Bir Garip Alamancı
BİR GARİP ALAMANCI


      Bahardan kalan pırıl pırıl güneşli bir sabaha uyanmıştı o gün Zahide Hanım. Yüreğinde tuhaf bir huzursuzluk hissediyordu.

      Kahvaltıyı hazırlarken çalan kapı tedirginliğini biraz daha artırmış gibiydi. Demliği masaya bırakıp hole yöneldiğinde eşi kapıyı çoktan açmıştı bile.
      Gelen postacıydı. Cemal Beyin heyecandan titreyen parmaklarıyla açmaya çalıştığı zarfın, özlemle yolunu bekledikleri müjdeyle ilgili olduğunu anlamışlardı. Yazıyı okudukça Cemal Beyin yüz hatları gerilmiş, suratı asılmıştı. Zahide Hanım dayanamayıp sordu;

--- Ne oldu Bey? Kötü bir haber mi var?

      Elindeki mektubu sofraya atarcasına bırakırken Cemal Beyin dilinden sadece dört kelimelik bir cümle çıkabilmişti.

--- Vize başvurun kabul edilmiş.

      Birlikte müracaatlarına rağmen, sadece Zahide Hanımın başvurusu onaylanmıştı. Her ne kadar annesinin yardımından emin olsa da; yirmi beş yaşında genç bir kadın olarak, iki küçük yavrusunu ve hayat arkadaşını ardında bırakıp yalnız başına yaban ellere, Almanya'ya gidecek olmak ürkütücüydü. Üstelik küçük oğlu Murat henüz daha sütten bile kesilmemişti. Yazık ki, zaruret kendilerine başka bir alternatif bırakmıyordu. 
      Gelen haberin ağırlığıyla sofranın kenarına çökmüş, derin düşüncelere dalmışlardı. 
       Uzun bir sessizlikten sonra Cemal Bey kararını vermişe benziyordu. Elini eşinin elinin üzerine koyarak hüzünlü bir ses tonuyla;

--- Hâlimiz belli hanım. Böyle bir fırsat bir daha ele geçmeyebilir. Bu imkanı değerlendirmekten başka çaremiz yok maalesef.

      Durumun ciddiyetine ve muhtemel zorluklarına rağmen Zahide Hanım da aynı düşüncedeydi. Yokluğun, yoksulluğun gözü kör olsun. Hayat şartlarının ağırlığı zorlamasa, kim kurulu düzenini, yuvasını, hele de kokusuna doyamadığı henüz daha bir yaşındaki yavrusunu bırakıp da sonu meçhul bir maceraya atılır ki? 
      Zor da olsa karar verilmişti. Çocuklara anneanneleri bakacak, ilk fırsatta eşiyle birlikte yanına aldıracaktı. Bunun için önce bir ev bulması, biraz para biriktirmesi, her şeyden önce bolca sabır gerekiyordu...

...

