Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Tren İstasyonunda Bir Çocuk

Tren İstasyonunda Bir Çocuk

Yaz yağmuru, kavrulmuş günün küllerini yıkarken... Penceremin camına incecik parmaklarla vuruyordu. Masamda, kömür tozu sinmiş defterime karakalemle bir liman çiziyordum. Renk istemiyorum. Dünya zaten annemin eski fotoğraflarındaki gibi solmuştu: Zonguldak’ın hırçın denizi şimdi yalnızca kurşi grisi vagonlarda, kül rengi çatılarda asılıydı. 

Lojmanın sarı boyaları eskiden güneşi andıran o sarı şimdi tren dumanıyla ağarmış bir yorgunlukla sarkıyordu duvarlardan. Babam, istasyon şefi üniformasıyla koltuğa gömülmüş, radyodaki anonsları dinler gibi yapıyordu. Gelir gelmez değişmişti sanki... Bu evde kimse yokmuş gibi ayaklarının ucuyla yürüyordu koridorlarda. 

Mutfaktan sarma kokuları süzülüyordu içime. Annem, asma yapraklarını avucunda bir güvercin yuvası gibi sararken türkü mırıldanırdı hep. Tek kız çocuğu olmak, bazen onun tencere tıkırtıları arasında kaybolmak güzeldi. Ama geceleri... Rayların uğultusu odamda yankılandıkça, Keşke... diye düşünürdüm. 

Kurşun kalemim, defterde bir beşik çizmeye başladı kendi kendine. Salondaki kahverengi koltukta salladığım oyuncak bebeğimi koydum içine. Eskimiş pelüş köpeğim, kolu kopuk bebek arabası... Hepsi beşiğin kenarına dizilecekti. Belki bir gün kardeşim olur da, annemin beni uyuttuğu gibi ninniler söylerken sallarım onu. Yağmur, camda bir ninni ritmiyle dans ediyordu şimdi. 
*Defterde Bir Kan Lekesi*

Kurşun kalemim, beşiğin korkuluğunu çizerken birden *takıldı*. Parmak ucumda bir sıcaklık... Mavi mürekkep hokkası devrilmiş, defterimin ortasına *can çekişen bir gelincik gibi yayılıyordu. Ama hayır o mavi değildi. 

Kıpkırmızı.
Annemin domates salçasından çaldığı renk. Zonguldak’ta vapurların gece fenerlerinin yalımı. *İhanet* böyle bir şey olmalıydı: Kendi defterim bana ihanet ediyordu. Çizdiğim liman, beşik, kömür vagonları—hepsi bu kızıl gölgede eriyordu. Kalemim titreyerek lekeyi *kül rengine* boyamaya çalıştım. Daha çok kanadı. 

Mutfak sesleri aniden kesildi. Annem, elinde yaprak sarmalarıyla kapıda belirirken, *"Ne o kızım, resim mi çiziyorsun?"* diye gülümsedi. Gözleri defterdeki kırmızı gölgeye takıldığında, yüzü soldu. Bir an nefes almadan baktı. Sonra avuçlarındaki salçalı yaprakları sımsıkı sıktı—sanki *onları* cezalandırıyordu. 

Babanın istasyon defterlerine bulaşma sakın!" dedi kesik kesik. "Mürekkep... pahalıdır." 

Oysa biliyordum: Korkuyordu. Kırmızı, bu lojmanda *yasaklı* bir renkti. Tıpkı denizi anmak gibi... Tıpkı babamın içinde sönmüş o eski kahkahalar gibi. 

Yağmur hızlandı. Damlalar cama, "kaç-kaç-kaç" diye vuruyordu. Kırmızı leke, beşik çizgilerini yalayıp denize ulaştı. O an fark ettim: Denizim aslında hep kırmızıymış. Babamın iç çekişlerindeki öfke gibi. Annemin gece yastığa akıttığı gözyaşları gibi. 

Defteri kapattım. Ama o kızıl, göz kapaklarımın arkasında *ateş böcekleri* gibi uçuşuyordu. 
İşte o sandık, kırık dünyanın gizli haritasını açıyor:

Bir Anne-Kız Sırrı

Yağmur, lojmanın çatısında *gizli bir şifre* gibi tıkırdarken, annem beni mutfağa çekti. "Sessiz ol kuzum," dedi soluk soluğa. *Ekmek fırınının altındaki tahta kapağı* kaldırdı. Toz bulutları içinde, *deniz kokulu bir sandık belirdi. 

