Gece Kelebeği
GECE KELEBEĞİ
Kışın en soğuk günleriydi. Sobanın içinden gelen çıtırtı sesleri, odanın duvarlarına çarpıp sonra da yerdeki kilimin üzerinde kayboluyordu. Karşıdaki evin kırmızı kiremitlerine takılmış bir uçurtma, sanki her gün oradan “Beni kurtarın!” diye yardım istiyordu. Rüzgârın çaldığı ıslığa karşı koyamayan ağaçlar, hep birlikte dans ediyordu. Sokaklarda oradan oraya gezen kedilere, herhalde hiç kimse havaların soğuduğunu söylememişti. Çok üşüyenler için bir çift yün patiğe ve anne şefkatiyle örülmüş hırkaya sahip olmak ne büyük zenginlikti. Hele de küllü tencereden gelen, kakaolu kekin kokusu, insanı sarayda yaşadığına inandırmak için yeterdi de artardı.
Sabah erkenden yataklar toplanmış ve yüklüğe özenle dizilmişti. Çocuk seslerinin geldiği pencerenin önünde, çimen yeşili, büyük bir beşik duruyordu. Kocaman demirden ayaklarıyla, televizyon dolabının kapağındaki İstanbul Boğaz Köprüsü’ne benziyordu. Tuna o minicik elleriyle, üzerine beyaz tülbent örtülmüş bebeği, kendine doğru geldikçe, ileriye itip sallıyordu. Bugün dışarıya arkadaşlarıyla oynamaya çıkmamıştı. Çünkü annesi geçenlerde hastaneden bir bebek almıştı. Bebek de hep ağlıyordu nedense, kulak tırmalayan sesi evin içinde yerli yersiz yankılanıyordu. Bu bebek geldikten sonra annesinin işleri eskiye göre iki kat artmıştı. Her şeye yetişemediğini gördüğünde, “Canım kızım” ile başlayan yardım taleplerine, Tuna kayıtsız kalamıyordu. Bir öpücükle günün sonunda annesinin kahramanı olmak her şeye değerdi. En kısa zamanda bir kalabalığa denk gelip, bu kahramanlıkları hikâyeye dönüştürmek için sabırsızlanıyordu.
O günlerde defalarca duyduğu “Tuna, bir kız kardeşin olmuş, hayırlı olsun.” tebriğinin kıymetini bilemese de, ne anlama geldiğini yıllar sonra çok iyi anlamıştı. Ruşen ismini söylerken hep zorlanırdı ama okula gidip de öğretmeninden anlamını öğrenince öyle hoşuna gitmişti ki. Gerçekten de kız kardeşi, parlayan bir ışık gibiydi. O geldikten sonra evin duvarları bile parıldamaya başlamıştı. Kimselere benzemiyordu Ruşen. Başlarında ağabeyleri yoktu ama Ruşen bunun eksikliğini hiç hissettirmiyordu. Tuna kendi halinde nahif bir çocuktu. Ruşen ise onun tam aksine tuttuğunu koparan, adaletli ve cesur bir mizaca sahipti. Kendisi kardeşini koruyacağı yerde, mahallede hep Ruşen onu korurdu. Ruşen, okula başladıktan sonra da Tuna’nın fedaisi gibi bir şey olmuştu.
Aynı ortaokula giderlerken de Tuna yine rahat bir nefes alıyordu. Çünkü yanında koruyucu meleği vardı. Bir haber uçursa yeterdi. Önceleri bu işi yadırgıyordu ama sonra sonra onun da hoşuna gitmeye başlamıştı. Bir gün oğlanın biri, Tuna’nın sırasının altına bir kırmızı gül koyunca, okulda kıyamet kopmuştu. Ruşen nereden haber aldıysa, çok yükseklerden gözüne kestirdiği avının üzerine, süratle atlayan çakır kuşu gibi üst katlardan uçarak gelmiş sınıfın kapısına dayanmıştı. Etrafa toplanan meraklı kalabalık nefeslerini tutmuş, olacakları bekliyordu. Kesin diyorlardı bugün disiplinlik bir olay olacak. Gözleri korkudan büyümüş oğlanı Ruşen’in elinden güç bela alabilmişlerdi de ortalık sütliman olmuştu.
Ruşen haksızlığı gördüğünde kayıtsız kalamıyordu ama ondaki merhamet de kimselerde yoktu. Sokakta düşen çocukları yerden kaldırır, üstünü başını temizler ve yaralarını pansuman ederdi. Gönlü öyle zarifti ki kimsenin aklına gelmeyecek, ince detaylara sahip iyilikler yapardı. Cumartesi pazar da okulun bahçesinde kızlarla tek kale futbol maçı yapmaya giderlerdi. Anneleri bazen kızardı ama ne yapsın, baş edemiyordu ki kadıncağız.