      Altmışlı senelerin ortalarında Sirkeci'den uğurlanan ilk gurbetçiler arasında yerini almıştı Zahide Hanım. Kaderin kendisi için çizdiği rotayı takip ederken talihine kızmıyor değildi. Endişeliydi. Hem de çok!
      Daldığı derin düşüncelerin etkisiyle seyahat boyunca pek uyku tutmamıştı. Berlin'e vardığında hayli yorgun ve dalgındı. Çalışacağı Tekstil Fabrikasından gelen Türk kökenli bir görevlinin sesiyle irkilmişti. Binlerce kilometre ötede kendisini karşılayan, aynı firmada çalışan bir Türk'ün ağzından adını işitmek az da olsa endişelerini azaltmış, yüreğine su serpmişti.
       Kendisinden iki sene kadar önce gelip ise başlayan Esin Hanımın yardımlarına rağmen, yalnız ve genç bir kadın olarak çekilen sıkıntıların tarifi, dökülen gözyaşının haddi hesabı yoktu. 
       Günler ayları, aylar yılları kovalarken tam tamına üç sene geçmişti. Bu arada ev bulmuş, para da biriktirmişti. O acılar arasında başladığı sigaraya -vefalı bir dostmuş gibi- sıkı sıkıya sarılmış, bir daha ayrılamamıştı. Öyle ki; her şeyine dokundurur, siğarasına laf ettirmezdi.
       Üç koca sene sonra eşi ve çocuklarına kavuşmuş, bu arada Melda ve Gamze isimli kızlarıyla aile genişlemiş ve şenlenmişti. 
       Ailece bir arada olmalarına rağmen Almanya'daki hayat yabancılar için zordu. Avrupa'ya turistik amaçla giden yurdumun insanı, küçülen küremizde gurbetin ne demek olduğunu nereden bilecekti.
...
     Çileli geçen onlarca sene içinde yaşananlar kaleme alınsa koca bir hüzün romanı olurdu muhtemelen. 
     Bu arada Soğuk Savaş rüzgârları yerini barışın meltem havasına bırakmış, hatta Berlin Duvarı bile yıkılmıştı. Avrupa Birliğinin genişlemesiyle gelişen süreç, yıkılan o Berlin Duvarının altında "yabancıların" özellikle de Türk kökenli gurbetçilerin kaldığını gösteriyordu. Zamanla ivme kazanarak artan yabancı düşmanlığı, sonunda Solingen kasabasında kundaklanan bir binada diri diri yakılan beş Türk'ün ölümüyle tehlikeli bir safhaya evrilmişti. Önceleri ara sıra, özellikle tesettürlü hanımları taciz, aşağılama şeklinde tezahür eden islamofobi artık vahşet boyutlarına ulaşmıştı. Kin ve nefret o denli büyüktü ki; hani mümkün olsa, fırsat bulabilseler, yeniden Toplama Kampları kurup, en ufak bir tereddüt göstermeden tüm Türkleri gaz odalarında yok edebilirlerdi.  
    Yazık ki, yabancılara karşı kin ve nefret sadece Almanya ile sınırlı değildi. Tüm Avrupa kıtasında yayılma eğilimi gösteren bu düşmanlık, ırkçı ve marjinal partilerin güç kazanması, taraftar toplamasıyla toplumun geniş kesimlerine yayılmıştı.
...
     Ömür takvimi Sonbaharı gösteriyordu. Hatta, bu sıradan bir Sonbahardan ziyade "son" bahardı.
     Eşinin vefatından sonra birlikte yaşadıkları damadının asansörsüz binasında üçüncü kata çıkmak yetmişli yaşlardaki Zahide Hanım için eziyete dönüşmüştü. Buna bir de diz agrıları eklenince Metin Bey evlerine iki yüz metre kadar ötede giriş katta iki odalı bir daire kiralamış, her türlü ihtiyacını tedarik ederek rahatını sağlamaya çalışmıştı. Eşi Melda Hanım da her gece yanında kalıyor, annesinin bakımını aksatmıyordu. Allah inancı ve anne sevgisi -tüm zorluklarına rağmen- bu imtihanı başarıyla vermelerini kolaylaştırıyordu. Ta ki, dünyayı pençeleri arasına alan Korona belasına kadar! 
      Zahide Hanım da bu illete yakalanmış, acil olarak hastaneye kaldırılmıştı. Eşinin tüm gayretlerine rağmen; zayıf omuzlarına binen ağır yükün ağırlığına dayanamayan Melda Hanım annesinin hastalık haberiyle daha da bitap düşmüştü.
... 
      O gün aceleyle yapılan kahvaltının ardından hastaneye gitmek için hazırlanırken, Metin Bey de hemen mutfağa dalıp, dilimlediği bir elmayla çikolatayı eşinin götüreceği poşetin içine yerleştirivermişti. 
      Evden çıkalı iki saat kadar olmuştu ki, annesinden gelen telefon, arkadaşlarıyla yine oyun oynamak için bilgisayarın başına oturan Ahmet'in hevesini kursağında bırakmıştı. Melda Hanım Telaşlı ve ağlamaklıydı;

--- Oğlum babana ulaşamadım. Anneanneni yoğun bakıma almışlar. Babana haber verirsin. Bir süre burada kalacağım. Merak etmesin.
--- Hangi hastaneye götürmüşler?
--- Spandau'daki Lynar Krankenhaus'a
--- Telaş etme... İnşallah üzücü bir şey yoktur. Gelişmelerden beni haberdar et!
--- Tamam... Dua et.

      Metin Bey eve geldiğinde Ahmet hastaneye gitmek için hazırlanıyordu. Oysa bu ortamda hastaneye girmek sakıncalıydı. Zaten, değil ziyaretçileri hastayla görüştürmek, dış kapıdan içeri dahi almıyorlardı. 
      
