O Ve Karanlık
Ofisteydi. Yaz sıcaklığı ferahlatıcı olsa bile sinir bozucu ter damlacıklarının sırtından aşağı doğru akmasına neden oluyordu. Vücudu yandığı kadar içi de yanıyordu. Buz gibi serin bir suya ve klimanın o güzel, yapay esintisine maruz kalmak istiyordu ama bilgisayar başında kilitlenip kaldı. Yapması gereken bir iş vardı. Önemli, mühim ve vacip başka birtakım işleri olmasına rağmen genelde sabırlıca yapması gereken işlerini bitiren biri olarak bu sefer başarısızdı. Bir engel, bir duvar işin bitmesine engel oluyordu; o duvarın kaynağını anlamıyordu ama kesinlikle sinir bozucuydu. Pencereden gelen çekirgelerin cırlamasına benzer sesle öten kuşlar da her zamankinden daha sinir bozucuydu. Ya da ofisin kapısındaki, kurumun yaşlı köpeğinin her gelen geçene havlaması da, yine de, genele göre çok çok daha sinir bozucuydu. Güçsüzlükle derin bir nefes aldı, koltuğuna yaslandı. Masa başında çalışan ve açıkçası kendini bile soğutamayan vantilatörün pervanesinin uğultusuna kulak verdi. Gözünü kapattı. Rahatlamaya çalıştı. Nefes aldı. Gözünü açtı.
Karanlık. Karanlık ve sadece karanlık, başka HİÇ-BİR-ŞEY. Büyük bir tribün. Stadyum gibi bir mekânın ortasındaydı. Kendisi hiç Roma’da bulunmamıştı ama herkesin bildiği o meşhur gladyatör arenası Kolezyum muhtemelen böyle bir şeydi. Derin bir “hııh” sesi çıkardı. En son isteyeceği şey bu mekâna gelmekti. Bu onun için yeni bir şey değildi. Nedense anlam veremediği bir sebeplerden, anlam veremediği nedenlerden dolayı onun böyle bir süper gücü vardı. Örümcek Adam, Hulk, Karınca Adam…. Herkesi kahramana dönüştürmesi gereken bu süper güçler onu kahır-mana çevirmişti. Gücü ışınlanmaydı; en azından o, bir sürü Marvel ve DC çizgi romanı okuyup, film ve dizilerini izledikten sonra öyle karar vermişti. Bu bir ışınlanma gücüydü, başka bir evrene. Bunu da mekânın zamanının, dünya zamanına göre farklı akmasından anladı. Burada zaman yoktu. Varsa da dünyaya nazaran çok çok daha hızlıydı. Burada geçirilen tahmini aylar, yıllar dünyada sadece birkaç saniye veya dakikaya denk geliyordu. Bunu da dünyaya dönünce ışınlandığı ana geri dönmesinden anlıyordu. Kendisi bilinmeyen bir yerde yıllarca hapsolsa bile dünyaya dönünce hâlâ genç, hiç yaşlanmamış kendisiyle sürekli tekrar kavuşuyor ve hayatına devam ediyordu. Ama ona sorarsanız, kendisi genç gözükmesine rağmen ışınlandığı yerde ruhu yaşlanıyordu. O yüzden insanlar ve kendisi dahi görmese bile, idrak edilemeyen bir şekilde ama yine de var olan bu gerçeklik onu kahramandan kahır-mana çeviriyordu.
