Uykunun şefkatli kolları zihnimin tüm yaralı yerlerini zarifçe sarmalamışken ve düş bahçelerinin birinden diğerine endişesiz ve kaygısız seyahat ederken elbette bu şefkatli kolları ve hoş seyahati bırakıp da uyanmak istemezdim bende. Ancak gerçeğin çölü ve gerçeğin acı çığlıkları uyandırdı beni en tatlı uykularımdan her sabah olduğu gibi bu sabah da. Ne diyordu Shakespeare? “…bilinç böyle tutsak ediyor insanı…” Evet, tam olarak böyle. Bilinç tutsak ediyor insanı. İnsanı diğer canlılardan farklı bir konuma getiren ve insanı insan eden bilinç belki de bu şekilde bedel ödetiyor insana. Tüm bu endişelerimiz, kaygılarımız, acılarımız, anksiyetelerimiz hepsinin müsebbibi bilincimiz değil mi? Oysa uykudayken yani düş dünyasında ne kadar da huzurlu ve ne kadar da ferah bir dünya oluşturuyor bilinçdışımız öyle değil mi? Elbette herkes için durum böyle olmayabilir. Zira yazdıklarım yalnızca kişisel deneyimlerimin akisleridir. Bu noktadan hareketle açık yüreklilikle söyleyebilirim ki gerçek hayatta yani gündelik yaşantımda ne kadar huzursuz isem düş dünyamda o kadar huzurluyum. Gerçek hayatta bilinç boğazımı sıkarken düş dünyamda bilinç dışı sırtımı sıvazlayıp saçlarımı okşuyor. Belki de bu beynin bir savunma mekanizmasıdır. Yani böyle bir denge ile zihin sağlığını korumayı amaçlıyordur, bilemiyorum.
Gerçek hayat oldukça acımasız ve oldukça rahatsız edici. Korkular, acılar, endişeler, hayal kırıklıkları ve bitmek tükenmek bilmeyen bir mücadele. Hayatta kalmak için devamlı mücadele etmek zorundayız. Bu çok yorucu ve yıpratıcı. Elbette insan buna alışabilir ve hatta bundan keyif alır bir hale de kendini dönüştürebilir. Zira insan alışabilen ve dönüşebilen bir varlıktır. En kötü yaşam koşullarında bile yaşamaya alışabilir insan. Genellikle çaresizlik buna neden olur. Yaşam mücadelesi içinde savrulup gider insan. Bu yüzdendir ki inanç sistemlerinde tasvir edilen cennette yaşam mücadelesi yoktur, hastalık yoktur, yorgunluk yoktur, çalışmak yoktur, kaygı ve endişe de yoktur. İşte insanın düşlediği yaşam böyle bir yaşamdır. Ancak gerçek hayat hiç de böyle değildir. Elbette gerçek yaşamı anlamlandıran bir de bilinç vardır. Güneşin doğuşunu ya da batışını, havanın soğuk ya da sıcak oluşunu, yıldızların dizilişlerini anlamlandıran bilinç. Tüm sesleri ve görüntüleri bir kalıba sokma çabasındadır bilinç. Kişinin kendisini bilmesiyle doğar ve kişinin kendisini kaybetmesiyle ölür. Yaşamı boyunca da karşısına çıkan her şeyi kontrol etmek ister. Kontrol edemediklerini yok etmek niyetindedir. Yok edemezse de rahatsızlık verir. Esasında yaşadığımız rahatsızlığın temel nedeni de budur; bilincimizin kontrol etme isteği. Halbuki içinde yaşadığımız koca dünyanın küçük birer parçası olan biz insanların çevremizdeki çoğu şeyi kontrol etme gücüne sahip değiliz. Bu her ne kadar rahatsız edici de olsa yadsınamaz bir gerçek. Bu noktada insanın bilinci ile barışma çabası başlar; fakat bu, sanıldığı kadar kolay değildir. Zira bilinç hem sığınağımız hem de celladımızdır. Onun sayesinde anlam arar, yön tayin eder, hatırlar ve hayal kurarız; yine onun yüzünden geçmişin yükünü sırtımızda taşır, geleceğin belirsizliğini omuzlarımızda hissederiz.