     Metin Bey oğlunun telaşını sezmiş, endişelenmişti;

--- Nereye gidiyorsun?
--- Hastaneye... 
     Az önce annem aradı. Anneannemi ambülansla acile kaldırmışlar.
--- Bu ortamda kimseyi hastaneye almazlar. Muhtemelen annen dahi göremeyecek. Yine de bir deneyin isterseniz.

      Nitekim, Metin Bey yanılmamış, Ahmet, evden ayrıldıktan on dakika sonra geri dönmüştü. Annesi telefonla, gelmesine gerek kalmadığını belirtmişti. Doktor "Her an her şeye hazırlıklı olun" derken, Zahide Hanımın iyileşme ihtimalinin dahi çok düşük olduğunu belirtme gereği duymuştu.
      Kardeşleriyle hastaneden ayrılan Melda Hanım akşama doğru eve döndüğünde üzüntüden bitkin ve perişan bir haldeydi. Hastaneye alınmadıkları için de hayli üşümüştü. Metin Beyin ısrarları üzerine yaptığı ölçümde son zamanlarda kronikleşen tansiyonu yine normal değerlerin çok üzerinde çıkmıştı.
      Zoraki içtiği bir tas çorbanın ardından ilaç alıp istirahata çekildi. 
      Kâbus dolu huzursuz bir gecenin sabahında daha tan yeri ağarmadan hastaneyi aramıştı. Görüştüğü nöbetçi doktor, annesinin durumunun stabil olduğunu söylediğinde az da olsa rahatlamıştı. Lakin hâlâ yoğun bakımdaydı. Mevzuata göre; Zahide Hanımla temas edenler iki hafta karantinada kalmak zorunda olduklarından, Melda ve kardeşi Gamze Hanıma annelerini görüş izni verilmiyordu. 
      Rica ve ısrarlar neticesinde aileden sadece Melda Hanımın ağabeyi Murat Beyin ziyaretine onay çıkmıştı.
      Murat Bey kardeşinin verdiği haber üzerine iş yerinden izin alarak hiç vakit geçirmeden yola koyuldu. Öncelikle Korona testi yaptırması gerekiyordu. Gerekli belgeyi alıp hastaneye vardığında akşam üzeriydi. İzne rağmen hastane kapısında çıkan sorun, Melda Hanımın yetkililerle görüşmesi sonucu aşılmış, ağabeyi içeri alınmıştı.
      Bir saat kadar sonra gözyaşları içinde hastaneden ayrılan Murat Beyin ilk işi kardeşini aramak olmuştu;

--- Merhaba Melda.
--- Merhaba Abi. Annemi görebildin mi... Nasıl? 
--- Evet, uzaktan da olsa görebildim. 
     Etrafı gözetim ekipmanı ile donatılmış ve durumu sürekli takip ediliyordu. Kısa süreliğine solunum cihazından çıkmış olmasına rağmen, hortumlar, kablolar ve cihazlar arasında, baş kısmı biraz yüksekte yatık vaziyetteydi. Yüzü kapıya dönük olduğundan iki metre ötede cam kapının ardından beni gördü, tanıdı. 
      Sonda ve hortumlar arasında kalan kollarını iki yana açarak "Bunlar neden, ne için bu haldeyim?" der, dert yanar gibi işaret etti. Nerede ve ne için bulunduğunu bilemez bir hâlde olduğu belliydi. Bakışlarından acı çektiği, canının yandığı anlaşılıyordu. 
      Ne sesimi duyurabildim, ne de sakinleştirebildim. Bu arada o sinirle midesine uzanan hortumu çekip çıkardı. Doktor ve hemşireler müdahele etmek zorunda kaldılar. 
      Daha fazla konuşacak durumda değildi. Telefon kapandığında Melda Hanım da üzgün şekilde dayandığı koltuğa çökmüştü...
...
      Ablaları Asuman Hanımın da Koronaya yakalanmasıyla durum hayli dramatik bir hâl almıştı. Annesini perişan halde görmeye dayanamayan Asuman Hanımın, izin verilse dahi, bu saatten sonra artık annesini görebilmesi mümkün görünmüyordu. Sürekli kardeşini arıyor, annesi ile ilgili gelişmeleri hasta yatağından takip ediyordu. 
      Başlangıçta yaşama şansı verilmeyen Zahide Hanımın bir hafta kadar sonra solunum cihazından tamamen çıkarılması umutları az da olsa yeşertmişti. Artık ağızdan beslenebiliyordu. 
      Yoğun Bakım ünitesinden çıkış haberi beklenirken, daha iki gün geçmeden, öğleye doğru Melda Hanımı arayan doktorun söyledikleri endişeleri yeniden büyütmüş, umutları karartmıştı;