Ergenlik döneminden çıkıp, lise yıllarına geçmişti iki kız kardeş. Her şey güllük gülistanlık değildi elbette. Hayatın akışında kalmak ve kendileri gibi olabilmek en zor zanaattı onlar için. Tufan öncesinin sakinliğinde, yüksek dalgaların insafında ve fırtınanın sütliman sonrasında pişmeye devam ediyorlardı. Denizin dibini görüp de tekrar suyun yüzeyine çıkan bir insanı, kimse artık vurgunla tehdit edemezdi. Birbirinin dayanağı ve dert ortağı olan iki kız kardeş öyle güçlenmişlerdi ki. Bu bir tesadüf olamazdı. Çünkü pervaneler hep ışığa doğru uçardı. Karanlığı yaşarlar, onun her sokağını karış karış bilirler ama durdurulamaz bir çabayla ışığa doğru kanatlarını gererlerdi.
Sanatsal, kültürel ve spor alanında birçok oluşumu, etkinliği ve bilgiyi öğrenip kendilerini geliştirmeye başlamışlardı. Yürekleri sadece yaşadıkları ilçede değil, dünyanın birçok yerinde atmaya devam ediyordu. Çevrelerindeki insanlara göre üç beden büyük hayaller kurmak hoşlarına gidiyordu. Aykırılıkları arada tepki alsa da eskiden beri dönmeye devam eden çarkı kırmaktan vazgeçmiyorlardı. Zamanla kendiler gibi kanatlarının farkında olmaya başlayan birçok pervaneye “Dünyanın karanlığı varsa, ışığı da var.” mesajını vermiş oluyorlardı.
Tuna’nın üniversite çağı gelince, her ikisi de kendi yollarını çizmeye başlamışlardı. İlk defa birbirlerinden ayrı düşmenin üzüntüsü olsa da hayatları artık farklı iki istikamet üzeri ilerliyordu. Ruşen üniversite hayalleri kuruyor, Tuna ise yepyeni bir düzene alışmaya çalışırken evi ve kardeşini çok özlüyordu. Kendi sorumluluğunu almak zorunda kalınca yeni yeni büyümeye başlamıştı. Artık bir koruyucu meleği yoktu ve sorunları tek başına çözmesi gerekiyordu. İnsanları tanımaya başlayınca, herkesin ne kadar da birbirinden farklı olduğunu öğrenmişti. Kendilerini her şeyden korumak için tuğla tuğla ördükleri yüksük surların ardına geçtiğini anlamıştı Tuna.
Hiçbir şey göründüğü gibi değilmiş, yargısı girmişti hayatına. Ufak bir sebep yüzünden tartışıp, ondan sonra selam vermeyi bıraktığı bir kız arkadaşıyla, hastanenin kan alma servisinde karşılaşmıştı. O gün yurtta sabahtan beri anons üzerine anons yapılıp, durumu acil bir hasta için aranılan kan bulunamamıştı. Hala anonslar devam edince de iki eski arkadaş birbirlerinden habersiz aynı hastaya kan vermek için gelmişlerdi. Karşılıklı sedyelere uzanmış kan verirlerken, içeride soğuk rüzgârlar estiren bakışmalar, giderek yumuşamaya başlamıştı. Artık kanları aynı insanın damarlarında birbirine karışacaktı. Daha önce bunu birisi Tuna’ya söylese imkânı yok inanmazdı. Ama olmuştu işte hatta çıkışta önce hasta yakınlarının dualarını almışlardı sonra da ellerindeki vişne sularını içip güzel güzel sohbet bile etmişlerdi. O an ladin mavisine dönmüştü gökyüzünün rengi ve güneşin şefkatiyle de aralarındaki buzlar tamamen erimişti.
Fırsat buldukça telefonda sohbet ediyordu iki kız kardeş. “Artık bol bol kitap okuyorum ve çok ders çalışıyorum.” diyordu Ruşen. Tuna da, “Çalış çalış, üniversiteye gelince daha da çok çalışacaksın haberin olsun küçük hanım.” demişti. Ruşen artık günlük tutmaya başlamıştı. Eski dillerin alfabelerini yan yana koyup, oradan kendisine özel bir alfabe oluşturmuştu. Ne garip kızdı şu Ruşen ama zekiydi de. Açıp okuyunca da kimsenin anlayamayacağı sayfalar dolusu anı biriktirmişti. Tuna o defteri görmek için sabırsızlanıyordu. “Kesin bu deli kız, günlüğün bazı sayfalarına hayal ürünü resimler de çizmiştir.” diyordu.
Zaman ilerleyip de tahsil hayatları bitince, iş arama kaygısı çoktan başlamıştı. Tarihte, yıkıldıkça farklı alanlara göç eden devletler gibi üzerinde bağımsızlıklarını inşa edecekleri birçok şehirde bulunmuşlardı. İki kız kardeş sırt sırta verip, kendi ayakları üzerlerinde durmaya çalışmışlardı. Birbirlerine bazen anne, bazen de baba olmuşlardı ve böylece aralarındaki bağ daha da kuvvetlenmişti. Bazen yemek pişiremedikleri için işyerinin yemek kartı ile idare etmişlerdi. Bir keresinde de tüpleri bitince, iyi yürekli bir bakkalın veresiye değiştirdiği tüple mutfakları yine yemek kokmaya başlamıştı. Yıllar böylece sürüp giderken kaderin rüzgârı ikisini ayrı yönlere doğru savurmuştu. Ruşen evlenmişti, Tuna ise başka bir şehirde çalışma hayatına devam etmişti.