Bilinç, zamanı icat ederek bizi zamana mahkûm eder. Dün pişmanlık olur, yarın korku; şimdi ise ikisinin arasında sıkışıp kalmış dar bir geçittir yalnızca. İşte insan bu geçitte nefes almaya çalışır. Ne kadar istersek isteyelim, bilinçten bütünüyle kaçamayız. Uykuda bile peşimizi bırakmayan, yalnızca kılık değiştiren bir misafir gibidir o. Düşlerde yumuşar, sembollere bürünür, keskinliğini kaybeder belki; ama tamamen yok olmaz. Sadece daha merhametli bir dile geçer. Gerçek hayatta sert ve buyurgan olan bilinç, düş dünyasında fısıldar; emir vermez, rica eder. Belki de bu yüzden düşler daha katlanılabilirdir. Çünkü orada kontrol etme çabası yoktur; sadece akış vardır. Zaman eğilip bükülür, mekân anlamını yitirir, benlik çözülür. İnsan, uyanıkken taşıdığı ağırlıkların çoğunu orada geride bırakır. Uyanmak ise yeniden yüklenmektir. İsimler, sorumluluklar, roller, beklentiler, korkular, endişeler ve kaygılar. Hepsi birer birer omuzlara bırakılır. “Ben” dediğimiz şey tekrar inşa edilir ve bu inşa süreci hiç de acısız değildir. Çünkü benlik dediğimiz yapı, sürekli onarılmak zorunda olan kırılgan bir binaya benzer. En küçük sarsıntıda çatlar, en ufak belirsizlikte alarm verir. Bilinç bu alarmları susturmak için daha fazla kontrol ister, daha fazla güvence talep eder. Fakat dünya, bu taleplere kayıtsızdır. Dünya ne güvence verir ne de teselli eder; sadece olur. Belki de insanın trajedisi tam da burada başlar: olana razı gelmek ile olanı değiştirme arzusu arasında sıkışıp kalmak. Bilinç, bu gerilimi sürekli diri tutar. Razı gelmeyi zayıflık, teslimiyeti yenilgi gibi gösterir. Oysa bazen en büyük huzur, kontrol etme çabasından vazgeçildiği anda başlar. Ne var ki bunu bilmek başka, yaşayabilmek başkadır. Bilinç, bildiğini uygulama konusunda son derece beceriksizdir. Yine de insan, tüm bu yüküne rağmen yaşamaya devam eder. Çünkü bilinç ne kadar acı verirse versin, aynı zamanda anlamın da tek kaynağıdır. Acının farkında olmak acıyı artırır belki; ama farkında olunmayan bir hayat da boş ve renksizdir. İnsan bu ikilemle yaşamayı öğrenir: Hem yaralanarak hem de yaralarını seyrederek. Belki de düşler bu yüzden vardır; gündüzün katılığına karşı gecenin merhemi olsun diye bilemiyorum.
Uykunun o merhametli karanlığından çıkıp, gün ışığının acımasız netliğine adım atmak her seferinde yeni bir sürgün gibi. Göz kapaklarımı açtığım an, dünyanın bütün sivri uçları yeniden beliriveriyor; rüyaların suluboya bulutları dağılıyor, yerini keskin çizgilere bırakıyor. Bilincin ışığı, aynı zamanda dünyanın bütün pürüzlerini gösteren bir projektör gibi. Rüyada kaybolan sınırlar, uyanınca yeniden ve bu sefer daha kalın çizgilerle çiziliyor: Ben ve öteki, içeride ve dışarıda, güvenli ve tehlikeli, geçmiş ve gelecek. Bilinç, bu sınırların bekçisi ve bekçilik görevi hiç bitmeyen bir nöbet. Gündüz vakti, her şey adını geri alıyor. Rüyada sadece bir duygu olan o korkunç boşluk, şimdi “işsizlik” adını takınıyor. Rüyada sadece bir renk olan o hüzün, şimdi “yalnızlık” kelimesinin sert hecelerine dönüşüyor. Rüyada uçabilmek, bir çeşit özgürlük iken; uyanınca “sorumlulukların ağırlığından kurtulmak” diye yorumlanıyor. Bilinç, bir tercüman gibi sürekli çalışıyor; deneyimi dile, duyguyu kavrama, kaosu anlatıya döküyor. Fakat bu tercüme işlemi asla masum değil. Her tercümede bir şeyler kayboluyor, çarpıtılıyor, sertleştiriliyor. Rüyanın o akışkan, çok katmanlı dilini, gündüzün tek boyutlu, amansız mantığına indirgiyor. Peki, neden katlanıyoruz buna? Neden her sabah o şefkatli karanlıktan, bu acımasız aydınlığa geri dönmeyi kabul ediyoruz? Shakespeare’in de dediği gibi: “Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?” Belki de cevap, bilincin verdiği acının içinde saklı. Evet, bilinç bize acıyı tattırıyor, korkuyu öğretiyor, kaybın ıstırabını duyumsatıyor. Ama aynı zamanda, o kaybın ne anlama geldiğini de sadece bilinç sayesinde kavrayabiliyoruz. Sevginin değerini, ancak geçiciliğini bildiğimizde anlayabiliriz belki. Güzelliğin dokunaklılığı, onun solacağını bilmemizden gelir. Bilinç, hayatı trajik kılar; fakat trajedi olmadan derinlik de olmaz. Yüzeysel bir neşe ile derin bir hüzün arasında, insanı insan yapan o ince çizgiyi çizen de yine bilincin ta kendisidir.