--- Merhaba Melda Hanım. 
     Ben Lynar Hastanesinden Dr. Lena.
--- Merhaba Dr. Lena... Buyrun.
--- Anneniz... Annenizin durumu kötüleşti. 
     Görmek isterseniz... gelebilirsiniz.

      Doktor hanımın ses tonundan üzgün olduğu hissediliyordu. Telefonu kapatmadan önce;

      "Test yaptırmayı da unutmayın lütfen" 

diyerek, ikaz etmeyi de gerekli görmüştü.
 
      Melda Hanım o an düşünmese de, yanında konuşmaya tanık olan Metin Bey bu ani iznin ne anlama geldiğini anlamıştı. 
      Gerekli görülen testi yaptırması ve sonucun alınması zaman kaybına sebep olmuş, vakit hayli ilerlemişti. Trafiğe takılmamak için bindikleri metronun hızı sabırları gerecek cinstendi bugün. Hastaneye yirmi dakikalık mesafe kala gelen telefon az sonra kopacak fırtınanın habercisiydi adeta. 
      Arayan yine doktordu. Söylenenleri işitmese de, Metin Bey eşinin yanağından aniden süzülen yaşlardan, gelen haberin mahiyetini anlamıştı. Metrodaki insan kalabalığı feryatlarını yüreğine gömse de hıçkırıklarını bastıramıyordu. Annesine düşkün bir evlat için  kıyametlerin koptuğu bir andı. 
      Zahide Hanımın yüreği acılara daha fazla dayanamamış, çocuklarıyla son bir kez görüşemeden... konuşamadan... vedalaşamadan yaşam mücadelesini kaybetmişti.
      O kadar acele etmelerine rağmen vaktinde yetişememenin, son anlarında annesinin yanında bulunamayışının ızdırabı büyük... çok büyüktü. 
      Eşinin elini tutması, Melda Hanımın acısını dindirecek gibi değildi. Karşı koltukta oturan Alman yolcular olağanüstü bir şeylerin olduğunu farketmiş, sormaya cesaret edemiyorlardı. 
      Melda Hanımın ağlamaktan kısa sürede kan çanağına dönen gözleri durakta araca binen yaşlıca bir Türk kadınının da hemen dikkatini çekmişti. Tereddüt dahi etmeden hafifçe öne eğilerek;

--- Ne oldu kızım, neden ağlıyorsun?
--- Annem... Az önce annemi kaybettim.
--- Başınız sağ olsun... Allah rahmet eylesin.

      Yetmişli yaşlardaki gün görmüş, halden bilen görünümlü kadın geriye yaslanırken ölümü özümsemiş bir edayla devam etti;

--- Her gelen gidici yavrum. 
     Hepimiz o yolun yolcusuyuz. Allah iman Kur'an'dan ayırmasın.

      Dilinden dökülenler yürek yangınını söndüremese de acıyı az da olsa dindirir nitelikteydi. İki durak sonra inerken de yeniden; 
      
      "Allah rahmet eylesin... Mekânı cennet olsun" demiş, "Allah sabır versin kızım" 
 
diye de eklemişti.
      Diğer çocukların da son bir kez annelerini görebilmeleri için, vefat olayının  vakit geçirmeden haber verilmesi gerekiyordu. Melda Hanım telefonunu çıkararak gözyaşları içinde Metin Beye uzattı;

--- Gamze'yi ara... ben konuşamayacağım.

      Telefonun diğer ucundan Gamze Hanımın sesi duyulduğunda Metin Beyin de dudakları titriyor, konuşamıyordu.

--- ...
--- Abla... Ablacığım...

      Kısa bir sessizlikten sonra Metin Bey sadece iki - üç kısa cümle kurabilmişti.

--- Benim Gamze. 
     Başınız sağ olsun. Anneyi kaybettik. 
     Yetişemedik maalesef. Az sonra hastanede oluruz. Müsait olunca ablan seni arayacak.
 
