Gelecek hafta boş gelmeyin çocuklar, düşüncelerinizi beraberinizde getirin dedi Uğur Hoca. Ben de kütüphane bellediğim Edebiyat Evi’ne gittim. Okudum, araştırdım ve boykotu haklı çıkaracak, devamlılığını sağlayacak nedenler üzerinde düşünmeye başladım.

Malum, Gazze’deki insanlık dramı üzerine bir alev topu gibi büyüdü boykot; sonra sanki söndü, gevşedi gibi... Bu beni rahatsız ediyor. Mecbur kalmadıkça marketten alışveriş yapmıyor, indirim kovalamıyor, stok yapmıyorum. Üç günlük yiyecek yetiyor; bu arada donduruculara da (dipfriz) kızıyorum vallahi. Elbistan depreminde gördüm nelerin heba olup gittiğini; yedirmeyen Allah yedirmiyor. Neyse, konuyu dağıtmayayım, o ayrı bir mesele.

Konumuz Boykot…

Yıl 1880, yer İrlanda. Charles Boycott adında bir adam... İngiliz toprak sahibinin yanında çalışan bir mülk yöneticisi, yani o dönemin zalim bir CEO’su. O yıl hasat olmamış, halk açlığa mahkûm kalmış. Halk Boycott’tan kiraların düşürülmesini talep etse de o, insanları umursamamış; kirasını ödeyemeyeni kapı dışarı etmiş. Bunun üzerine halk toplu bir karar almış ve bu karara sıkı sıkıya uymuşlar: Kimse onunla konuşmayacak, bakkal ona mal satmayacak, fırıncı ekmek vermeyecek, işçiler tarlasında çalışmayacak, postacı mektubunu getirmeyecek ve kilisede kimse yanına oturmayacak!

Charles Boycott bu toplu tecrit karşısında çaresiz kalır. Dışarıdan işçi getirir ama maliyet iflasın eşiğine getirir onu ve sonunda ülkeyi terk etmek zorunda kalır. İşte boykot budur! İlişkiyi toplu halde kesmek, onu yok saymaktır. Zalime karşı halkın elindeki en güçlü silahtır bu irade. Sistem ne kadar güçlü görünürse görünsün, halkın toplu hayır! cevabı karşısında diz çökmeye mahkûmdur.

Sistem öyle bir kurulmuş ki, insanı midesiyle vicdanı arasında bir cendereye sıkıştırıyorlar. Bu, modern dünyanın en büyük kölelik biçimi değil mi? Hakk’ı gözetirsen aç kalırsın korkusuyla halkın iradesini ipotek altına alıyorlar. Rızkı verenin Allah olduğunu unutturan bu sistem, bana bağımlısın, benim kölemsin diye dayatıyor.

Bakın, size bizzat yaşadığım bir tecrübeyi anlatayım. Bir dönem bir sucuk fabrikasında çalıştım. İçeride dönen dolapları, halka helal ve temiz diye sunulanın aslında Hakk’ın rızasından ne kadar uzak olduğunu gözlerimle gördüm. Reklamlar gözümün önüne geldi; o ambalajdaki helal gıda, geleneksel lezzet yalanları... İçeride üretirken Hakk’ı gözetmeyip, dışarıda halkla ilişkilere (PR) sığınıp şirin görünme oyunları oynuyorlardı. O an bir karar vermem gerekiyordu. Bana buranın parası lazım deyip o haksızlığa ortak mı olacaktım, yoksa Rızkı veren Allah’tır deyip o kapıyı çarpıp çıkacak mıydım? Ben ikincisini seçtim. Çıkamayanları, o cenderede kalanları anlıyorum; ama biz tüketiciler o kapının dışında kalanlarız. Bizim "mecburiyet" dediğimiz şey, aslında konforumuzdan vazgeçmek istemeyişimizdir. Evet, işçinin hayatı buna bağlıdır, işi bırakması zordur; ama biz dışarıdaki tüketiciler için boykot oldukça kolaydır. O raftaki sucuğu almadığım sürece, insan sağlığıyla oynayan üreticiye en büyük dersi ben vermiş olurum. Eğer boykot etmezsek, o günahın ortağı olmaya devam ederiz.

Evet, ben o fabrikada Hakk’ın çiğnendiğini gördüm ve çıktım. Ama çıkamayan binlerce insan var. Şimdi biz, işçiler işsiz kalmasın diye o sahtekârlığa göz mü yummalıyız? Yoksa halkı bu mecburiyetten kurtaracak daha dürüst ve yerli bir düzen mi inşa etmeliyiz?

 

Gazze’de insanlık ağlarken boykot alev gibi parladı ama uyuşturucu almış gibi indirimleri görünce dindi; eller raflara uzandı. Bizim gerçek kıblemiz neresi; midemiz mi, vicdanımız mı? İnsanoğlu unutmaya meyillidir ama Hak unutulmaz. Boykotun gevşemesi, vicdanın nasırlaşmasıdır. Ben bir kola içmesem ne değişir? diyen her ses, zulmün çarkına dökülen bir damla yağdır. Evet, belki o fabrikalarda bizim insanımız çalışıyor, belki ekonomik bir bedel ödeniyor. Ancak sormak lazım, Bir uru temizlemek için neşter vurulduğunda can yanmaz mı? Kölelikten kurtulmanın bedelsiz olduğu nerede görülmüş?

Eğer biz bugün rızkımız üzerinden kurulan bu şantaja boyun eğersek, yarın evlatlarımıza sadece maddi değil, ruhsal bir kölelik miras bırakacağız. Boykot; sadece bir malı terk etmek değil, bir markanın bize dikte ettiği o çarpık yaşam biçiminden istifa etmektir. Bu bir alışveriş tercihi değil, özgürlük ve haysiyet meselesidir. Boykot moda değil, taraf seçmek, safını belli etmektir.

Firmaların PR çalışmaları biz de yardım ediyoruz, istihdam sağlıyoruz diyerek vicdanları uyutmaya çalışıyor. İşçi çıkarırlar, milyonlar aç kalır diye korkmak, zulmü alkışlamaktır. Küresel bağımlılığı kırmak için birlikte hareket edilmeli. Türkiye'de kimse o kolayı içmese o fabrikalar hemen çürümez. Talep bitmez, sadece el değiştirir. Biz boykot edersek, yerel sermaye o boşluğu doldurmak için büyür. Küresel markadan çıkan işçi, yerli markada işe başlar. Yani sistem aslında ölmez, sadece bağımlılıktan kurtulur.

Ezcümle; ya Allah’ın yarattığı en şerefli mahlûk olan insan olarak iradeni ele alırsın ya da sistemin sana dayattığı köleliğe boyun eğersin.

Şimdi karar verin. Raftaki konforlu kölelik mi, yoksa Hakk'ın yanındaki onurlu duruş mu?

Boykot mu, köleliğe devam mı?

Ama biz biliyoruz ki; kelâmın ustaları sustuğunda, hakikat yarım kalır.


( Boykot Mu Köleliğe Devam Mı başlıklı yazı lutfu--tas tarafından 15.02.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu