İciklername
İCİKLERNAME
2004
ÖNSÖZ
Kültür değerlerimizin günden güne bozulması, yozlaşması insanlarımızı birbirinden uzaklaştırmakta ve yalnızlaştırmaktadır. O sıcacık milli ve manevi hasletlerimiz bizleri yüzyıllarca bir arada tutmuş, acılı günlerimizde acılarımızı paylaşmış, sevinçli günlerimizde de mutluluklarımızı birlikte yaşamamızı sağlamıştır. Bize has kültür değerlerimizin unutulmaması ve ilelebet yaşatılması gerektiğine inanıyorum. Dolayısıyla bizi biz yapan kültür değerlerimizin yazıya dökülmesi ve belgelenmesi gerekmektedir.
İşte bizde bu inançla 1978-1986 yılları arasında "söz uçar yazı kalır"sözü uyarınca İcikler’e has gelenek, görenek ve düğünlerimizi belge haline getirmek için derlemeye çalıştık.
Yukarıda değindiğimiz hususlar ışığında, köklü bir geçmişe sahip olan İcikler köyünün, gelenek, görenek ve düğünlerini kaleme aldım. İciklername işte bu düşüncenin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Daha önce yayınlamış olduğum İcikler’de Düğün’ün de içinde bulunduğu, daha da geliştirilmiş, genişletilmiş ve düzeltilmiş şeklide bu eserde tekrar yer almıştır.
Ayrıca İzmir’de yayınlanan “Diyalog” gazetesinde “yörelerimiz ve geleneklerimiz” başlığı altında ve yine Balıkesir’de yayınlanan “Politika” gazetesinde ise “Selvili Gelin” başlığı altında uzunca bir süre yazı dizisi olarak yayınlamış ve büyük bir ilgi görmüştür.
Bütün eksikliğine rağmen mümkün olan azami dikkat ve emek sarf edilerek her türlü araştırma yapılarak bu eser ortaya çıkarılmıştır.
İciklername’nin derlenmesinde bana en çok yardımda bulunan annem Fadime Sarıçay ve babam Nurullah Sarıçay’a derin şükranlarımı sunuyor ve bu eseri, beni büyük zorluklar içinde yetiştiren canımdan aziz bildiğim, sevgili annem ve babama ithaf ediyorum.
Ayrıca köyümüzde bana bu konuda yardımcı olan yaşlı, genç herkese teşekkürlerimi arz ediyorum.
Bu eserin İcikler köyüyle ilgili kapsamlı bir eser olması, beni çok mutlu eden ve sevindiren gelişmelerden biri olmuştur.
İciklername’nin yöremize ve Türk kültürüne katkıları olmasını diliyorum.
İSMAİL SARIÇAY
İCİKLER MARŞI
YÜZ YILLAR OLDU KURULALI
İCİK YÖRÜKLERİDİR ULULARI
ALİMLERDEN ALMIŞ DUALARI
İCİKLER, İCİKLER OLALI
***
MERTTİR, ÇALIŞKANDIR İNSANLARI
MİSAFİRE ÇOKTUR İHSANLARI
GÜZEL TÜRKÇE’DİR AKSANLARI
İCİKLER, İCİKLER OLALI
***
İCİKLER’İN YOKTUR MÜMBİT OVALARI
EKMEĞİNİ TAŞTAN ÇIKARTIR OĞULLARI
YİĞİT OĞLU YİĞİTTİR, YOKTUR YALANLARI
İCİKLER, İCİKLER OLALI
İSMAİL SARIÇAY
(17.10.2003)
İCİKLER’İN TARİHİ VE KONUMU
İcikler köyünün 1400 yıllarında üç İcik yörüğü tarafından kurulduğu büyüklerimiz tarafından anlatılır. Bu üç yörükten birisi, taş dede'nin(Harman dede) güneye bakan kısmına, diğeri çalca'nın güneye bakan tarafına, öteki ise taş tepe'nin doğusuna bakan büyük taşların dibine yerleşmişlerdir. İcikler’in temelleri işte bu üç çadırdan oluşan İcik yörüklerinin, buraya yerleşmesi ve yurt edinmesiyle atılmıştır.
İcikler’in kökü oğuzlara dayanır. Soy kütüğü şöyledir.