Işınlanma gücü sadece bu mekâna getiriyordu. Mekânın karanlık olmasından dolayı stadyumun tribünlerinde oturan insanlar gözükmüyordu ama o, birilerinin bakışlarını üzerinde hissediyordu. Uzak ama aynı zamanda yakın bir yerlerde, avcıların kendi avına yalanarak sabırla ölümünü beklediği acımasız bakışlar. Bu bakışlarda hiçbir dostluk, şefkat, merhamet veya yardım isteği yoktu. O bunu çok iyi anlıyordu; o tribünlerde her kim varsa herkes onun ölümünü bekliyor ve bundan inanılmaz bir zevk alıyordular. Yeni yeni buraya ışınlanmaya başladığı zamanlar çok şaşırıyordu. Onu izleyen o şey her neyse veya kimselerse onlara sesleniyordu. Nerede olduğunu soruyordu. Gitmesine izin vermeleri için yalvarıyordu. Kim olduklarını, ne istediklerini, ne için buraya geldiğini soruyordu. Bu tür sorularına hiçbir zaman geri dönüş alamamıştı. Tribünden gelen tek şey gürültüydü. Anlamsız bir gürültü. Gerçekten seslerin farkını; yaş,cinsiyet veya ne söyledikleri fark etmeksizin ayırt edemeyeceğiniz kadar iç içe girmiş bir gürültü. O sadece bazı zamanlarda söylenen bazı şeyleri ayırt edebiliyordu. Linçleniyordu. Bu gürültüde herkes onu acımasızca linçliyordu. Yine de anlam veremediği sebeplerden dolayı tribündeki onlar, her neyse veya kimse, onun bütün yaşamını biliyorlardı. Doğduğundan beri yaptığı her şeyi. Tüm hatalarını, pişmanlıklarını, gidemediği buluşmaları, söyleyemediği veya tutamadığı sözleri. Her şeyi. 25 yaşında kantinden çaldığı sosisli ekmekten, 12 yaşında meraktan kedisini az kalsa boğarak öldürmesine kadar her şeyden haberleri vardı. Ve bu stadyuma gelince, sanki adeta bir mahkeme duruşmasında hayatı boyunca işlediği ağır suçlara karşı kendini savunma hakkı veya onu savunacak avukat olmaksızın yargılanıyordu. Bu onun kahrıydı. Verilebilecek en ağır cezasıydı. Onlara karşı açıkçası kendisi de çıkamıyordu. Çünkü içten içe bu mahkemedeki duruşmanın adaletli olduğunu, söylenen şeylerin tamamı veya çoğunluğu doğru olduğunu ve bu cezayı hak ettiğini düşünüyordu. Hak ettiği şahsi cehennemiydi. Tanrının gazabı. Veya belki kendi elleriyle boğarak öldürmeye çalıştığı o kedinin? Kimin gazabına veya hangi adalete yakalandığını kendisi de bilmiyordu ama bunun bir adalet olduğundan hiç şüphesi yoktu.
Genellikle hep öyle olurdu; ışınlanırdı, ardından linçlenirdi. Bugün de istisnai bir durum olmadı. Değişen tek şey tutumuydu. Tribündekilerin sinirleri bozuldu. Genellikle linçlenirken karşı çıkar, bağırmaya çalışır; kendini savunarak durumların öyle olmadığını veya o durumların ya da kişilerin onu zorladığını söylerdi. SUÇLU OLMADIĞINI VE LİNÇLENMEYİ HAK ETMEDİĞİNİ. İşte bu direniş tribünde oturanlarda bir heyecan uyandırıyordu; açıkçası tribünlerdeki onun acısının büyüklüğünden haz alıyordu. Bıçaklamadan bıçaklamaktan… O yüzden her defa onun bağırmaları ve nafile savunma çabaları, seslerin de bağırmaya geçmesine neden oluyor; onun savunma çabaları da birer linç hançerlerine dönüşüp ona geri saplanıyordu. Gören bunu meydan dayağına benzetirdi ve ona sorarsanız, buraya ışınlanmamak için fiziki olarak dövülmeyi ve her gün meydan dayağı yemeyi bile kabul ederdi. Yeter ki buradan çıkabilsin.
Bununla biter miydi? Tabii ki de hayır. Linçlenme bu mekânda sadece onun gelişini selamlamak için yapılan bir prosedürdü. Onların naziklik ve kibarlık göstergesi. Genellikle sıradan saplanan görünmez hançerlerden biri kalbinin en derinine ulaşıncaya kadar devam eder bu selamlama. Ardından bütün gücünü ve yaşam amacını bu duruşmada kaybedip cansız ve ruhsuz bir şekilde yere çökünce, avcılar avına yumulurlardı. Karanlıkta bir yerde kapı açılır ve ne zamandan beri olduğunu bilmediğin ama kesinlikle aç bırakılmış bir kaplanı kafesten çıkarırlardı. İkisi de bu mekândan mutlu değildi. İkisinin de ortak olarak paylaştığı bu şahsi cehennemlerinde farklı amaçları vardı: ölmek ve öldürmek.
