Cumartesi Mektupları
’ içime açıldığım günler…’’
Dün gece balkondaki masayı kaldırıp yere bir kilim serdim, bu
yaz ilk defa… Birkaç yastık alıp yere uzandım, ayaklarımı balkon kenarına
uzatıp gökyüzünü izlemeye başladım, tıpkı çocukluktaki gibi..
Zamanı geri almanın tatlı hissi.. Sanki günlerdir aradığım
huzuru o eski günleri yaşayarak, hissederek bulacağım umudu…Ayaklarımı balkon
kenarına uzatmış, kitap mı okusam diye düşünürken o an bana bahşedilen bir hediye gibi birden elektrikler
kesildi. Bu, inanılmaz güzel bir sürprizdi. Başka bir zaman olsaydı kesinlikle
mutsuz olacağım durum o an hak edilmiş en güzel hediye oldu benim için.. Gökyüzü
tüm berraklığıyla ışıldıyordu..Ay tam karşımda parıldıyor şimdi, hemen
yakınında müthiş yıldızlar...Ay ışığı saksıdaki fesleğene vurmuş, öyle güzel
görünüyor ki…Rüzgar estikçe o büyülü
salınımı yaprakların…Günlerden sonra payıma düşen öyle sevinç…Sevinçlerin
sarsıcılığı…
Anlat sen de diyorum Ay’a… Şimdi her şey sende…Güç de merhamet
de umut da karanlık da…
Senin için ben kimim?
Sessizce ona şarkı bile mırıldanıyorum sevinçle..
‘’Ve sen, ben
Değirmenlere karşı
Bile bile
İki yitik savaşçı
Akarız denizler gibi
Denizlere
Belki de.
En güzeli böyle…’’
Sonra sessizlik çöküyor yine…hep özlediğim an, özlediğim his…Saatlerce
burada durabilirim, düşünerek, kırılgan sözcüklerle ve hayaller kurarak…
Müthiş bir erinçle ölüme direniyor içimdeki olumsuz her şey…Tüm olasılıklar kararlılığa dönüşmeli diyorum.. Tüm yenilgiler baştan yaratmalı umudu…
Düşünüyorum da
İnsan hep kendi hikayesini mi anlatır?
Yoksa yaşadığı hayat başkalarına aittir de o hayattan sadece
kendisine kalanları mı yansıtır sözcükleri?
Yaşadığımız hayat elbette bizimdir deriz; ancak biraz düşündüğümüzde bize
ait olan ''şeyler''in kadarı bize aittir?
‘’Şey’’ dediklerimiz …korkular, kaygılar, dayatılanlar, hatalarımız, taşıdığımız
genetik özellikler, alışkanlıklar…
Ve ne çok anlamsız, tanımsız ayrıntılar,
En çok da kaçışlar…
’Mahkumum geceleri karanlıkta gezmeye,
gündüzler ateşler
içinde kalmaya’’
Belki de gece en çok da kendilerine göç edenlerin biriktirdiği
öykülerden oluşan müthiş bir armoni..
Umut ve umutsuzluğun aykırı sığınağı…Geride kalanların
şarkısı…Sessizliğe kaçanların huzursuzluğunun resmi, bazen de en güzel lacivert
hüzün…
Ayaklarım uzatmışım hâlâ…Yapmak isteyip yapamadıklarımı, geçmisten bu güne yanlışlarımı,,umutlarımı anlatıyorum Ay'a.
Düşle gerçek, geçmiş-şimdi,umut-umutsuzluk,özgürlük-tutsak olma hissi birbirine o kadar yakın birbiriyle o kadar iç içe kavramlar ki...
Gitmekle kalmak gibi...
İnsanın en büyük karmaşası belki de.
Anlam vermekte zorlandığı,hep yanıldığı yaşamsal gerçekliği kavramlar...
Ve düşlerin ve beklentilerin sarmalında insanın ‘ben de varım’ diyebilme telaşı…insanın kendi dünyasını özgürce yaratma çabası…ceplerinde kırılgan, sessiz, pencere ardında kalan bir çocukluk ve içinde kalan yenilmişlik duygusuyla.
Yaşayabilirse bu yükle…İyimser bir gölge misali
Işığını yansıtarak…karanlıkta kendini bırakarak..
Tıpkı karşımda şu duran ay gibi.
Yasadığımız çağda,korkunç gerçeklikte kül olmanın sınırı var mı?
İnsanın kendi yarattığı hayallerinde yeniden doğması için?
Keşke şu an ‘geceye’ yakın hissettiğim kadar ait hissetsem
kendimi gerçek hayata ve her şeye…
Şu an hissettiğim huzurla,
umutla…
Öyle güzel ki ay, her şeye aykırı olası geliyor insanın, güzellikleri yeniden yaratmak için…
Nazım'ın ''severmişim meğer ''dizelerini anımsıyorum..Gökyüzünü severmişim diyordu.Ben de ay ışığını severmişim meğer...
Turgut Uyar’ın ‘’Göğe Bakma Durağını’’da okumalı şimdi..Ağustos'un en son gününde..
‘’Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
…
Durma kendini hatırlat
Durma,
Göğe bakalım…’’
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.