VAY GANERE VAY !
Hani atalar dermiş ya “Allah
kösengiyi dibine kadar yakacak değil ya” diye. Sürmelinin Sarı Selim’in de
kösengisi neredeyse yanmaktan son bulacaktı. Şartlar aleyhine tecelli etmiş,
durumu günden güne kötüye gidiyordu. Nerede var nerede yok yolunun şehre
düştüğü günün birinde yıllardır görüşemediği İstanbul’da esnaflık yapan
arkadaşı Kıvırcık Nebiye denk gelir. Bir kahvehanede sağdan soldan muhabbet
ettikten sonra Sarı Selim hayat hikayesini üşenmeden karşısındakine kendisine
acındıracak şekilde anlatır.
Yıllar ne çabuk geçmişti arkadaşı
Kıvırcık Nebi’ye rastladıktan bu yana. Nebi İstanbul’da ayakkabı ticaretiyle
uğraşıyordu. Fabrikadan aldığı ayakkabıları bir depoda topluyor, güvenini
sağlayan beş altı kadar yetiştirdiği kişilerin altlarına birer pikap tahsis
ederek İstanbul’un çeşitli bölgelerini onlara taksim etmiş, böylelikle hem
onları kazandırıyor hem de kendisi kazanıyordu.
Kurban bayramına bir gün kalmıştı,
Sürmeli’nin Sarı Selim bayram çıktıktan sonra memleketine gitmek orada hısım
akrabasıyla bayramlaşmak ve hasret gidermek istiyordu. İstanbul’a geleli her
kurban bayramında işi bilen bir arkadaşıyla mahallelerde gezerek ücret
karşılığı kurban kesmekle üç beş lira gelir elde ederlerdi.
Bu kurban bayramında bu işi yalnız
becerebileceğine kanaat getirdikten sonra o gün yanında getirdiği ayakkabı
tezgahına yakın bir bıçakçıya üç adet bıçağını, nacak ve baltasını güzelce çark
ettirdi.
Sabah yataktan kalktığında İmamlar bayram
salasını okuyorlardı. On üç ya da on dört yaşındaki oğlu İhsan’ı ve kurban
kesmek için alet edevatı da yanına alarak caminin yolunu tuttu…..
‘Kurban kesilir kurban kesilir’
çığlıklarıyla on kadar küçükbaş hayvanın kesimini yaptı, verilen ücretleri
saymaksızın cebine istifliyordu. Oğlu İhsan bir yandan, kendisi bir yandan
attıkları ‘Kurban kesilir’ çığlıkları öğle ezanını okuyan imamların seslerine
karışıyordu.
Önünden geçtikleri bir villanın
kapısı aralandı, iri yarı babayiğit bir adam “Evladım kurbanı sen mi kesiyorsun?”
“Evet efendim.” “Yalnız bizim kurban büyükbaş, halledebilirmisin?” “Köy
çocuğuyum beyim.” Adam ve iki oğlunun da yardımıyla Sarı Selim hayvanın
ayaklarını urganla bağladıktan sonra bir hamlede koca tosunu devirip boynundan
geçirdiği urganın ucunu adamın diğer oğluna verdikten sonra vekalet alıp keskin
bıçağı besmele çekip hayvanın boynuna attı.
Aradan zaman geçtikçe adam onu
tanımaya çalışıyor, sanki pek lazımmış gibi soru üstüne sorular soruyordu. Sarı
Selim vaktinde devrimci olduğunu, bu yüzden bir yıla yakın hapis yattığını,
köyde sağcıların hapis yatıp çıkanlara maddi olarak yardım ederken kendisine
hiçbir sol görüşlünün sahip çıkmadığını, çok yoksulluk çektiğini, bir iş
adamının kendisini sahiplenip İstanbul’a getirdiğini bire bin katarak adamın
merhametine sığınmanın rolünü oynuyordu.
Sarı Selim anlaşma gereği hayvanın
iç organlarını ayırdıktan sonra eti dört eşit parçaya böldü. İşi bitmişti, adam
onun haline acımış olacak ki yüklü bir miktarda cebine para sokarken küçük oğlu
İhsan’ada bol bahşiş vermeyi ihmal etmemişti.
Orada işini bitiren Sarı Selim
adamla vedalaşırken adam ”Yeğenim şimdi senin kurbanlığında yoktur, buradan et
vermeden seni göndermem”. Adam zorluyor Selim eti almamakta inat ediyordu. En
sonunda adamın ”Şu kapıdan et almadan gidersen şu yemin üstüne olsun” ısrarına
dayanamayan Sarı Selim ön kolu omzuna atıp kapıdan çıkarken onun bu kadar eti
alıp götüreceğini tahmin etmeyen adam onun arkasından “Vay ganere vay “demeyi ihmal etmiyordu.
ERDOĞAN
ÇALIŞKAN 26 01 2026 KIRŞEHİR. GERÇEK YAŞANMIŞLIKLAR
Yazarın
Önceki Yazısı