Ruşen, kendi yeni dünyasına ilmek ilmek gökyüzü örüyordu. Çocukları oldukça da sorumlulukları, öncelikleri, hayalleri, beklentileri tamamen değişmişti. Bir araya geldiklerinde sohbet ediyorlardı ama artık o eski sohbetlerden eser yoktu. Ruşen yorgun ama mutlu gözüküyordu. İkisi de en gizli yüklerini birbirlerine anlatmıyorlardı. Farklı iki coğrafyanın havasını soluyup, suyunu içen ve yan yana geldiklerinde tek bir elma gibi gözüken iki yarım elma gibiydiler. Tuna onun yanındayken, kendini yabancı gibi hissediyordu bazen. Ruşen’in gerçekten iyi olup olmadığını tam olarak anlayamıyordu. Yüzüne taktığı mutluluk maskesinin ardında ne olduğunu bilmiyordu. Belki de mutluydu kim bilir. Ama Tuna emin olamıyordu işte.
Dışarıda yağmurun şiddetini artırdığını duyunca, elinde telefon, yanaklarından aşağıya gözyaşları dökülürken bunları düşünüyordu Tuna. Ruşen’le karşılaştığı ilk andan, onu son kez gördüğü o elim güne kadar yaşadıkları her şey bir film şeridine dönüşmüştü. Salondaki koltuğa oturmuş, pişmanlık içinde kelebeğin ardından pencereden dışarıya, bulutlu geceye bakıyordu.
Dün gece, kocaman gri kanatlarıyla bir gece kelebeği gelmiş, salonun tavanına kurulmuştu. Sokak lambasının ışığında onu yakalamaya uğraşsa da odanın içinde kaybetmişti. Fazla üzerine olmamıştı Tuna. Sonra da onu çoktan unutmuştu. O gece her şeyden habersiz, yine sahip olduğu güzelliklere şükrederek ve yarın için güzel dileklerde bulunarak gözlerini kapatmıştı. Bu gece yeniden odanın içinde aynı kelebekle karşılaşınca, üzerine konduğu kitabı pencerenin pervazına bırakmıştı.
Bulutlar sessiz sedasız pencerenin önünden geçip giderken, Tuna’nın kaburgalarının arasına bir sıkıntı yuvalanmıştı. Nefesi bir anda kaybolmuştu sanki. Yüksek dağlardan belli belirsiz bir ses yankılanmaya başlamıştı. Merak içinde arama motoruna, gece kelebeği yazdı. Heyecan, özlem ve derin bir acıyla okudu yazılanları. Çaresizlik içinde, yaptığı şeye öyle üzülmüştü ki Tuna. Bilseydi ki o gece kelebeği kız kardeşinin ruhuymuş, kendi elleriyle hiç onu dışarıya gönderir miydi? Yıllar sonra kız kardeşi onları ziyaret etmeye gelmişti. Yoksa işi gücü bırakıp, sabaha kadar salonda oturur, onunla konuşmaz mıydı?
Yıllar geçse bile bazı hasretler azalmıyordu. Vakitsiz giden her yolcu için keşke ile başlayan cümleler hiç bitmiyordu. Göçmen kuşların sıcak ülkelere gittiği ayda, Ruşen dünyadaki her şeyi bırakıp o kuşlar gibi uçup gitmişti. Biliyordu Tuna, iyiler bir sürü görevle gelirdi bu dünyaya ve görevlerini layıkıyla yerine getirdikten sonra da sessiz sedasız ayrılırlardı aramızdan. Onları tanıyan herkesi de kendilerine hayran bırakırlardı. Bu dünyadan ayrılsalar bile ayçiçekleriyle süslü bir yol açarlardı bize. Yüzümüzü güneşe doğru çevirip, birçok yüreği ısıtmamızı isterlerdi. Meşaleyi ellerinden alıp, yola devam edecek melekleri beklerlerdi.
“Sarı kiraz kuşu, hoş geldin. Seni çok özledik biliyor musun? Üzerinden yıllar geçmesine rağmen, gittiğine inanamadık bir türlü. İnsan ömrü boyunca birçok şeyin yokluğuna alışıyormuş ama ani kayboluşlara hiç alışamıyormuş kardeşim. İyileşip aramıza döneceğine o kadar çok inanıyorduk ki, böyle bir sonu anlamakta zorluk çekmemiz bundan dolayı sanırım. Sen bu dünyaya çok güzel izler bıraktın, ardında seni hatırlatan bir Samanyolu ışıldıyor. Böyle bir kardeşim olduğu için gurur duyuyorum. ”
Tuna’nın dudaklarından bu cümleler döküldü istemsiz. Dizlerini karnına çekip, kollarıyla kendini tüm dünyaya kapattı. Utanmadan hıçkıra hıçkıra ağladı. Gözlerini silip sustuğunda, yağmurdan sonraki toprak gibi kokmaya başlamıştı yüreği. Derin bir nefes alıp ferahlamıştı sonunda.
Tülay Mavi Yıldırım
- Yorumlar 5
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.