Oğuzlar/Bozoklar/Yıldızhan/Kargınlar/Atçeken/İcik Yörükleri şeklinde gelen bir soy kütüğüne sahiptir.
İcikler, Manisa'nın Demirci ilçesine bağlı büyükçe bir köydür. Yaklaşık 300 haneye ve 2000 nüfusa sahiptir. Manisa'nın doğusuna, Demirci'nin kırk kilometre güneyine düşer.
İcikler köyü Demirci ilçesine bağlı bir köy olmasına rağmen ulaşımı güç olduğundan resmi işler dışında Demirci ile pek ilişkisi yoktur. Daha çok Salihli ile ilişkisi vardır. Çünkü Salihli'ye ulaşım daha kolaydır. Demirci'ye uzaklığı yaklaşık kırk kilometre, Salihli'ye ise altmış kilometredir.
İcikler’in en dikkat çekici özelliklerinden biriside düğünlere verdiği önemdir. Bu tarihi geleneklerini hala günümüzde yaşamaya ve ayakta tutmaya çalışmaktadır. Biz de bu kitabımızda, İcikler’in geleneklerini, göreneklerini ve işte bu güzel düğünlerini anlatmaya ve belgeselleştirmeye çalışacağız.
İcikler köyü engebeli bir arazi üzerine kurulmuştur. Bulunduğu yer itibariyle yüksek oluşu su kaynakları yönünden oldukça fakirdir. Köyün içinde daha önce dört tane çeşmesi(pınarı) vardı. Bu çeşmelerin kaynaklarının kuvvetli olmayışı köyde uzun yıllardan beri su sıkıntısı meydana getirmekteydi. Bu çeşmelerden birisi cami yanında bulunan ve adına cami pınarı denilen çeşmedir. Diğerleri köy dışında bulunan “Bal pınar” ından pompayla getirilen ve köyün üç noktasından(göl önü, han önü ve iki tal çeşmeleri) depolar kanalıyla akıtılan çeşmelerdir. Ayrıca eski pınar denilen ve zaman zaman kesilen bir çeşmesi daha vardır. Köy halkı bu kıt su kaynaklarıyla ihtiyacını gidermeye çalışmaktadır. Ancak 1989 yılında belediyelik olduktan sonra, sidas ve İlke çayı yataklarından getirilen su sayesinde susuzluk problemini halletmiştir.
İcikler köyünün iki kilometre yakınında Lidya'lılardan kalma sidas harabeleri vardır. Lidya’lılar zamanında Sidas şehrinin önemli yerleşim merkezlerinden biri olduğu, ticaret ve sanatın çok gelişmiş olduğu söylenir. Hatta dünyada ilk metal paraların Sidas’da basıldığı büyüklerimiz tarafından anlatılır durur. Bu harabelerin en dikkat çekici kısmı açık hava tiyatrosu ve hükümet binası denilen bölümüdür.
Açık hava tiyatrosu, harabelerin güney doğusunda yer alır. Tiyatro U şeklinde olup üç tarafı büyük taşlarla yapılmış tribünlerden oluşur. Kuzey tarafı ise açık olan taraftır. Tribünlerdeki taşlardan yapılmış oturma yerleri, tek tek harflendirilmiş olup aralarında belli mesafelerle koridorlar bırakılmıştır. 1960’lı yılların sonunda köylüler tarafından üzerindeki çalı ve pıynar ağaçlarıyla birlikte taş ve topraktan temizlenerek tiyatro tribünleri tamamen ortaya çıkarılmıştır. Bu temizlikten sonra hem İcikler’in hem de Sidas harabelerinin tanıtımı amacıyla burada yağlı pehlivan güreşleri düzenlenmiştir. Düzenlenen güreşler bölgede büyük bir ilgi görmüş olup, bu güreşler bu tarihi alanda birkaç yıl tekrarlanmıştır. Ancak daha sonra bu güreşler burada yapılmaz olmuştur. Bunun sebebi tiyatro sahasının bir tarım alanı olmasıdır. Dolayısıyla sahipleri tarafından ekilip biçilir duruma gelmiştir.
Tarihi tiyatronun tribünlerinin bulunduğu üç tarafının çevresi de tarihi mezarlıklarla çevrilidir. Bu mezarların bir kısmı halk tarafından ifade edilen şekliyle “Tekne taşları”n dan oluşmaktadır. Taşların genişliği bir metre, boyu ise iki metre dolaylarındadır. Bu taş mezarlara, dilden dile dolaşan söylentilere göre Krallar veya kralların karısı, çocukları, anası, babası gibi yakınları konmuştur. Bu tekne mezarlardan çok büyük defineler çıkmış olduğu anlatılır.
