İzleyici
İnsan bilinçli bir
varlıktır. İnsanı yaşadığı gezegende diğer canlılardan ayıran belki de en
belirgin özelliği sahip olduğu bu bilinçtir. Bilinç kimine göre bir hediye ve
kimine göre de insana verilmiş bir lanettir. İnsan diğer yeryüzündeki diğer
canlılardan farklı olarak “Ben varım” diyebilir, düşündüğünü fark edebilir,
duygularını anlamlandırabilir, geçmişini hatırlayıp geleceğini tasarlayabilir
ve kendi davranışlarını sorgulayabilir. Kendisinin farkında olan insan bunun
sonucu olarak; ölümü düşünür, hayatı sorgular, vicdan azabı hisseder, sanat
üretir, inanç sistemleri kurar ve kendi zihnini inceleyebilir. Esasında yeryüzündeki
birçok canlı çevresini algılar. Bir kuş yuva yapar, bir aslan avlanır,
karıncalar koloni kurar ve bunlar da oldukça karmaşık davranışlardır. Ancak tüm
bu içgüdüsel davranışlar arasında insanı diğer canlılardan ayıran tek şey yalnızca
zekâ değil kendisinin farkında olmasıdır. Yani bilinçtir.
Birçok kez bilim
insanları tarafından ormana koyulan bir aynada kendi yansımalarını gören
hayvanlar aynadaki görüntüyü başka bir canlı sanır. Fakat insan küçük yaşlardan
itibaren kendisinin farkındadır ve aynadaki kişinin kendisi olduğunu bilir. Bu
durum benlik bilincinin bir göstergesidir. Bazı gelişmiş hayvanlar da şempanzeler
ve yunuslar gibi kısmen kendilerini tanıyabilirler. Ancak insan bunu daha ileri
düzeye taşırlar. İnsan yalnızca kendini tanımaz aynı zamanda nasıl birisi
olduğunu düşünür. İnsan kendine; “Ben iyi bir insan mıyım?”, “Neden böyle hissediyorum?”,
“Hayattaki amacım ne?” gibi sorular sorar. Meşhur örnekte olduğu gibi bir zebra
anlık olarak ölüm tehlikesinden kaçar ama bir gün öleceği gibi varoluşsal bir
kaygı yaşamaz. İnsan ise bir gün öleceğini bilir, ölüm korkusuyla yaşayabilir, ölümden
sonra ne olacağını düşünebilir ve mezarlıklar, dinler, felsefeler ve ritüeller
oluşturabilir. Bir kuş iletişim kurmak için ötebilir ama insan yalnızca
iletişim kurmak için konuşmaz. İnsan kuştan farklı olarak acısını şiirlere dönüştürür,
özlemini resme işler ve kederini müziğe aktarır. İnsan yağan yağmura baktığında
yalnızca su damlaları görmez. Yağan yağmurda yalnızlığını hissedebilir ve bunu
satırlara dökebilir. İşte bu sembolik düşünme yeteneği bile bilinç ile
bağlantılıdır. Bir kaplan bir ceylanı öldürdüğünde suçluluk duygusu hissetmez
bu kaplan için bir beslenme biçimidir. Ama insan beslenme biçimi bile olsa
suçluluk, vicdan azabı ve pişmanlık duyar. O yüzden insanlar arasında vejetaryenler
ve veganlar yok mudur?
Elbette bilinç
insanın doğduğu andan itibaren sahip olduğu bir nitelik değildir. Bir bebek
sesleri duyar, acıyı hisseder, açlık ve rahatlama yaşar ve hatta annesinin
sesini bile ayırt edebilir. Fakat henüz “Ben” kavramı gelişmemiştir. Kendini
bir birey olarak algılayamamaktadır ve bilinçli öz değerlendirmeye sahip
değildir. Zamanla bebekte bir benlik bilinci oluşur. Bebek zamanla aynadaki
görüntüsüyle ilgilenmeye, ismini tanımaya, insanlarla bağ kurmaya başlar ve
bebek çocuk olduğunda aynada kendisini tanımaya, “benim”, “bana”, “istemiyorum”
gibi ifadeler kullanmaya ve kendi iradesini fark etmeye başlar. Zamanla çocukta
utanç, gurur, suçluluk ve empati gibi karmaşık duygular oluşmaya da başlar.
