
İÇİMİZDEKİ FISILTILAR
İnsanların bir bilmece olduğu
öteden beri söylenir. Bazı filozoflara göre insanı keşfetmek kâinatı keşfetmek
gibidir. Âdem bir insandı, insanlığın atası olarak anlatılır. Ancak bazı İslam
âlimleri Âdem’i tek bir erkek olarak yorumlarken, bazı İslam âlimleri Âdem’in
erkeklerin çoğulu olarak kabul etmektedir. Yine bazı âlimlere göre Âdem; kadınların
ve erkeklerin tamamını temsil eden bir kelimedir. Yani; “Âdemoğulları” sözü
insanları temsil etmektedir. Bu konu çok tartışmalı ve uzun bir konudur, bu
nedenle konunun bu yönüne girmeyeceğim.
Neden insanoğlu bir muamma?
İnsanın yani Âdem’in yaratılış gayesi nedir? Neden insanı anlamak gerekiyor?
İnsanı yani Âdem’i anlamadan yaşarsak ne olur? Bu ve benzeri soruları
çoğaltabiliriz elbet. Ancak insan ve evren kavramları bütün kutsal kitaplarda
önemli bir halde yer alır. Özellikle Yüce Allah Kuran’da, insanlara bir takım
vazifeler yüklemiştir. Kuran’a göre insanın yaratılış gayesi Yaratan’a kulluk
görevini yerine getirmesidir. Sadece bir yaratıcıya iman etmek yetmiyor elbet,
Kuran’da temel emirlere ve yasaklara harfiyen uyması icap ediyor. Âlimlerin
hesabına göre Kuran’da emirlerin ve yasakların toplamı 113’tür. Bu emirlerin ve
yasakların tamamı anlaşılır muhkem ayetlerdir.
Kuran’ın bize bildirdiği temel
emirler ve yasaklar insanların hem bu dünyasını hem öteki dünyasını garanti
altına alır. Kuran’ın beyanına göre Kuran’da müteşabih ayetler vardır. Yüce
Allah, müteşabih yani anlaşılması mümkün olmayan ve bilgisinin sadece kendi
katında olan ayetlerin peşinde koşmamızı değil, açık/muhkem ayetlere uygun
olarak yaşamamızı tavsiye etmektedir. Müteşabih ayetleri muhkem ayetler gibi
algılayıp, kendi düşüncemize veya zannımıza göre yorumlayıp ‘din
adına’ yorum yaparsak şirke girmiş oluruz. Yani Allah’ın sözleri yanına
insan sözleri ilave edilmiş olur. Dikkat edilirse şayet; Hz. Peygamber’e bile
Kuran dışında din adına hüküm içeren sözler söylememesi tembihlenmiştir!
Allah katında insan neden bu
kadar değerlidir? Neden meleklerden üstün görülmüştür. Bu konular tüm semavi
dinlerin ortak tartışma alanıdır. Özellikle bizim Kutsal kitabımız Kuran akla,
düşünmeye ve tefekküre büyük önem vermiştir. Öyle ki; aklını kullanmayanların
başına bela yağdıracağını bildirmiştir. Yeryüzüne ve gökyüzüne bakıp hiç mi
düşünmediğimizi sormaktadır. Bizleri, az şükreden ve az akledenler olarak
tanımlamaktadır. Yüce Allah insana akıl ve düşünme gücü verdiği için bütün
mahlûkattan ve meleklerden üstün tutmuştur ve “Eşref-i Mahlûkat”
olarak tanımlamıştır. Aklını kullanmayan insanlar ise “Esfel-i sâfilîn”, yani “sefillerin
en sefili, aşağıların en aşağısı, cehennemin en derin azap yeri” olarak
tanımlamıştır. Tin Suresi 5. ayet.
İnsan ve nefis konusu çok
tartışmalı bir konudur. Kuran’da bu iki kavram üzerine birbiri ardınca ayetler
vardır. Kimi yerde şeytan, iblis ve cin gibi kavramların aslında nefsimizin
kötülüğe davet eden vesveseler olduğu ifade edilirken, başka ayetlerde ise bu
kavramları görünmez varlık gibi aktarır. Nefsin vesvesesinden bahseden ayete
bakıldığında cin, şeytan ve melek gibi kavramların insanın iç dünyasında var olan
dürtüler/seslenişler olduğu sonucuna varabiliriz. Tabi bu konular âlimler
tarafından çok tartışılmış ve bir fikir birliğine varılamamıştır.
Koca
Derviş Yunus’u çok önemserim. O der ki; “Severim ben seni candan içeri. Yolum vardır
bu erkândan içeri. Beni bende demem bende değilim. Bir ben vardır bende benden
içeri” sözü ile “İnsan kendi isteklerini, arzularını, yeterli ve yetersiz
yönlerini, hangi tutkulara esir olup olmayacağını, nelere katlanıp katlanmayacağını
bilmesi gerekir.” söylemek istemiştir.