Ayrıca çok sayıda kuyular ortaya çıkarılmıştır. Bu kuyular tam bir silindir şeklinde olup ağızları, ”Kayrak” denilen düzgün işlenmiş 5-10 santimetre kalınlığındaki taşlarla kapatılmıştır. Bu kuyuların bir kısmının içerisi toprakla zamanla dolmuş, bir kısmının içinde ise su bulunmaktadır. Kuyuların içleri define avcıları tarafından zaman zaman boşaltılmış olup içlerinden çeşitli kemiklerin çıktığı görülmüştür.
Yaşlıların anlattığına göre Nal Tepesi’nin kuzey batı kısmında yer altı binaları vardır. Önceden açık olan bu bölümler zamanla taş ve topraklarla dolmuştur.
Nal Tepesiyle ilgili şöyle bir hikaye de anlatılır. Bunu da anlatmadan geçmeyelim. Nal Tepesi’nin doğu kısmına bakan yamacında bir altın beşiğin gömülü olduğu anlatılır. Hikayesi şöyledir. Zamanında buralarda oturan zenginlerden birisi savaşlar dolayısıyla kaçmak zorunda kalır. Kaçarken çok sevdiği oğlunun altın beşiğini tekrar döndüğünde almak üzere Nal tepesinin doğuya bakan kısmında bir nar ağacının dibine gömerek bırakmak zorunda kalır. Kaçarken derki “Hiçbir şey gözümde değil, ne ev ne şehir, o oğlumun beşiğini bırakmak var ya bana kıyametten daha ağır geldi. Eğer tekrar dönüp gelip de bu beşiği alamazsam, bu beşik kimseye yar olmasın”der. İşte anlatılan bu hikaye yüzünden taşlık kayalarla kaplı olmasına rağmen Nal Tepesinin her tarafı defineciler tarafından, onlarca yıldır delik deşik edilerek, altın beşik bulunmaya çalışılmıştır. Bulunmuş mudur bilmiyorum ama bulunduğuna dair hiçbir bilgi yoktur.
Sidas’ın en önemli kalıntılarından biriside hükümet binası denilen bölümüdür. Bu bina yaklaşık beş-on ton ağırlığında dikdörtgenler prizması şeklinde işlenmiş taşlarla yapılmıştır. Giriş kapısı kubbe şeklinde olup taşlar birbirine kenetlenerek yapılmıştır. Binanın yapı taşlarından bazıları elli metre uzaklarda bulunmaktadır. Dilden dile anlatılanlara bakılırsa bu bina büyük bir deprem neticesinde yıkılmış olup bu taşlar o zaman buralara kadar gitmiştir.
Bunun yanında dikili taşlar ve parça parça kale duvarları halâ ayakta kalmaya direnmektedir. Harabelerin büyük bir kısmı toprak altında kalmış ve buralar tarım alanı olarak kullanılmaktadır. İcikler’in en verimli arazileri de buralarda bulunmaktadır.
Sidas harabelerini zaman zaman yurt içinden ve dışından pek çok turist ziyaret etmektedir. Sidas’ın tanıtımının daha iyi yapılması halinde İcikler’e ekonomik ve kültürel bakımdan pek çok katkısının olacağını düşünüyorum.
İcikler köyü çevresinde bazı manevi şahsiyetlerin mezarları da bulunmaktadır. Çam dede de, kimliğini bütün araştırmalarıma rağmen bulamadığım ve adına çam dede denilen bir yatır vardır. Bütün gelinler bu yatırı atla üç defa mutlaka dolaşarak oğlan evine giderler. Burada on dolayında tarihi yaşlı çam ağacı vardır. Bu çamları köylü kutsal gördüklerinden kesmezler ve kesilmesine de müsaade etmezler. Çam dede köyümüzün batısında yer alır. İcikler’in doğusunda ise Nurullah dedesi denilen bir yatır daha vardır. Bu yatırın yanında da çok yaşlı bir çam ağacı mevcuttur .Bunun dışında birde taş dede denilen başka bir yatır bulunmaktadır. Bu yatır icikler’in kuzeyinde büyük bir taşın bulunduğu yerde yer alır.
