Güneş tepede parlamaktaydı. Şehrin caddelerinde zombi sürüleri
dolaşıyordu. Süper market çatısını kendilerine siper etmiş iki keskin nişancı
sürüyü takip ediyordu. Gözleri dürbünlerde parmakları tetikteydi. Yaşlı
zombinin kafası merceği doldurmuş, çapraz kıllar aşağı-yukarı, sağa-sola yavaş
yavaş hareket etmekteydi. Kılların kesiştiği nokta şakak üzerinde durdu. Tüfek
patlar patlamaz kafa dağıldı. Adam dipçiğe yasladığı başını hafifçe yanındaki
nişancıya çevirdi. “Harikasın!” Kadın uzandığı yerden kalkıp bağdaş kurdu.
Tüfeği kucağına yatırdı. Belinden av bıçağını çıkardı. Çizgilerle doldurduğu
ahşap dipçikte küçükte olsa bir yer gördü. Bıçağın ucunu bastırarak yeni bir
çizgi oydu. Talaşları üfledi. Adamın tüfeği patladı. “Kahretsin! Omuzdan!”
Zombi sürüsü markete yöneldi. Kadın adama elini uzatıp kaldırdı. “Dönme vakti!”
Tüfekleri omuzlarına astılar. Çatı kapısına doğru adımladılar. Kadın adamın
beline sarıldı. Gülümsüyordu. “Kutlamaya nereye götürüyorsun?” “Eve.” Kadın
durdu. Adam yürümeye devam ederken arkasından somurtarak seslendi. “Ev, ev,
ev!” Adam oralı olmadı. Kapıyı açmayı deniyordu. Sıkışmıştı. Omzuyla
yüklenirken arkasında silah patladı. Acıyla kulağını tutup eğildi. Kadına
baktı. Kadın dirseğini beline dayamış tüfeği havada tek kaşını kaldırmış
dikiliyordu. Adam elini cebine soktu. Araba anahtarını çıkarıp fırlattı.