Ben bu çağa
bir yanlışın içinden geçerek geldim
cebimde kırık aynalar
dilimde dünü eksik bir alfabe
Kimin kapısını çalsam
içeriden kendi sesim geliyor
meğer insan
en çok kendi boşluğunda kaybolurmuş
Ve her varış
aslında bitmemiş bir vedaymış mekâna
Gökten sarkan o devasa sarkacı durdurun şimdi
zaman, bir akrep zehri gibi sızıyor damarlarımıza
Sokaklar
faili meçhul umutların sergilendiği birer müze
bizse o müzenin içinde
kendi gölgesine çarpan kör pervaneler
Dizlerimizde fer
gözlerimizde ferisiz bir şafak lekesi
nereye koşsak,
ayağımıza dolanıyor çocukluktan kalma o kör düğüm
Kime sorsam
elinde bir hayat tutuyor gururla
Oysa kimse bilmiyor
Yaşamak, bir uçurumun kıyısında
kendi rüzgârına yaslanıp
ayakta kalma sanatıdır
Eski bir kuyuya düşen taşın sesini beklemek gibiydi sevmek
O ses hiç gelmedi
çünkü kuyu sonsuz
taş ise firariydi
Hangi kıyıya tutunsak
avucumuzda kalıyor denizin tuzu
Hangi kelimeye sığınsak
anlamın soğuk yüzüyle üşüyoruz
Sırtımızda taşıdığımız bu dilsiz dertler kimin mirası
Biz, gidişlerin değil
kendimizde kalamayışların yorgunuyuz
Durun
Bu gürültüde kim duyabilir ki ruhun çatlayan sesini
Şehirler
beton birer tabut gibi çökerken omuzlarımıza
Biz hâlâ
vitrin camlarında eskiyen yüzümüzü arıyoruz.
Oysa ne göç biter bu toprakta
ne de sızı diner bu tende;
ğöğsümüzde bir kuş ölüsü gibi
taşıyoruz o mahzun hakikati
İnsan
kendi yarasına merhem olmak için
başkasının canını yakan bir yabancı
Bak ve gör
Dünya
avuçlarımızdan kayan bir sabun köpüğü değil artık
O
içine binlerce ah sığdırılmış
dar ve karanlık bir han.
Şimdi bütün çığlıkları topladım
sükûtun tenine gömdüm
Çünkü en büyük yangınlar
sadece kâğıt kesiği kadar sessizdir
Eğer bir gün
kalbinin o ağır mührü sökülürse anlarsın:
En muhteşem şiir
henüz hiç bir şairin kalemiyle kirlenmemiş olandır
Ve en gerçek hürriyet
kendi zindanının anahtarını
denize fırlattığın andır
İsmail Gökkuş
Yazarın
Önceki Yazısı