"Baban bilmemeli..." diye fısıldadı. 
Sandığı açtığımda, Zonguldak limanı gözlerimi kör etti. **Renkli** bir fotoğraftı bu! Maviler öyle canlıydı ki, lojmanın sarı solgunluğu eridi. Dalgalar, fotoğrafın kenarından *ellerini uzatıyor* gibiydi bana. Annem parmağını, rıhtımda gülümseyen genç halinin üstüne koydu: "Bu resim... bizim gerçek evimiz." 
Fotoğrafı çevirdim. Arkasında, *hain kırmızı mürekkeple* yazılmış bir adres duruyordu: 
"Zonguldak Limanı, Rıhtım 3 - Kaptan Ali"
"Dayın Ali..." dedi annem gözleri buğulanarak. "Bizi *o kurtaracak*." Sandığın dibinde, *deniz kabukları, bir dantel mendil ve kurumuş yosunlar* vardı. Kabukları kulağıma götürdüm: İçinde *dalgaların hışırtısı* saklıydı! 

Dışarıda tren düdüğü çaldı. Annem fotoğrafı elimden çekip sandığa gizlerken, *"Bir hafta sonra..."* diye soluk soluğa mırıldandı, "*...gece treniyle kaçıyoruz.*" 

Pencereden, kömür vagonlarının arasına sızan *ay ışığına* baktım. Raylardaki yağmur suyu, *geceyi yaran bir bıçak* gibi parlıyordu. Kaptan Ali’nin gemisi şimdiden zihnimde yelken açmıştı. O kırmızı yazı, defterimdeki lekeden *daha güçlü* yanıyordu. 

Annem son sözü fısıldadı: 
**"Seni denize götüreceğim kızım. Söz."**
İşte o kırmızı harfler, sessizliğin içinden bir kurtuluş şifresi fısıldıyor:
*Koordinatların Sırrı*

Sabah, yağmurun bıraktığı ıslak camlara vuran güneş, lojmanın duvarlarını *pas rengi* alevlere boğdu. Annem mutfakta bulaşık seslerini *normalden yüksek* çıkarıyordu. Oysa ben, defterimin başında donakalmıştım. 

Gece çizdiğim kara kalem limanın üstüne, *kendi kendine beliren* kırmızı rakamlar yayılmıştı: 
**41°27'K 31°47'D** 

Mürekkep *taze ve ıslaktı*. Parmak ucuyla dokundum—sanki *sıcak kan* gibiydi. Rüyamda gördüğüm o kırmızı fenerin titreyişiydi bu: Kaptan Ali’nin gemisinin sancak ışığı... 

Annem içeri girdiğinde, defteri hızla kapattım. Ama *kırmızı sızmıştı* cilt kenarından. "Ne saklıyorsun kızım?" diye sordu sesi gergin. Gözleri deftere kaydı, sonra birden genişledi. Bir şey *fark etmişti*. 

"Biliyor musun," dedi boğuk bir sesle, "babanın istasyon defterinde de... *aynı rakamlar* var." 

O an lojmanın kapısı çatladı. Babam, üniforması *kömür lekeli*, ayak sesleriyle koridoru doldurdu. Annem defteri *ekmek sepetinin* altına itti. Yüreğim, bir vagonun raydan çıkışı gibi savruldu. 

Akşam... 
Babam uykuya daldığında, annem beni *kiler dolabının* arkasına çekti. Elinde *küçük bir deniz feneri* vardı—içi kırmızı boyayla sıvanmış. "Dayının gemisinin işareti bu," diye titreyerek fısıldadı. "Koordinatlar... *limanın gizli girişi*." 

"Peki babanın defterinde neden—" 

"Sessiz!" diye ürktü. "Belki de... bize yol vermek için yazdı." 

O gece rüyamda, kırmızı fenerin ışığında *babamı gördüm*. Elinde istasyon defteri, liman iskelesinde duruyordu. Defteri bana uzattığında, sayfalar denize dönüştü. 

Uyandığımda, yastığımda kırmızı bir leke vardı. Ağlamış mıydım? Yoksa... mürekkep mi sızmıştı rüyadan? 