İnsanoğlu, Yüce Allah’ın bizlere
armağan ettiği dünyamızda neden Âdem’den günümüze hiç rahat yüzü görmüyor?
Neden savaşlar hiç durmuyor. Zalimler neden zulüm üzerine saltanat kuruyorlar?
Heva veya heves! Nefsimizin kör noktası yani iblis ya da şeytan dediğimiz kötü
hisler, vesveseler dünyayı bizlere altın tepsi içinde gösteriyor ve insanın
zaaflarını uyararak kötü yola düşürüyorlar. Nefsinin emrine giren yani nefs-i
emmare olan insanlar iblisin yoldaşı oluyorlar. İblis, yeryüzünde fesat
çıkaracağını söylemiş ve lanetlenerek cennetten kovulmuştu. Şu anda o
iblis/kötü huy ya da kötü karakterli insanlar, Âdem’den günümüze fesat
çıkarmaya, kan dökmeye, zulüm üzerinden saltanatlar kurmaya devam ediyor ve
böylece iblisin ordusu büyümektedir. Nefs-i mutmain yani nefsine gem vurmuş
mutlu kişilerin sayıları azımsanamaz ancak azgınlaşmış nefisler karşısında
Âdem’den günümüze pek başarılı olamamıştır. Bu da yeterli mücadele azminin
olmamasını veya aklını yeterince kullanamadığını göstermektedir.
İnsanoğlu yaratılışı gereği
aldanmaya müsaittir. Nefsinin emrine girip her türlü günahı fütursuzca işleyenler
genellikle savunma aracı olarak şeytanı ileri sürerek derler ki; “şeytana
uydum…” Oysa insanın yüreğinde
bir ses daha vardır, o ses insanları doğru yola ulaştıracak, barışa ve huzura
kavuşturacak melekî seslerdir. Kötücül nefisler, günahların tamamını süslü
gösterip iradesi zayıf insanları şeytanlaştırmaktadır.
Cin, şeytan ve melek gibi
kavramlar müteşebbis ayetler gurubunda değerlendirilebilir. Zira görünmez
varlıkların sadece isimleri var, fiziki yapıları, yaşam tarzları konusunda
Kuran’da açık/muhkem ayet yoktur. Buna rağmen bir kısım din âlimleri, uydurulan
bazı hadislere, Hristiyanlıktan ve Musevilikten İslam dinine zerk edilen
yorumlara dayanarak melek, cin, şeytan gibi kavramları görünür varlıklar gibi
sunarak inanç dünyasına zerk etmişlerdir; bu da yetmemiş her meleğe çeşitli
görevler vermişlerdir. Fiziki yapılarına kadar mükemmel bir tasarımla gerçek
gibi sunulmuştur. Esasında var olduğu ileri sürülen bu varlıkların simgesel
varlıklar olduğu İbn-i Sina, İmam Maturidi, Yaşar Nuri Öztürk, İhsan Eliaçık,
Edip Yüksel gibi çok sayıda din adamı tarafından ifade edilmiştir. Her
ne olursa olsun hakikati ancak Yüce Allah bilir.
Bu konuları bütünlüklü olarak
düşündüğümüzde bedenimiz içinde hem şeytani hem melekî duyguları
barındırıyoruz. Yani iki kişilik tek beden!
İnsan-kâinat ilişkisine
baktığımızda:
Şu ifadeleri sıklıkla
duymaktayız; “insan varlığı, âlemden daha küçük olsa da, o büyük âlemin bütün
hakikatlerini kendisinde toplamaktadır.” Bu ve benzeri sözler dini ve
pozitif tezlerle benzerlik arz etmektedir. İleri sürülen tezlere göre insanın
biyolojik işlevi kozmik sistemin işlevine benzetilmektedir. Yani insanın küçük
bir evren olduğu tezinin anlamı; evren bütün varlığıyla bir insan gibidir.
İnsan ise evrenin küçük bir örneğidir. Ama insan, taşıdığı ilahî sır ve nefha
vasıtasıyla evrenden daha fazlasını ifade eder. (İbn Arabî, Ontoloji, İnsan,
İnsan-ı Kâmil, Akıl.)
Uzun sözün kısası; gerçekten
insan kolaylıkla anlaşılacak bir varlık değildir. Kâinatı anlamak ne kadar zor
ise insanı anlamak kâinatı anlamaktan daha zordur. İçi-dışı karışık, aklı-zihni
ve niyeti bulanık! Ne zaman ne yapacağı bilinmeyen bir varlık. Hem şeytanlaşarak
yeryüzünü cehenneme çeviriyor, hem melekleşerek dünyada huzuru ve barışı sağlamak
için ağır bedeller ödüyor. İnsanların bu hali; iyi ile kötünün, hak ile batılım
mücadelesidir. Âdem’den günümüze bu durum devam edegelmektedir…
Dileğimiz odur ki; Allah, bizleri
aklımızı ve irademizi yeterince kullanan kullarından eylesin…