      Maskelerini takıp hastaneye girdiklerinde görevlinin ilk sorusu aktüel test belgesinin olup olmadığıydı. Melda Hanım istenen belgeleri uzatırken geliş sebebini de kısaca belirtmişti. Doktorla yaptığı görüşmeden sonra görevli memur kapıyı açarken, gitmeleri gereken istasyonu da tarif etti.
      Metin Beyler, son zamanlarda adını sık duydukları yoğun bakım bölümüne ilk kez giriyorlardı. Tarif edildiği gibi, dar bir koridordan ilerleyerek asansörle birinci kata çıktılar. Burası "Intensivstation" denen yoğun bakım altındaki hastaların bulunduğu kattı. Sağlı sollu tek kişilik yoğun bakım odalarında hastalar yakın gözetim altında ve akciğerdeki enfeksiyon sebebiyle solunum cihazlarına bağlı haldeydiler. Doktorlar ve hemşireler hastalarla bire bir ilgileniyordu. 
      Sessizliğin hakim olduğu katta dar bir koridorun sonundaki salonda doktor ve hemşireler görev başındaydı. Telefonla görüştüğü doktor Melda Hanıma doğru yaklaşırken oldukça üzgün görünüyordu. Her gün artan ölüm vakalarına rağmen duyguları dumura uğramamış, sevdiklerini kaybedenlerin hislerini samimiyetle paylaşabiliyorlardı. Alman'larda pek belli olmayan bir şefkatle omuzunu okşarken, yumuşak bir ses tonuyla da Melda Hanıma iki adım ötedeki odayı işaret etti;

--- Arzu ederseniz annenizi görebilirsiniz.

      Doktor Hanım sessizce görevinin başına dönerken, Melda Hanım da eşiyle odaya doğru yaklaşmıştı. Cam kapının az ötesinde dokuz-on metrekarelik bir odada Zahide Hanım yatağında sırtüstü yatıyordu. Uyur gibiydi adeta. 
      Sarılamadığı anneciğini bakışlarıyla kucaklar gibiydi Melda Hanım. Daha iyi görebilmek için ellerinin arasına aldığı başını kapı camına yapıştırmış, "annem... annemmmm" diye mırıldanarak sessiz sessiz ağlıyordu. Metanetini korumaya çalışsa da, yüreğini yakan acının yanağından sel olup süzülmesine engel olamıyordu. 
      Bu acının içinde son anlarında yanında olamayışının hüznü de vardı... veda edemeyişinin elemi de. Dilinden dökülenler hep aynı kelimeler, aynı cümlelerdi; 

--- Annemmm... Anneciğim... 
     Affet beni ne olursun... Yetişemedim...

      Bıraksalar bulunduğu yerden hiç ayrılmayacak gibiydi. Oysa aynı anda fazla kişinin yoğun bakım bölümünde yığılmasına müsade edilmiyor, az sonra gelecek olan ağabeyinin de annesini son kez görebilmesi ayrılmalarını gerektiriyordu. 
      Etrafına bakındı. Sekreter konuşmaya müsait görünüyordu. Usulca yanına yaklaştı;

--- Doktorla görüşebilir miyim?
--- Tabi. Hemen haber vereyim.

      Çok geçmeden doktor hanım belirmişti;

--- Buyrun, nasıl yardımcı olabilirim?
--- Annem vefat ederken çok acı çekti mi acaba?
--- Hayır...  
     Son nefesini verirken yanındaydım. Ağrı kesici verdiğimiz için vefat ederken uyuyordu zaten. Dün geceden itibaren nefes alış verişi yavaşlamaya başlamıştı. Nihayet siz gelmeden az önce sessizce aramızdan ayrıldı.
--- Az sonra kardeşlerim de gelecek. Onlar da annemi görebilirler mi?
--- Anneniz iki saat kadar daha odasında kalacak. Daha sonra... 

      Doktor Hanım yarım kalan cümlesini iki yana açılan kolları ve yere düşen bakışlarıyla tamamlamıştı. 
      Sonrasını anlatmaya gerek yoktu ki. Morga kaldırılacak, rutin işlemlerin tamamlanmasından sonra defin işlemleri için yetkili bir kişiye teslim edilecekti. 
      Zahide Hanım odasından alınana kadar gelen yakınları arzu ederlerse son bir kez görebileceklerdi. Teselli namına küçük de olsa böyle bir jest, kendilerinden esirgenmeyen bu imkân takdiri hak eden bir davranıştı.

