,  kalk,  silah  kullanma, kendini  koruma,  hayatta  kalma  gibi  eğitimler  almıştık.  Arkadaşların  çoğu  askerî  okullardan  gelmişti,  fakat  benim  gibi  sivil  okullardan  gelenler  de  vardı.  Bu  gibi  eğitime  daha  çok  bizlerin  ihtiyacı  bulunuyordu. Zaten  onlar  benim  gibilere  ' çaylak'  diyorlardı. Bu  çaylakların  içinde  ,orta  ve  liseden  arkadaşım  Selahattin  Yılmaz  da  vardı  ki   Onun  kazanmış  olmasına  çok  sevinmiştim.

               Karacılık  eğitimi  görürken,  bir  taraftan  da  arkadaşlarla  tanışmıştık.  Hava  Harp  Okulu  talebesi  olarak  58   kişi  kalmış,  herkesin  huyunu ,  suyunu  öğrenmeye  başlamıştık.  Esas okulumuza  döndükten  sonra  da  okul  komutanı  dahil  öğretmenlerimizi  de  tanıyacaktık.

              Hava  Harp  Okulu  komutanı  kur.Alb.  Gavsi  Uça gök  idi.  Sınıf  hocamız  da  kur.Yzb. Necdet  Doğançaydı.

 

                     B.  OKULUN  AÇILIŞI

             İlk  Hava  Harp  Okulunun  açılışı  çok  görkemli  -olmuştu.  Hava  K.  K. nı  dahil,  kuvvet  komutanları, İkmal  mrk. Komutanı  Adil  Giray,  Yüksek  rütbeli  subaylar,  okul  komutanı  öğretmenler  derken  çok  kalabalık  merasime  iştirak  etmişti.  Herkesin  sırtında,  biz  talebeler  dahil,  pırıl,  pırıl  üniformalar  vardı.  Merasimde  İstiklâl  Marşımızı  söyleyip  komutanların  önünden   geçerken  de  uçaklar  havadan  merasime  iştirak  etmişler,  Gökyüzünde  gösteri  uçuşunda  bulunmuşlardı.  Bu  durum  biz  talebeleri  gururlandırmış,  göğsümüzü kabartmıştı.

                                                                                                                                                        C. CUMHURİYET   BAYRAMI  MERASİMİ

Şimdi  öncelikli  olarak  29  ekim  cumhuriyet  bayramının  resmî  törenlerine  iştirakimiz  mevzuubahisti. Törenler -merasim,  Başkentte   yapılacaktı ve çok  iyi  çalışmamız  gerekiyordu. Çünkü  benim  gibi  acemi  talebeler, sivil  okullardan  gelenler  vardı. Bu  sebeple,  esas  duruş,  rahat,  silah  omuza,  uygun  adım  marş  gibi günlerce  süren  çalışmalar  yaptık. Merasimden  iki  gün  önce  de  iki C-47  uçağı  ile  Türk  Hava  Kurumunun  Etimeguttaki  meydanına  uçtuk. Oradaki  tesislerde  alışık  olduğumuz  yeme  içme, yatma,  ulaşım  gibi  hizmetlerinin  sağlandığını  anladık. İsteyen  resmi  otobüslerle  şehre  inebilir, görülecek  yerleri  gördükten  sonra  geri  dönebilirdi. Bu  Ankara'yı  görmeyenler  için  büyük  bir  fırsattı.

                Ben  de  Ankara'yı  ilk  defa  göreceklerdendim.  Gerçi 9-10  yaşımda,  köyümden  İstanbul'a  gitmiş,  depremde  köye  gidip  dönmüştüm  ama  hep  Sincan  istasyonundan  trene  binmiş,  yalnız  orasını    görmüştüm. Otobüsler  bizi  Kızılay  ordu  evi  önünde  bıraktı. Selahattin ile  Kızılay  caddesini, etrafı  ve  vitrinleri  şöyle  bir  dolaştık,  öğle  yemeğimizi  de ordu  evinde yedikten  sonra,  Dışkapı  semtinde  bulunan  akrabalarımı  ziyarete  gittim. Rahmetli   Arif   dayımın  oğlu,  Gök  İsmail, eşi  ve kızları,  Dışkapı da    oturuyorlardı.  Resmi  elbise  ile  beni  ilk  gören  akrabalarım  olacaktı.   Ev  adreslerini  de bilmiyordum  ama  köylülerin  uğrak  yeri  Dış  Kapı   kahvesiydi.  Orada,  bizim  köylülere  sorarak  öğrenecektim.  Dayım  harpte  şehit  olmuş, oğlu   Gök  İsmail,  Benim üvey  babamın kardeşi   Hasan  Hüseyin  ağanın   yanında  iş  bulmuş  çalışıyordu. Eşi  Hanife  ablayı  da tanıyordum. Kızları  da  benimle  akrandı.  Kapının  ziline  bastım, Hanife  abla  açtı , beni  görünce  çok  şaşırdı,  Onun  için  sürpriz  olmuştu.  Resmi  elbiseyle  karşısında  durmam,   şok  tesiri  yapmıştı.