İcikler köyünde bulunan bazı mahallelerde şöyledir. Göl önü mahallesi, Han önü mahallesi, İki tal mahallesi, Çakıldaklı boğaz mahallesi, Otmanlar mahallesi gibi mahalleler vardır. Ayrıca İcikler köyünün bir camisi ve birde ilkokulu vardır. Burada Otmanlar mahallesinin diğer mahallelerden ayrı bir özelliği vardır. Kısaca bundan da bahsetmeden geçmeyelim.
Otmanlar mahallesi İcikler’den üç yüz metre kadar uzakta olup köyün doğusunda yer alan bir mahalledir. Otmanlar eskiden kendi başına küçücük bir köymüş. Daha sonra İcikler’e dahil olmuştur. Otmanlar mahallesiyle ilgili şöyle bir hikaye anlatılır.
Bir gün bir evliya, eşeğiyle birlikte Otmanlar’a uğrar. Bu evliya çok uzaklardan gelmiştir. Aç, susuz ve yorgundur. Otmanlar’da birkaç tane kapı çalarak ekmek ve su ister. Hangi kapıyı çaldıysa yüzüne kapatılır. Hiç kimse ne bir dilim ekmek, ne de bir bardak su verir. Bunun üzerine bu evliya şöyle bir bedduada bulunur. “Siz benim gibi yolda kalmış birine yardım etmediniz ya, Allah’ta sizin bu köyünüzü şu benim eşeğimin kuyruğu gibi ne uzatsın nede kısaltsın. İlelebet böyle kalın”der ve çok yakınında bulunan İcikler’e varır. İcikler’de hangi kapıyı çaldıysa hepsi evlerine buyur eder. İzzeti ikramda bulunurlar. Bu evliya yolcu İcikler’den ayrılırken, İcikler için de şöyle bir duada bulunur. “Siz benim gibi darda olan bir yolcuya iyilik yaptınız, izzeti ikramda kusur etmediniz, Allah da sizlere genişlik versin, büyümek nasip etsin”der. O gün bu gün, nedendir bilinmez ama, Otmanlar on-onbeş haneyi bir türlü geçememiştir. Hatta son zamanlarda büyümeyi bırak, dağılma sürecine girmiştir. Bunun yanında İcikler ise günden güne büyümekte ve gelişmektedir. Daha önce de belirtildiği üzere üç yüz hane dolaylarına ulaşmıştır. Yöre halkı işte bu evliya olan yolcunun duasının da, bedduasının da, kabul olduğu inancını taşırlar.
İcikler köyündeki geniş sülâlelerden bazıları da şöyledir. Süllüoğlu sülâlesi(bu satırların yazarı da bu sülâleye mensuptur), Koç oğlu sülâlesi(Annem bu sülâleye mensuptur), Gıcırlar sülâlesi, Patırlar sülâlesi, Karabacaklar sülâlesi, Gök hoca sülâlesi, Bosçalar sülâlesi, Mavlar sülâlesi, Paliler sülâlesi, Kanatsızlar sülâlesi, Gabelle sülalesi, Haydarlar sülalesi, Pepe Şerifler sülalesi, Çerkezler sülâlesi, Halcıklar sülâlesi vb. gibi sülâleler vardır.
İcikler’deki sülâlelerden bazılarını da şöyle sıralayabiliriz. Zebekler, Bekirler, Sefer agalar, Koca hasanlar, Şimitler, Börtçeliler, Yaylılar, Hacımlar, Garecalar, Ercepler, Hatmiler, Pangınotlar, Kıllılar, Kazmalılar, Deli Şerifler, Alasakallar, İreyisler, Hidayetler, Felekler, Çolaklar, Çakmacıklar, Kuşagalar, Karaköseler, Bacaklar, Sakızcılar, Kocaliler, Köseler, Demirciler, Kayalar, Baklagübüler, Yalınayaklar, Kubatlar, Tülüler, Sofular, Hacasanlar, Yumuklar, Mıdıklar, Güp şerifler, Kepekçiler, Şekerciler, Camcılar, Çullular, Koca osmanlar, İbişçeler, Sekizler, Lüleler, Coşkunlar, Yusuflar, Umacalar, Molla mustafalar, Gılcanlar, Ürfetler, Handanlar, Sarılar, Kara böceler, Yağcılar, Zurnacılar, Baklacılar, Bayramlar, Emerdanalar, Bakırlılar, Mıratlar, Üşmüşlüler gibi daha bir çok sülâle vardır.