İlk başta aç, susuz bırakılmış bir kaplan ve muhtemelen her gün veya belli bir periyotlarla kırbaçlanan bu canavar yorgun yorgun soluklanarak kafesinden çıkardı. Önünde duran, cansız ve ruhsuz hâlde diz çökmüş avıyla bakışırdı. O da kahır-man gibi adeta bir “hııh” sesi çıkarırdı. Avının etrafında dolaşırdı, çünkü tribündekiler yavaş ölümlere bayılırdı. O sadece bir kılıçtı; açıkçası kaplanca bilseydik bu durumdan kahır-man ile aynı düşüncede olduğunu ama rollerin gereği bu yorucu ve sıkıcı piyesi her ışınlanmada tekrarlamaları gerektiğini söylerdi. Seçeneğinin olmadığını söylerdi. Burada birinin ölmesi gerekiyordu ve malum o birinin şu ana kadar hep bu cansız ve ruhsuz beden olduğundan dolayı kaplan kendi görevini sadece bu gösteriyi tekrar onun ölümüyle şenlendirmek olarak görüyordu.
Siz hiç öldünüz mü? Muhtemelen bunları okuyorsanız hayır. Hayal gücünüz nasıl? Güçlüyse bu duyguyu şöyle tasvir edeyim… Genellikle acı doludur. Hayat amacımız olmasa bile ölümle göz göze gelince canlanıveririz. Kendimizden dahi beklemediğimiz bir hayata tutunma arzusu, pişmanlık ve ölüme karşı bir direniş uyanır. Bu direniş, sizi ömür boyu sakat bırakmaktansa kesinlikle işe yarayacak ve her şeyi mükemmel ötesi derecesinde planladığınız bir intiharla veya sıradan bir ölümle Ecel ile kavuşsanız bile aynı. İnsan hayatı sever. Yaşarken sevmese bile ölümle yüzleşmek hayat sevdasını hatırlatır. O yüzden kaplan önünde diz çökmüş bir av, hiç gücü olmasa bile ölmemek için direnir. Kaplanla savaşır ya da ondan kaçmaya çalışır. Yeter ki kaplanın bıçaktan daha keskin olan pençelerinin göğsünü yardığını, yaradan çıkan sıcak kanı ve ölmek üzere soğuyan vücudunun üşümesini hissetmesin. Siz hiç ölümün soğuğunu hissettiniz mi? Siz Adananın yazın ortasında kalorifer yanında olsanız bile ruhunuz bedeninizi terk etmeye başladığı için hayat sıcaklığı bedeni terk eder ve onun boşluğunda ölümün soğukluğu ortaya çıkar. Isınamadığınız ve bundan sonra ısınamayacağınız bir buz kesme hâli. Sıcak kanınızda boğulurken, vücut bu artmaya devam eden ruh boşluğundaki soğukluktan tir tir titrerken uyuşur. Kendi kanınız bile yabancı gelir, sadece üstünüzün ıslandığını hissedersiniz. Soğuk, içinizden beyninize doğru yayılır. Vücudunuz katılaştığını, diri diri cansız bir heykele dönüşmeye başlarsınız. Sonra kaplan üstünüze gelince şah damarınızı ısırır. Bu onun lütfudur; emin olun, hayat ile ölüm arasındaki can çekişmesi çok daha kötü bir belirsizliktir. Canın akıp gittiğini hissetmek. Suyu boşalan bir bardak gibi canınızın akıp gitmesi... Hiçliğe doğru sürüklenirken hayatınızı anılarınızda tekrardan yaşamak. Ölürken tekrardan var olmak, sevmek, hissetmek, hatırlamak… ve tekrardan öldüğünü hatırlamak… Pişman olmak…
Şah damarınıza yapılan bir ısırıkla kan kaybından dolayı vücudunuz uyuşup acı hissetmese de, o acı keskin bir şekilde boynunuzdan sırtınıza doğru bir şimşek gibi dallanır. Anlıktır. Hayatınızın geneline bakınca o an, hayatınızın ancak %0.00000000000001’ini oluşturuyordur. Yine de tam olarak gözünüzde canlandırmak için bahsettiğim o şimşek gibi dallanan acıyı hissetmek isterseniz; evdeki herhangi bir masa ayağına, kapı girişine ya da koltuk ayağına serçe parmağınızı çarpın. Bunu yaptığınızda oluşan hissiyatın 100 veya 200 katını düşünün. İşte bu his kaplanın şah damarınızı ısırınca sizin ölmenize sebep olan o acının hissidir.