Rüyalarımız, belki de bu trajedinin provasıdır. Orada kaybederiz, korkarız, seviniriz, uçarız; ama hepsi geçici ve sorunsuz bir sahne üzerinde. Uyandığımızda ise, perde asıl hayat için kalkar. Seyirci olmaktan çıkar, oyuncu oluruz. Oyun, canımızı yakar. Fakat oynuyor olmak, oyunun bir parçası olmak, belki de hiç oynamamaktan daha değerlidir. Bilinç bize bu oyunun kurallarını ve bedelini hatırlatır durur. Celladımız olduğu kadar, rehberimizdir de. Bizi karanlık kuyulara atarken, aynı zamanda yıldızları gösteren bir pusuladır. Belki de mükemmel denge, ikisi arasında salınmakta yatar. Rüyanın akışkanlığını gündüze, gündüzün netliğini rüyaya taşımakta. Bilinci biraz düşürüp, bilinçdışını biraz yükseltmekte. Kontrol edemediklerimizi kabullenmenin huzuru ile değiştirebileceklerimiz için verdiğimiz mücadelenin onurunu aynı anda taşımakta. Bu, insan olmanın çelişkisi ve aynı zamanda mucizesidir: Hem kırılgan bir rüya hem de dayanıklı bir gerçek olmak. Hem geceye sığınmak hem de gün ışığına göğüs germek ve her sabah, o tatlı uykudan koparılıp, gerçeğin çölüne fırlatıldığımızda, içimizde bir yerlerde, bir sonraki gece yeniden kurulacak o şefkatli dünyaya dair küçük, sıcak bir umudu da beraberimizde taşırız. Çünkü biliriz ki, bilincin projeksiyonu söndüğü an, sonsuz ve merhametli karanlık, tüm yaralarımızı yeniden saracak.
Ben bu sabah uykunun şefkatli kollarından hiç uyanmak istemedim. Gerçeğin acımasız dünyasına tekrar katılmak hiç içimden gelmedi. Ama sorumluluklarım ve mecburiyetlerim beni bu işkenceyi çekmeye mecbur kıldı. Şunu fark ettim ki; ben düşlerimde daha mutlu, daha neşeli ve daha huzurlu değilim. Ben düşlerimde mutlu, neşeli ve huzurluyum gerçek yaşamın aksine. Düşlerimde geçim derdi yok, insanların önyargılı ve kibirli tavırları yok, küçük çıkar ve menfaat oyunları yok, yalanlar ve sahtekarlıklar yok ve hatta fazla kilolarım bile yok. Bilinçli tarafım ve kadar vahşi ve kaos içinde ise bilinçsiz tarafım da o kadar huzurlu ve sakin. Bit tür ters orantı söz konusu. Anlıyorum ki ben iç huzuru olan bir insanım. Eğer ölmek uyumak ise yalnızca, demek oluyor ki ben huzur içinde uyuyacağım.
(
Düşten Düşmek Üzerine başlıklı yazı
MESUT ÇİFTCİ tarafından
26.12.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.