Hayal gücü, rol yapma yeteneği gelişir ve gelecek hakkında planlar yapar. Ardından
sebep-sonuç ilişkisi kurar, kuralları anlamaya başlar, ahlaki düşünceler
geliştirir ve kendini başkalarıyla kıyaslar. Sorgulama yeteneği gelişir ve “Bu
davranış yanlış mı?”, “İnsanlar benim hakkımda ne düşünüyor.” Gibi düşünceler oluşur. Ergenlikte ise işler
daha karmaşık bir hale dönüşür. Artık insan kim olduğunu sorgular, hayatın
anlamını sorgular, ölüm fikrini daha derin kavrar ve toplum içindeki yerini
sorgular. Bu dönemde varoluşsal düşünceler, yoğun duygular ve kimlik arayışı
çok belirgin hale gelir. Tüm bunlar bilincin katmanlarıdır da aslında. Zira
bilinç katmanlardan oluşan bir yapıdadır. Bilincin katmanları; temel
farkındalık, benlik bilinci ve yansıtıcı bilinç olarak sıralanabilir.
Gerçek şu ki farklı
seviyelerde olsa da dünya üzerindeki her insan bilince sahiptir. Bilinç seviyeleri
elbette insanın yaşadığı toplum, aldığı eğitim ve çevresel etmenlere göre
değişir. Bende bir insan olarak kimileri tarafından bir lütuf ve kimileri
tarafından bir lanet olarak nitelendirilen bilinçten nasibime düşeni aldım. Esasında
şu anda yazdığım bu satırlarda da nasibime düşen bilincin en net göstergesidir.
Bende duygu ve düşüncelerimi belirtmek için şiirler, öyküler, denemeler ve
makaleler yazıyorum. Ömrüm boyunca kendime birçok soru sordum; “Ben neden
varım?”, “Hayatın anlamı nedir?”, “Neden bu gezegendeyiz?”, “Neden acı
çekiyorum.”, Neden yoksunluk çekiyorum?” vb. Çoğu zamanda bu soruların bir
gereği olrak diğer insanlarla kendim arasında birçok kıyaslamalar yaptım ve bu
kıyaslamalar beni başka sorular sormaya itti; “Neden ben yoksulum?”, “Neden ben
öksüz ve yetimim?”, “Neden ben her
zaman öteki oluyorum?”, “Neden kimsesizim?”, “Neden yalnızım?” vb. Çoğu zaman
bu sorulara cevaplar bulabildim ve çoğu zaman herhangi bir cevap bulamadım.
Kimi zaman da bulduğum cevaplar beni tatmin etmedi. Hayatı genellikle çözülmesi
gereken bir denklem olarak gördüm. Hayatta karşıma çıkan her ne varsa bunlar
üzerinden geçilmesi gerek bir engel, bir duvar gibiydi. Kimi zaman bu
duvarların üzerinden atladım, kimi zamansa bu duvarlara takılıp yolumu
değiştirdim. Ancak varoluşsal sancılardan bir türlü kurtulamadım. Bu sancıların
nedeninin kıyas yapmam olduğunu düşündüm bir ara. Kıyas yapmayı bırakmayı
denedim. Ama bu kez de ben kendim olmaktan vazgeçmiş oluyordum. Netice olarak yeryüzündeki
adaletsizliğin, vahşiliğin, barbarlığın, zalimliğin ve doğru olmayan şeylerin
sorumlusu ben değildim. Ben vardım, ben bilinçliydim ve varoluşsal sancılar
çekmem gerekiyordu. Bu durumu değiştirmenin bir yolu yoktu. O zaman vakur bir
ağırbaşlılıkla sancıları ve acıları göğüsleyecektim. Belki şiddetini azaltmak
için çareler aranabilirdi. Bende bu yüzden yazmayı seçtim. Bu benim seçimimdi
ve bu seçimden pişman değilim.
Vehbi Efendinin kerrakesine
gelecek olursak bu yazıyı yazmayı beni sevk eden yegâne husus da elbette bu
bahsettiğim varoluşsal sancıların bir yansımasıdır. İnsan sahip olduğu bilinç
gereği kıyaslamalar yapar. Elbette ki bende kıyaslamalar yapıyorum. Kendimi
çevremdeki insanlarla kıyaslıyorum. Bir kişisel gelişim uzmanı mutsuzluktan
kurtulmak için kıyaslamalardan vazgeçmek gerektiğinden bahsediyordu. Bence bu
tutum pek olası görünmüyor. Belki insan kıyaslama şiddetini düşürmeyi
başarabilir ama kıyaslamalardan tamamen azade olması bence mümkün değildir.