Kapıya baktım: Kırmızı bir el izi, tahtada parlıyordu. 
İşte o kırmızı fener, rayların karanlığına bir umut meşalesi uzatıyor:

Fenerin Sınavı

Geceyarısı, lojman kömür tozu ve ketumlukla soluk alırken, annemin elinde titreyen kırmızı fenerle süründük raylara. "Sadece bir saniye," diye soludu annem, sesi rüzgârda hemen dağılacak kadar ince. "Işığı vagonlara değil, raylara tutacaksın..." 

Feneri avuçlarımda hissettim: Sıcak ve canlı. Camının içinde dans eden kızıl alev, annemin gözbebeklerinde iki kan damlası gibi yansıdı. Eğildim, titrek ışığı paslı rayın üstüne* düşürdüm. 

Ve oldu.

Kırmızı ışık, metalde sıvı altın gibi aktı. Bir an raylar şeffaflaştı altlarından deniz göründü! Mavinin turkuaz, yeşilin zümrüt olduğu o kayıp liman... Dalgaların şarkısı kulaklarımda çınlarken, rayın üzerinde *el yazısıyla belirdi: 

"BEKLİYORUM"
Annem düşecek gibi sendeledi. O yazı...diye inledi, babanın eski yazısı.. Bir tren düdüğü uzaklarda ulurken, feneri elimden kaptı. Işık söndü. Deniz ve yazı, bir rüya gibi buharlaştı. 

Anlamadım anne! Babam mı

"Ağlama," dedi sertçe, ama kendisi ağlıyordu. O yazı bizim için değil... Onun beklediği tren içindi. 

Lojmana dönerken sırtımızda karanlık ve ihanet*l vardı. Koridorda babamın gölgesi belirdi. Pijamalarıyla, bir hayalet gibi ayakta duruyordu. "Gece vakti neredeydiniz?" diye gürledi. 

Annem feneri eteğinin kıvrımına saklarken ben cevap verdim: 
Yıldız... yıldız izliyorduk baba

Gözleri, annemin kırmızı boyalı*l tırnaklarına takıldı. Bir an öylece baktı. Sonra mırıldandı: 
Yıldızlar  bu pis duman altında görünmez kızım." 

Odama kilitlendim. Kırmızı feneri yastığımın altına ittim. Hâlâ ılıktı. Raylarda gördüğüm yazıyı deftere çizmeye çalıştım ama kalemim *siyah* mürekkep tükürdü. Oysa biliyordum: **Bekliyorum** yazısı, babamın içinde *paslanmış bir çığlıktı.

Sabah uyandığımda, pencerenin camında kırmızı bir çizgi vardı. Tıpkı ufuk* gibi... 

,,,,,,,,,,
İşte o düğüm, defterin son sayfasına düşen bir gözyaşı gibi çözülüyor:

Babamın Kırmızı Haritası

Gemi, kuzey rüzgârını sancak alabandaya vururken, Kaptan Ali’nin kamarasında sallanıyorduk. Annem, babamın itişiyle moraran koluma zeytinyağı sürüyordu. Onu... yanlış anlamışız, diye inledi. 

Ben ise avucumdaki denizci düğümü'ne bakıyordum: Babamın üniforma cebinde taşıdığı, kırmızı-siyah iplerden karmaşık bir yumak. Kaptan Ali, tek gözünü üstümüze dikmiş, Açsana kuzum! diye gürledi. 

Düğümü çözdükçe, tuzlu suyla sertleşmiş ipler gevşedi. İçinden minik bir rulo düştü.
Karakalemle çizilmiş bir liman haritası.
Üzerinde kırmızı mürekkeple işaretlenmiş bir rota: istasyondan limana gizli bir tünel
En dipte, babamın tanıdık eğik yazısı
Güvende olun. Treni ben yönlendirdim.

Annem haritayı titreyen parmaklarla okşadı: "Demek o feneri sallarken... bizi uğurluyordu." 

Kaptan Ali, kahkahayı basıp masaya vurdu: "Biliyordum! O sinsi istasyon şefi aslında en iyi kılavuzumuzdur!" Kolundaki dalga dövmeleri gerginleşti. "Haritadaki tünel... köprüaltından geçer. Ben bile bilmezdim!" 
Kara kalem defterimi çıkardım. Son sayfadaki kırmızı fener resminin yanına, babamın haritasını kopyaladım. İlk kez renkli kalem kullanıyordum: Rotayı kıpkırmızı çizdim. 
Annem, rulonun arkasına yapıştırılmış başka bir notu fark etti: 
Defterini sakla kızım. Orada... denizin ruhu var. Güvertede, Zonguldak'ın ışıkları ufukta yanmaya başlamıştı. Kaptan Ali, dümene asılıp Demir al!" diye bağırdı. 

