Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 15.02.2026Gelecek hafta boş gelmeyin çocuklar, düşüncelerinizi
beraberinizde getirin dedi Uğur Hoca. Ben de kütüphane bellediğim Edebiyat
Evi’ne gittim. Okudum, araştırdım ve boykotu haklı çıkaracak, devamlılığını
sağlayacak nedenler üzerinde düşünmeye başladım.
Malum, Gazze’deki insanlık dramı üzerine bir alev topu gibi
büyüdü boykot; sonra sanki söndü, gevşedi gibi... Bu beni rahatsız ediyor.
Mecbur kalmadıkça marketten alışveriş yapmıyor, indirim kovalamıyor, stok
yapmıyorum. Üç günlük yiyecek yetiyor; bu arada donduruculara da (dipfriz)
kızıyorum vallahi. Elbistan depreminde gördüm nelerin heba olup gittiğini;
yedirmeyen Allah yedirmiyor. Neyse, konuyu dağıtmayayım, o ayrı bir mesele.
Konumuz Boykot…
Yıl 1880, yer İrlanda. Charles Boycott adında bir adam...
İngiliz toprak sahibinin yanında çalışan bir mülk yöneticisi, yani o dönemin
zalim bir CEO’su. O yıl hasat olmamış, halk açlığa mahkûm kalmış. Halk
Boycott’tan kiraların düşürülmesini talep etse de o, insanları umursamamış;
kirasını ödeyemeyeni kapı dışarı etmiş. Bunun üzerine halk toplu bir karar
almış ve bu karara sıkı sıkıya uymuşlar: Kimse onunla konuşmayacak, bakkal ona
mal satmayacak, fırıncı ekmek vermeyecek, işçiler tarlasında çalışmayacak, postacı
mektubunu getirmeyecek ve kilisede kimse yanına oturmayacak!
Charles Boycott bu toplu tecrit karşısında çaresiz kalır.
Dışarıdan işçi getirir ama maliyet iflasın eşiğine getirir onu ve sonunda
ülkeyi terk etmek zorunda kalır. İşte boykot budur! İlişkiyi toplu halde
kesmek, onu yok saymaktır. Zalime karşı halkın elindeki en güçlü silahtır bu
irade. Sistem ne kadar güçlü görünürse görünsün, halkın toplu hayır! cevabı
karşısında diz çökmeye mahkûmdur.
Sistem öyle bir kurulmuş ki, insanı midesiyle vicdanı
arasında bir cendereye sıkıştırıyorlar. Bu, modern dünyanın en büyük kölelik
biçimi değil mi? Hakk’ı gözetirsen aç kalırsın korkusuyla halkın iradesini
ipotek altına alıyorlar. Rızkı verenin Allah olduğunu unutturan bu sistem, bana
bağımlısın, benim kölemsin diye dayatıyor.
Bakın, size bizzat yaşadığım bir tecrübeyi anlatayım. Bir
dönem bir sucuk fabrikasında çalıştım. İçeride dönen dolapları, halka helal ve
temiz diye sunulanın aslında Hakk’ın rızasından ne kadar uzak olduğunu
gözlerimle gördüm. Reklamlar gözümün önüne geldi; o ambalajdaki helal gıda,
geleneksel lezzet yalanları... İçeride üretirken Hakk’ı gözetmeyip, dışarıda
halkla ilişkilere (PR) sığınıp şirin görünme oyunları oynuyorlardı. O an bir
karar vermem gerekiyordu. Bana buranın parası lazım deyip o haksızlığa ortak mı
olacaktım, yoksa Rızkı veren Allah’tır deyip o kapıyı çarpıp çıkacak mıydım?
Ben ikincisini seçtim. Çıkamayanları, o cenderede kalanları anlıyorum; ama biz
tüketiciler o kapının dışında kalanlarız. Bizim "mecburiyet"
dediğimiz şey, aslında konforumuzdan vazgeçmek istemeyişimizdir. Evet, işçinin
hayatı buna bağlıdır, işi bırakması zordur; ama biz dışarıdaki tüketiciler için
boykot oldukça kolaydır. O raftaki sucuğu almadığım sürece, insan sağlığıyla
oynayan üreticiye en büyük dersi ben vermiş olurum. Eğer boykot etmezsek, o
günahın ortağı olmaya devam ederiz.
Evet, ben o fabrikada Hakk’ın çiğnendiğini gördüm ve çıktım.
Ama çıkamayan binlerce insan var. Şimdi biz, işçiler işsiz kalmasın diye o
sahtekârlığa göz mü yummalıyız? Yoksa halkı bu mecburiyetten kurtaracak daha
dürüst ve yerli bir düzen mi inşa etmeliyiz?
Gazze’de insanlık ağlarken boykot alev gibi parladı ama
uyuşturucu almış gibi indirimleri görünce dindi; eller raflara uzandı. Bizim
gerçek kıblemiz neresi; midemiz mi, vicdanımız mı? İnsanoğlu unutmaya
meyillidir ama Hak unutulmaz. Boykotun gevşemesi, vicdanın nasırlaşmasıdır. Ben
bir kola içmesem ne değişir? diyen her ses, zulmün çarkına dökülen bir damla
yağdır. Evet, belki o fabrikalarda bizim insanımız çalışıyor, belki ekonomik
bir bedel ödeniyor. Ancak sormak lazım, Bir uru temizlemek için neşter vurulduğunda
can yanmaz mı? Kölelikten kurtulmanın bedelsiz olduğu nerede görülmüş?
Eğer biz bugün rızkımız üzerinden kurulan bu şantaja boyun
eğersek, yarın evlatlarımıza sadece maddi değil, ruhsal bir kölelik miras
bırakacağız. Boykot; sadece bir malı terk etmek değil, bir markanın bize dikte
ettiği o çarpık yaşam biçiminden istifa etmektir. Bu bir alışveriş tercihi
değil, özgürlük ve haysiyet meselesidir. Boykot moda değil, taraf seçmek,
safını belli etmektir.
Firmaların PR çalışmaları biz de yardım ediyoruz, istihdam
sağlıyoruz diyerek vicdanları uyutmaya çalışıyor. İşçi çıkarırlar, milyonlar aç
kalır diye korkmak, zulmü alkışlamaktır. Küresel bağımlılığı kırmak için
birlikte hareket edilmeli. Türkiye'de kimse o kolayı içmese o fabrikalar hemen
çürümez. Talep bitmez, sadece el değiştirir. Biz boykot edersek, yerel sermaye
o boşluğu doldurmak için büyür. Küresel markadan çıkan işçi, yerli markada işe
başlar. Yani sistem aslında ölmez, sadece bağımlılıktan kurtulur.
Ezcümle; ya Allah’ın yarattığı en şerefli mahlûk olan insan
olarak iradeni ele alırsın ya da sistemin sana dayattığı köleliğe boyun
eğersin.
Şimdi karar verin. Raftaki konforlu kölelik mi, yoksa
Hakk'ın yanındaki onurlu duruş mu?
Boykot mu, köleliğe devam mı?
Ama biz biliyoruz ki; kelâmın ustaları sustuğunda, hakikat yarım kalır.