Ayrıca kıyaslamadan vaz geçmek gelişmekten vazgeçmek manasına gelir ki bu insan
için pek mümkün değildir. Eğer ben kıyaslama yapmasaydım şu an bu satırları
yazmıyor olurdum örneğin. Bir de yalnızca insanın bireysel olarak kendisinin
kıyaslamadan vazgeçmesi yeterli olmaz kanaatimce, tüm insanlığın bir bütün olarak
kıyaslamadan vazgeçmesi gerekir. Bunun içinse dünyanın son derece adil bir yer
olması gerekir ki bu da pek mümkün görünmüyor.
Uzun lafın kısası
bende kendimi çevremdeki diğer insanlarla kıyasladım. Çevremde benim
sorunlarıma sahip olmayan insanlar gördüm. Sonra şu sonuca vardım ki ben bu
dünyaya etrafımdaki varlık içindeki insanları izlemek için gönderilmişim. En azından
kendimi böyle hissettim. Yani bu asgari ücretle sabahtan akşama kadar çalışıp
akşam yemekten sonra televizyonda ünlü ve zenginlerin hayatını ya da milyoner
holding sahibi kişilerin aşk hayatlarını anlatan dizileri izlemek gibi bir şey.
Çocukluğumdan bu yana insanların hayatı yaşadıklarını ve benim onları
izlediğimi anladım. Yani her anneler gününde annelerine hediye alan çocukları
izledim, her babalar gününde babalarına sarılan çocukları izledim, her Ramazan
Bayramı’nda bayramlıklarıyla harçlık toplayan çocukları ve her Kurban
Bayramı’nda kurban telaşı yaşayan insanları. Ben ne zaman bir şeyler yaşamak
istesem bir yoksunluk gelip yakama yapışıyordu ve diyordu ki; “Hayır! Yaşamak
senin harcın değil. Sen izleyicisin!” Askere gittim yemin töreninde diğer
askerlerin ailelerinin gelip evlatlarına sarılmalarını izledim. Üniversiteden
mezun oldum, mezuniyet töreninde insanların evlatlarına hediyeler vermesini ve sarılmalarını
izledim. İşe girdim gurbete çıktım, insanların tatillerde bayramlarda
memleketlerine gitmelerini sıla hasreti giderip dönmelerini izledim. Sonra insanların
ev sahibi olmalarını, araba sahibi olmalarını, tatil yapmalarını izledim. Ne
zaman bende bir şeyler yapmak istesem bir türlü yapamadım, olmadı. Üzüldüm, dertlendim,
kahrettim ama yine de olmadı, olamadı. Bu olamayışın nedenini aradım ama
bulamadım. Hala da bulabilmiş değilim. Şimdi birkaç gün sonra Kurban Bayramı
geliyor. Çevremdeki insanlar tatlı telaşlara düşmüşler bile. Kimileri kurbanlık
seçiyor, kimileri memleketine dönüş planları yapıyor. Bende ise yaprak kıpırdamıyor.
Zira gidecek bir memleketim yok, dönecek bir ailem yok, sılam yok, köküm yok,
bağım yok; yok oğlu yok. Ömrümce olmadı, olduramadım. Şimdi ben bu yokluğu
nasıl görmezden geleyim? Bunun için apaçık kör olmam lazım. Bu durumda o kişisel
gelişim uzmanının bahsettiği gibi nasıl kıyas yapmayayım? Yaşar Kemal’in meşhur
şiirinde bahsettiği gibi; “İçimde çınlıyor evrenin yalnızlığı.”
Kader, yazgı, alın
yazısı, doğaüstü plan, kozmik yönlendirme, kuantum dizilimi ya da adı her neyse
içinde bulunduğum bu durumun müsebbibi neden beni bir izleyici olarak
konumlandırdı kısa ömrümde bilemiyorum. Ancak bu varoluşsal sancıyı sabah doğan
güneş, gökyüzünün maviliği, ateşin yakıcılığı ve buzun soğuğu gibi her bir
zerremde hissediyorum. Şimdi bu yaşadığım durumun bir nedeni varsa ve bu nedeni
öğrenmek hissettiğim sancıyı ortadan kaldıracaksa elbette bu nedeni öğrenmek
isterim. Ama bu neden öğrenildiğinde hissettiğim sancı ortadan kalkmayacaksa
elbette öğrenmenin de bir manası yok.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.