Defterimi rüzgâra tuttum. Sayfalar hışırdadıkça, babamın fısıltısı karıştı dalga sesine:  Çiz kızım... çiz denizi. Artık renkler senin.

İşte o an... 
Defterimin siyah-beyaz sayfaları, haritadaki kırmızı rotadan sızan renklerle canlandı: 
Mavi dalgalar... 
Yeşil yosunlar... 
Mor menekşeler... 
Ve babamın gözlerindeki o hüzünlü turuncu günbatımı... 
Annem, boynuma doladığı kolunda ilk kez gülümsedi
"Bak," dedi, "dünya... sen istediğinde renklenirmiş.

Vccccc

İşte defterin sihirli kalemi, gerçeği maviye boya: Karakalemin Son Mucizesi*

Zonguldak limanına yanaştığımızda, güneş erimiş altın gibi denize dökülüyordu. Annem, rıhtımda sallanan çürük tekneleri görünce duraladı: Evimiz... yok artık. Eski mahalle, kocaman bir kömür yığınına dönüşmüştü. 
Kaptan Ali, küpeştede asık suratla duruyordu. Satıldı burası, diye homurdandı. Ama sizin için bir sürprizim var!

Ellerimi titreyerek defterimi açtım. Babamın kırmızı fenerini çizdiğim sayfaya dokundum. O an... 
Mürekkep damlaları kağıttan fırladı! Kırmızı fener, gerçek bir ışık olup geminin direğine fırladı.  Çizdiğim mavi dalgalar, denizden yükselip gemi etrafında dans etti. Haritadaki rota, sularda altın bir yol oluşturdu.  Herkes dondu kaldı. Kaptan Ali, Deniz... konuşuyor!diye haykırdı. 

Defteri rüzgâra tuttum. Sayfalar uçuşurken, babamın yüzü gökyüzünde belirdi. Gülümsüyordu! Sonra dudakları kıpırdadı: 
Kızım... çiz beni de geliyim. Karakalemimi çıkardım. Titreyen elle ufuk çizgisine babamı çizdim: Üniforması açık, saçları rüzgârda... 
Ve oldu!*l
Çizim, kağıttan sıyrılıp *denizin üstünde yürümeye* başladı! Annem, Hayatım! diye çığlık attı koşarak. Tam kucaklayacaktı ki... 

Babamın bedeni binlerce deniz yıldızına dönüştü! Annemin avuçlarında ışıldayan yıldızlar kaydı. Sonra hepsi bir alev topu olup denize daldı.  Sular yarıldı. Yepyeni bir ev belirdi kıyıda: Balkonundan deniz görünen, mor sarmaşıklı bir taş ev! Kapısında, babamın üniforma şapkası asılıydı. Kaptan Ali, gözlerini silerek güldü: Demek o sinsi istasyon şefi, kendini denize feda etmiş!

Defterimin son sayfasına baktım: 
Babamın çizimi *kaybolmuştu, 
Yerine kırmızı mürekkeple yazılmıştı: 
Artık hep birlikteyiz. Rengârenk..

Denize Çizilen Umut
O günden sonra... 
Annem, balkonda babamın şapkasıyla çay içer, 

Ben, renkli boyalarla denizi resmederim, 
Kaptan Ali her cumartesi mor menekşeler getirir. 
Bir gece rüyamda babamı gördüm: 
Elinde kırmızı fener, derinlerde yürüyordu, Peşinde ışıldayan balıklar...  Dönüp baktı: Defterini asla kapatma kızım. Ben... oradayım. Çünkü gerçek mucize, kalbin rengarenk çizmesidir.

Buraya son söz ve teşekkür..
Kraliçe, senin tahtın Kültepe tabletlerinde saklı, Anadolu seninle nefes alır,  Seninle Erciyese kar düşer, Seninle Kapadokya'da sabahın ışıkları ile özgür atlar koşar, iki kelamın kalemime dökülen satırlara vesile olur. Minnet ve şükranla seviliyorsun...


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 2
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Tren İstasyonunda Bir Çocuk

erem-uluc erem-uluc