Ama bugün durum farklıydı. Hayır, selamlama yine aynıydı ve ağır linçlenmeyle sıradan bir gündü. Tek fark tepkisizlikti. Karşı savunma sesi yoktu. “BEN SUÇLU DEĞİLİM!” isyanı da yoktu. Tam anlamıyla sessizlik ve tepkisizlik. Tribündekiler ilk kez sustu. Şaşırdılar. Afalladılar ve ne diyeceklerini bilemediler. İlk kez ona soru sordular. Neden susuyorsun? Diyecek bir şeyin yok mu? İlk kez onun fikrini almak istiyorlardı ama yine sessizlik… Tribündekiler daha da fazla sinirlendiler, bu sefer ilk onlar bağırmaya başladı. KONUŞSANA ULAN?! NE SUSUYORSUN?! Ama yine de cevabı sessizlikti. Bu sefer tribündekiler yine sustu. Kendi aralarında bir fısıldaşma geçti, sonra ortak bir karara varmışçasına bir işaret çekerek, Peki öyle olsun, dediler. Kaplanın kafesinin açılış sesleri uzaktan yankılanıyordu. Paslanmış metal dişliler ve zincirler birbiriyle sürtünerek sinir bozucu bir gıcırtı çıkarıyordu. Karanlıktan çıkan kaplan da şaşırdı. İlk kez avı dimdik ayaktaydı, gözünde ise ateş kıvılcımı ve can dolu bakışlar vardı. Kaplan hayatı boyunca ilk kez heyecanlandı. Avına bakıp sırıttı. İlk kez ölü bir ceylanı değil, bir kaplanı, bir savaşçıyı yenmesi gerekiyordu. Bu da onu çok heyecanlandırıyordu. Tribündekileri ilk kez anladı; can dolu birini yok etme heyecanlarını. Avının gözünde korku görmek istiyordu ama tek gördüğü şey diğer bir avcının gözleriydi. Pençelerini hazırladı. Zaten onların keskinliği karşısındaki net bir şekilde hafızasına kazmıştır. Sonuçta tek bir kere ölmemişti. Belki de binlerce defa bu pençeler veya bu dişler yüzünden ölmüştü. Ama hâlâ da karşı tarafta hiçbir korku emaresi yoktu. Sadece duruyordu. Açık ve savunmasız. Daha önce yaptığı gibi ne saldırıya hazırlandı ne de koştu. Sadece durdu. Kaplan şaşırdı. Pençe attı ama adamın tek yaptığı şey sağa, sola veya arkaya giderek saldırılardan sıyrılıvermekti. Kaplan sinirlendi. Üzerine atladı. Yine de her zamanki gibi avını şah damarından ısırarak canına son verecekti. Her zamanki gibi… Tıpkı her zamanki gibi galip çıkacaktı, sadece bir ısırık… Ama nedense… Nedense baktığı gözlerde hâlâ da hiçbir korku yoktu. Hiçbir yalvarış. Hiçbir gözyaşı. Hiçbir şey. Sanki bir ölünün gözüne bakıyordu. Ölümü tanımayan ve ondan korkmayan bir ölünün. İlk kez kaplan korktu. Buna avcıların iç güdüsü müydü yoksa “Ölü olanı nasıl öldürürsün ki?” ani düşüncesinden miydi, belirsizdi. Ama korktu. İçten içe ilk kez bu sıkıcı piyesin öldüren kılıcından, ölen bir ava dönüşmekten o kadar korktu ki zaman duruverdi. Sadece o ve adam. Ne yapacağını bilmiyordu ama tıpkı bunların burada olmasının nedenlerinin bilinmediği gibi, bir yerden adamın hemen elinin altına bir kılıç fırlatıldı. Altındaki adamın gözü parladı. Bıçağı aldı ve kaplana nazaran hiç tereddüt etmeden kılıcı onun kalbine sapladı. İlk kez kaplan o şimşek gibi çakan ve içinde dallanan acıyı kalbinde hissetti. Kanı akan bedenini kenara attı ve yalvarırcasına adama baktı. Hayır, ölmemek için değil; zaten günün sonunda kendisinin de bir avcının avı olacağını çoktan biliyor ve bunu kabulleniyordu. Bu yalvarmayı adam anladı. Kalbine sapladığı kılıcı çıkararak kaplanın boynuna sapladı. Sessizlik. Gözünü kapattı. Açtı. Vantilatörün pervaneleri uzun süre yağlanmadığı için sinir bozucu bir gıcırtı çıkarıyordu. Derin bir nefes aldı. Dışarıdaki köpek hâlâ akılsızca havlıyordu. Ağaçlardaki kuşlar çekirgeler gibi cırlıyordu. Yaz güneşinin sıcaklığı hâlâ terletiyordu. Şakaklarını ovdu ve bilgisayarına baktı. Bilgisayara doğru öne eğildi ve yazmaya devam etti. Hayatına devam etti.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.