Mekanın Çağrısı
Suyun kenarında ki halatlara gözü takıldı. Olabildiğince kalın ve kopmaz. Kol boyu aralıklarla dikili bulunan tahta direkler. El ele tutuşmuş, nehir kıyısı ile beton kaldırımı ayırıyorlar. Korumak istedikleri ne? Nehir mi? Betonlar arasına sıkışmış insanlar mı? Hangisi korunmalı onu bilemedi. Çekirdek kabukları ve pet bardak, şişe istilasına karşı nehir mi? Betonlar arasında can çekişen, doğanın iyileştirici gücüne yabancılaşmış milyonlar mı? Doğa ve insan bir bütünken onu iki yabancı hale getiren sistem neydi? Özünden ayrılan her parça, çürürmüş. Bütün insanlığın derece derece parçalanması bu yüzden olmalı diye düşündü. Kendini diğer insanlardan biraz şanslı hissediyordu.
Günışığının, ruhunu aydınlatan ve ısıtan tarafına hiç yabancı değildi. Saçları alev turuncusuydu. Güneşin bir parçası üzerinde yansısın diye..
Ara ara sahile vuran dalgalarla, yarınlarını iyileştirirdi. Bir kahve kupası veya bir çay bardağı bu tempoya eşlik ederdi. Gözlerini kapar, diğer duygularını devreye sokardı. O, gözleriyle gören biri değildi. Denizin kokusunu içine çeker, iyot aromasını ciğerlerine çekerek, denizi nefesiyle seyrederdi.
Denizden esen rüzgarı, dağılan saçlarıyla görürdü. Kulaklarında çınlayan martı sesleri, suyun canlı ruhunu seyrettirirdi. Yüzünde tebessüm oluştu. Bu dünya ile aralarında güzel bir bağ vardı. Bu halatlar gibi sağlam ve sıkı.
Gökyüzündeki hilale seyre daldı. Seyhan Nehri’nin en güzel anı ve görüntüsü buydu. Gökte hilal ve suda yansıması, şehrin rengarenk ışıklarıyla bütünleşmiş hali.
Seyhan deyince Ceyhan aklına geldi. Ne harika kardeşlerdi. Ceyhan daha celalli ve hırçın, bu hırçınlıkla akan su tüm dertlerini alıp götürürdü. Suyun harmanladığı, köpürüp coştuğu, deliler gibi çıldırdığı noktaya ayaklarını sallar, saatlerce orada zaman tünelinden geçerdi.
Akan keder Ceyhan suyunda arınır, beyazlaşır ve nehre ait olurdu. Bu yüzden bir parçası Ceyhan’dı.
Odaların dört duvarında sıkışan ruhu, nehrin çevresinde özgürleşir, yağan yağmur altında demlenirdi. Dakikalarca yağmurun nehirle birleştiği halelere gözlerini kitlerdi. Ne garipti; kocaman su kütlesi, mütevazi bir şekilde bağrını sayılı damlalara açardı.
O birkaç damlayla, nehir biraz daha büyür, heybetlenir ve coşardı.
Seyhan, kardeşi Ceyhan’a göre daha uysaldı. Bu yüzden sadece geceleri ay hilale ya da dolunaya büründüğünde buraya gelirdi. Ancak bu zamanlar ruhundan bir parça bulabilirdi. Mekanların, yerlerin de ruhları vardı. onlar da üzülür, onlar da hasretlik çeker, onlar da görmek ve görünmek ister. Canınız bazı mekanları görmek çekiyorsa bilin ki; sizi çağırıyordur. Sizinle konuşmak, sizinle bütünleşmek, sizinle hemhal olma çağrısı yapıyordur.
Derin bir nefes çekti. Bir gökyüzüne baktı, bir de yeryüzüne. Bakışlarını tekrar gökyüzüne çevirdi. Gökyüzünün şanslı olduğunu düşündü. Ay orada, güneş, yıldızlar ilk halleriyle bozulmadan, dokunulmadan, tahrip edilmeden…
Peki yeryüzü? Talan edilmiş, yağmalanmış, eksiltilmiş, kirletilmiş, bozulmuş…
Ağlamak geldi içinden. Şu hayata bu kadar karamsar bakmamın nedeni ben değilim; kara gözlerim olmalı diye iç geçirdi. Mavi olsa; gökyüzü gibi bakardım. Deniz gibi coşkulu ve heyecanlı. Yeşil olsa; orman gibi, doğa ana gibi bakardım, verici ve rahatlatıcı. Gece gibi bakmak benim payıma düşen; görmezden gelme, üzerini örtme. En çok da korku salma.
Bilmezler kara gözlerimde parlayan sayısız yıldızları, bilmezler dolunayımı, hilalimi. Ne bilsinler yol gösteren Çoban Yıldızı’mı . Annem misali severler “ zeytin gözlüm’ diye.
Kimin bahtına ne düşmüşse onu yansıttığı kadar vardı. Ayağa kalktı, ellerini arkadan bağladı. Gözlerini adımladığı betona değil, gökyüzüne çevirdi. O, betonlara değil, hiç dokunamadığı gökyüzüne aitti.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.