--- Annemi son bir kez görebilmemize müsadeniz ve ilginiz için çok teşekkür ederim Dr. Lena. 
--- Rica ederim. 
--- İyi günler.
--- Size de.

      İki adım attıktan sonra durdu. geriye döndü Melda Hanım. Salonu aydınlatan ışıklar görüşü zorlaştırıyordu. İki elini yine kapının camına yapıştırıp arasından bir süre daha annesine baktı... baktı. Titreyen dudaklarından dökülen dualar, açılan avuçlarına Rahmandan rahmet dilerken, hasret daha şimdiden anbean büyümeye başlamıştı.
      Alt kata indiklerinde hıçkırık ve gözyaşı yerini derin bir sükûnete bırakmıştı. Metin Beyin telkinleriyle lavaboya giden Melda Hanım yüzünü yıkayarak geri döndüğünde, çehresinde acının, gözlerinde kızarıklığın kalın izleri duruyordu. Öyle birkaç gün ya da hafta içinde kolay geçecek gibi de görünmüyordu.
      Hastaneye yakın mesafede ikâmet eden Gamze Hanım da annesini son kez görebilmek için eşi Vedat Beyle gelmişti. Defin ile ilgili konuşulması ve halledilmesi gereken işler olduğunu hatırlatarak, tüm kardeşlerin evinde biraraya gelmesi teklifini herkes kabul etmişti.
      İki duraklık mesafedeki kardeşine yürüyerek gitmeyi tercih etmeleri Melda Hanıma iyi gelmişti.
      Gamze Hanım kapıyı açar açmaz, hüzünle açılan kollar birbirine kenetlenmiş, omuzlar gözyaşlarıyla ıslanmıştı. 
      Gece boyunca Kur'an okunmuş, dualar edilmiş ve gerekenler konuşulmuştu. Melda Hanımlar eve dönerken vakit gece yarısını gösteriyordu.
      Tüm işlemler tamamlanmış, üç gün sonra morgdan alınan cenaze yıkanıp kefenlendikten sonra Şehitlik Camiine getirilmişti.
      Cuma gününe denk gelmesi sebebiyle, kalabalık bir cemaat buz gibi havaya ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen cenaze namazı için safta yerini almıştı. Musalla taşlarına yan yana dizilmiş dört tabut, bu son yolculukta Zahide Hanımın yalnız olmadığını gösteriyordu. 
      Almanların "Yabancı", Türkiye'dekilerin "Alamancı" deyip ötekileştirdiği bir neslin, ilk neslin son tanıklarından dört kişi daha tahta bavullarla geldikleri bir ülkeden, nice seneler hasretini çektikleri sılalarına son kez ve ebedî olarak dönmek üzereydiler. Bilet numaraları bu kez uçak içi bir koltuk için değil, ayaklar altındaki kargo bölümüne aitti.
      Kılınan namazın ardından tabutlar omuzlanırken, Zahide Hanım da, birkaç saat sonra hareket edecek uçağa nakledilmek üzere araca taşınmıştı.
      Bir türlü kontrol altına alınamayan tansiyonunun tehlike sınırında seyretmesi sebebiyle, Metin Bey zor da olsa, eşini defin için Türkiye'ye gitmemeye ikna etmişti. 
      Biricik annesini ve kardeşlerini ebedi istiratgâhına taşıyan uçağın tekerlekleri yerden kesilirken, Melda Hanım uzak mesafede, alanı gören bir pencereden gözyaşları içinde uçağı izliyordu.
      İzledi... izledi.
      "Annemmm" Diyordu. 
      Annemm...
      Anneciğim.
      Son demlerinde yanında olamayışının, veda edemeyişinin derin hüznü vardı hâlâ içinde. 
      Dinmeyen gözyaşları bardaktan boşanırcasına yağan yağmura karışırken, Sirkeci'den kalkan Gurbet Treninin ilk kafilesinin bir yolcusu daha doğduğu topraklara kavuşmak için doyduğu topraklara veda etmişti.


      Bir tabutun içinde!       


( Bir Garip Alamancı başlıklı yazı Mecit Aktürk tarafından 28.05.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu