
İnsanlık
tarihi boyunca; inanç ve akıl arasındaki ilişkiler, bireye ve topluma
yansımaları tartışılmış ve yorumlanmıştır. Bu tartışmalar tarih ve coğrafyaya
göre değişiklik göstermektedir. Bu yazı, inanç ile akıl arasındaki sınırların
çatışması değil, denge üzerinden yeniden düşünülmesi gerektiği fikrini
tartışmaktadır.
“İman, akıl kabına dolar.” sözünün hangi bilgeye ait olduğunu
tespit edemedim. Çok ilgimi çektiğinden, yazılarımda sıkça atıfta bulunmaktayım.
Bu söz aslında her şeyi özetliyor. Önce akılla tartıp, mantıkla süzgeçten
geçirip, bilim ve metodolojiyle yön tayin edip, sonra inançla yol almak gerektiğini
belirtiyor. Güvenlik, umut ve özgürlük dengesi de ancak böyle kurulabilir. Akıl
sınır koyarken, inanç da anlam yüklerken görevini ölçülü yapmalıdır. Geminin
dümeninde akıl varsa, inanç rüzgârı hangi yönden ve ne şiddetle eserse essin;
dengeli bir akıl, onu riskli olmaktan çıkaracaktır.
İnançlar ancak bağlıları, bağımlıları varsa aktif olur, zihinlerde yer
kaplar. Yani varılacak bir yer değil, üretilecek bir madde değil, harcanacak
bir malzeme değil, hedef değil, yol değil, yöntem değil. Yalnızca ufkumuzu ve
umudumuzu pekiştiren, azmimizi artıran manevi bir katalizör niteliğindedir. Bilim, akıl, felsefe, mantık ve düşünceler
ise; elinden tutan olmasa bile doğru/yanlış yoluna devam ederler. Gelişirler,
değişirler, dönüşürler ve çağın gereklerine ayak uydururlar. Yol, zaman ve
şartlar onları terbiye eder. Bilim ve teknoloji insanları eğer; “içtihat ve
yenilik kapısı kapalıdır” diye bir hurafeyi miras bıraksalardı: ilk
icadıyla kağnıya takılan tekerleği, uçakta da kullanmak zorunda kalırdık.
ister inanç olsun, ister düşünce ekolü olsun; bireylerin özgürlük alanını
genişletmeli, ayağına ve beynine pranga takmamalıdır.
Biraz da sorunun kaynağını irdeleyelim. Birey özgür iradesiyle istediği
gibi, arzu ettiği şekilde, belirlediği kıvamda inancına yön verememektedir.
Başkalarının tercihine inanmaya, devletin onayladığına inanmaya, yasaların izin
verdiği kadar inanmaya zorlanmaktadır. Böyle bir çelişki varsa; zaten
tutarsızlıklar zinciri, bireyleri “mecnunlar gemisine” bağlar.
İlahi iradenin, kâinatın varoluşuyla birlikte bize sunduğu yasalar ve
ilkeler elbette değiştirilemez. İhtiyaç da yoktur. Günü 25 saate, mevsimleri 5’e
çıkaramayız, yer çekimini, atmosfer basıncını, doğumu, ölümü, suyun kaynama
noktasını, bilimsel yasaları değiştiremeyiz. Ama bunları nasıl kullanmamız,
yorumlamamız gerektiğini birey ve toplum olarak biz belirleriz.
Neyi aklın, bilincin ve iradenin merkezine almışsanız, inanç onunla
şekillenir. Bağlıları, bağımlıları;
gerçeklerden kaçmak için, çıkar ve istismar için ona sığındığı müddetçe, ondan
uzaklaştığı, terk ettiği halde dedikodusuyla beslenenler bulunduğu müddetçe,
farklı inançları düşman safında görüp mücadelesini ona odaklayanlar olduğu sürece;
inançlar hiçbir zaman, toplumsal karşılığı olan bir değer ve ilke
üretemeyecektir.
İnanmaktan önce; somut delil, mantıklı gerekçe, tutarlı ilkelerle ikna
etmeye ve ikna olmaya ihtiyacımız vardır.
İnanç ve inançlar dünyası; doğrulanamayan, yanlışlanamayan,
denetlenemeyen, ölçülemeyen, test edilemeyen, boşlukta yer kaplamayan olgu,
algı, varsayım, umut ve özlemler zincirinden oluşur. Zamana, coğrafyaya,
etnografik ve antropolojik niteliklere göre değişir/dönüşür/şekillenir veya
dolaşımdan kalkabilir.
Pozitif, objektif, modern, demokratik, laik, çoğulcu ve katılımcı,
evrensel bir hukuk düzeninde; yeni bir yasa veya anayasa yapıldığında; eskisi
butlan kabul edilir, uygulanamaz, savunanı da olmaz. Herhangi bir atıf
yapıldığında ise “mülga” yani ilga
edilmiş, kaldırılmış, sonlandırılmış olarak etiketlenir, nitelendirilir. İnanç
dünyasında ise bu kadar kesin, somut ve net bir tavır ve ayrıştırma
göremezsiniz. “Şu kadar sayıda hak din”, “şu kadar sayıda hak mezhep” var diye
kesim hüküm verilir. Biri diğerini sahtekarlıkla suçlar. Ve böylece durduk
yerde din ve mezhep savaşları başlar. Koca dünya ve sayısını bilemediğimiz
galaksi ve gezegenden oluşan evren, insanoğluna dar gelir.
Kapitalizm ve materyalizmden başka bir beklentisi olmayanların
dünyasında yaşıyorsanız; suyun başını kesenlere para kazandırmıyorsanız,
onların ölçüsü ve ölçeğinde bir hiçsiniz. İnanç merkezli bir otoriteyle
yönetilen düzende, yaşama tutunanlardansanız, onlar gibi inanmıyorsanız, adeta
yok hükmündesiniz.
Irk ve kan bağı merkezli, arı ırk ve üstün ırk iddia ve beklentisiyle toplumsal
bir yapı kuranlar arasına düşmüşseniz; onların renginde olsanız dahi, aynı
çanaktan yemiyorsanız, kendinizi turist, misafir ve düşman gibi görülmeye hazır
olmanız gerekir.
Oysaki; hak eksenli bir devletin,
fonksiyonlarını gerçekleştirirken, herhangi bir dine ihtiyacı yoktur. Adalet de
din normu ile sunulamaz. Devlet, aidiyeti olan bireylere hizmet sunarken, bir
ibadete ihtiyaç duyuyorsa, işte o ancak ve ancak “adalet” olabilir.
İnançlar; her bireysel
bilinçte, algıda, bilgi ve kültür birikiminde farklı yorumlanmaya açıktır.
Bundan dolayıdır ki, herkese eşit mesafede olması gereken; devlet düzeni,
adalet terazisi, hukuk normları, kamusal ortak alan ve bilim - teknolojiye yön
ve amaç tayin edemez. İnançlar devletin emrine giremez. Bireysel anlam
dünyasını şekillendirebilir ancak; hüküm, yasa ve üretim-tasarım alanını
doğrudan belirleyemez.
Öncelikle, çoğunluğun kabul ettiği, kabul etmeyenlerin de dışlanmadığı
bir toplumsal, sistematik bilimsel bir yaklaşımı inşa edeceğiz sonra bunun en
doğru tercih olduğuna inanacağız.
Bir toplumda yozlaşma, kokuşma
başladı mı, sosyal metastaz etkisiyle daha geniş alanlara yayılmaktadır.
İnançlar; kazanç, makam ve şöhret kapısı olunca, politika da nüfuz ticaretine
kapı aralamaktadır. Bir inanç ve düşünce ekolü; diğerine nefes alabileceği bir
alan bırakmıyorsa; ayrımcılık, bölücülük ve kargaşa tohumları ekilmiş oluyor.
Tohum toprağa düşünce, ister istemez onu sulayanlar da çıkıyor. Akıl ve inanç;
birbirinin alternatifi ve rakibi, düşmanı değil, farklı işlevlere sahip iki insanî
yetidir.
Pürüzsüz, sorunsuz bir yaşam ve yönetim mümkün değildir elbette. Niyet,
düşünce, cesaret, kararlılık ve girişimlerimiz, hangi safta olduğumuzu
belirleyecektir. Dürüst, açık sözlü ve mert bir düşman; dost görünen sinsi ve tutarsız
kişilerden daha az zararlıdır.
Rüzgârın yönü, yağmurun şiddeti ve havanın sıcaklığını bildiren meteoroloji
uyarıları nasıl önlem almamızı sağlıyorsa, insan merkezli zararlı unsurları da
belirleyip listelemekte yarar var.
Bakın şöyle çevrenize; birbirine mesafeli, güvensiz, selamsız insanların
gerekçesi; inanç, politik tercih ve tavır farklılığıdır. Nerede kaldı o zaman; “barış,
sevgi, dostluk, kardeşlik, hak, hukuk, adalet” içerikli söylemler ve meydan nârâları…
Körü körüne inanmak ve düşünmek; kendi
iradesi, becerisi ve düşüncesiyle çözmediği sorunları, ahirete ve politik kült
önderlere havale etmektir. Oysaki, kel bir ilaç icat etse, önce kendi başına
sürerdi.
Körü körüne inanmaktan vazgeçin, açık sözlü olun, mert olun, dürüst
olun. Kişi ve olaylara empatik ve sempatik yaklaşın. Kendinize
yakıştırmadığınızı, başkasına kulp takmayın. Adil olun. Suç, yasa ve delil
uydurmayın.
Sözü şöyle bağlayalım: İnsani ufka yaklaşmak çok da zor değil. Hiçbir
şey yapamıyorsanız da en azından kötülük yapmayın. Neye inandığımız, nasıl
düşündüğümüz; vitrine sunduklarımızla kabul görecektir. Sizden daha fazlasını
isteyen yoktur. Önce niyet, biraz gayret ve ısrarcı olmak, az da olsa devamlı
okumak, yeni kapıları aralayacaktır.
Samsun, 10.02.2025
Ali Rıza Malkoç
arm.web.tr
Yazarın
Önceki Yazısı