               Birbirimize  sarıldık. Duygulanmıştı  anlaşılan.  Kızlar  Emine  ve  Fatma  da  geldi  ama  dayım  yoktu,  çalışıyor  dediler..Bir  müddet  oturup çocukluk  günlerimden,  ve  gelecekten  bahsettik,  köyden,  annem  ve  kardeşlerimden  haberler  sordum,  cevaplar  aldım,  Onlar  da  memnun  kalmışlardı  ben  de..   Bir  ara,  meraklı-  turşucu  Hanife  abla  ''Bir  sevgilin  var  mı  Yusuf?'  diye  sormuş,   ben  de isim  vermeden    Ümmühanı  tarif  etmiştim. Kızılay'daki  otobüse  zamanında  yetişmek  üzere,  vedalaşarak  ayrıldım.                                         Otobüsü  tam  zamanında   yakaladım.    Arkadaşlar  hayatlarından  memnun  görünüyorlardı.  Arkadaşlarla  beraber   Etimesgut'a,  THK   Tesislerine,  Akşam  olmadan   dönmüş  olduk.

               29  Ekim  Cumhuriyet  Bayramı  merasimi  için  erkenden  kaldırıldık,  kahvaltımızı  yaptık,  otobüslere  bindik  ve   ilk   uğrağımız  Anıtkabir  oldu.

               Buraya  ilk  defa  geliyor, Atatürk'ün  huzuruna  ilk  defa  çıkıyordum. Burası  sanki  ana,   baba  günüydü. Cumhurbaşkanı  Celal  Bayar,  Adnan  Menderes, başta  olmak  üzere,  hükümet  Erkânı, üst  kademe   generaller,  subaylar (  kıyafetler  tiril,  tiril,  apoletler  pırıl,  pırıl ) halk,  askerî  ve  sivil  okullar,  tabii  olarak,  kor diplomatları  da    ön  safhalarda  görmek   mümkündü.

               Önce  merasim  duruşu,  arkasından  istiklâl  marşı  söylendi, bilahare  sıra ile  mozoleye  girildi. Kara   Harp   ve  Deniz  Harp  okulundan  sonra  sıra  bize  geldi.  İçeri  girdik,  oldukça  geniş  bir  alanı  vardı.  Tavanı  çok  yüksekti. Yukarı  bakarken  şapkaların  düşme  ihtimalini  düşünmek  gerekiyordu..

               Okul  adına  Doğançay  Yzb. İki  erin  yardımıyla  Atatürk'ün  mozolesine   çelenk  koydu.  Geri,   geri  çekilerek  selam  ve  saygı  duruşunda  bulundu.

               Biz  talebeler  de  sıra  ile  geçerken  sağ  elimiz  kasketimizde, Atatürk'e  selam  ve  saygılarımızı   iletmiş  olduk.   Buradan  uygun  adımlarla,  otobüslerin  beklemekte  olduğu   yere  geldik  ve  hipodroma  gitmek  üzere  hareket  ettik.

               Güneşli,  ılık  ve  güzel  bir  hava  vardı.   Halk  her  geçen  birliği  veya  okulu  çılgınca  alkışlıyordu.  Cumhurbaşkanı  Celal  Bayar, Adnan  Menderes  ve   Genel  kurmay  Başkanı  tribünlerde, önlerinden  geçenleri,  ayakta  selamlıyorlardı.

               Biz  de  denizcilerin  arkasından,   Doğançay  Yzb.  Başta  olmak  üzere  hareket  etmiştik.  Türbinlere  yaklaşırken  yüreğim  küt,  küt  atarken,  hem  heyecan  hem  de  gururla  yürüyordum. Tam  zamanında,  başlarımızı  sağa  döndürdük,  gözlerimiz  türbinlerde,  hiza  ve  mesafeyi  koruyarak  yürürken  halkın  bizi  alkışladığını  duyuyorduk.. Türübünlerin  önünden  geçtikten  sonra  ise  derin  bir  nefes  almıştım.. Aynı  gün   C-47  uçaklarıyla  okulumuza  geri  dönmüştük.
Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Zorlu Dönemeçler-2-b1-1-5b

coni coni