İcikler’de eskiden kalma hanlar da vardır. Bu hanlardan birisi bu gün köyün bir meydanına da adını veren bir handır. Bu han, Han önü denilen meydanın yanındaydı. Ancak bu han sonradan yıkılmıştır. Yıllarca yeri çocukların oyun yeri olmuş, daha sonra, buraya tek katlı bina yapılarak, İcikler Belediyesi ilk kurulduğunda buraya yerleşmiştir. Belediye daha sonra Cami bahçesine birleşik bu günkü yerine taşınmıştır.
Ayrıca Cami girişinin sol tarafında maza denilen bir han daha vardı. Bu han da 1960 ‘lı yıllarda yıkılarak cami avlusuna eklenmiştir.
Göl önü denilen meydan da da bir gölün olduğu, fakat daha sonra bu gölün doldurulduğu bilinmektedir.
İcikler köyünün komşu köyleri ise şöyledir. Doğusunda Kızılca köy ve Hüdük köyü, güney doğusunda Gümele köyü, güneyinde Encikler köyü, güney batısında Çay köy ve Gök veliler köyü, batısında Saracık köyü, kuzey batısında Yumuklar köyü, kuzeyinde ise Üşümüş köyü vardır. İcikler köyü bütün bu köylerin merkezi konumundadır.
İcikler köyünün geçim kaynakları ise tarım, hayvancılık ve halıcılığa dayanır. Hayvanlardan daha çok koyun, keçi ve sığır yetiştirilir. Yaklaşık elli sürü koyun, on beş sürü kadar da keçi vardır. Beş yüz dolaylarında da büyükbaş hayvan bulunmaktadır. Ancak son zamanlarda hayvancılık iyice azalmış, hatta bugün yok olmayla karşı karşıya kalmıştır.
İcikler’de sürü sahipleri ve onlara gütmeleri için katılmış az sayıda koyun veya keçisi bulunan insanlarla birlikte mayıs ayının başlarında yaylaya çıkılır. Bu yayla grupları üç, beş ve daha fazla haneden oluşur. Çadırlar veya Alaçık’lar sürü sahibinin tarlasına kurulur. Çadırları herkes tanır belki ama, İcikler’e mahsus olan Alaçık’ı tanıyan azdır sanıyorum.
Alaçık’lar yaş, ince ve uzun söğüt veya çınar dallarından kurulur. Söğüt veya çınar dalları Alaçık’ın kaburgasını, bir başka deyimle iskeletini oluşturur. Karşılıklı iki tarafa yeni dalından kesilmiş bu uzun çubuklar yere
10-15 santimetre kadar batırılır. İki taraftan da yarım daire şeklinde eğilerek birbirine dolanır ve söğüt çubukları üzerinden daha önce soyulan kabuklarla birbirine bağlanır. Bağlamada ip mecbur kalmadıkça pek kullanılmaz. Yan taraflardan oluşturulan bu kaburgalar tamamlandıktan sonra da Alaçık’ın arka tarafına aynı şekilde çubuklar dikilerek yan kaburgaların üstünden en öndeki kaburgaya kadar çubuklar eğilerek, yine söğüt kabuklarıyla güzelce bağlanır. Böylece Alaçık’ın iskeleti ortaya çıkmış olur. Bundan sonra bu iskeletin üzerine sahibinin isteğine göre kıl çul veya kilim örtülür. Bu örtüler kaburgalara sağlam kırnap iplerle iğneler vasıtasıyla sıkıca bağlanır.
Yağmur veya fırtınalardan etkilenmemesi için bu işin iyi yapılması gerekir. Alaçık’ın kurulması böylece tamamlandıktan sonra üzerine çam dalları veya çınar dalları örtülür. Bu da Alaçık’ın içerisinin serin ve fırtınalardan korunması için yapılır. Sonra Alaçık’ın içerisine yağmur sularının girmemesi için çevresine kanal açılır. Böylece Alaçık kurulmuş ve içinde oturulacak duruma getirilmiş olur. Bundan sonra sahibinin ne kadar eşyası varsa içeriye yerleştirir ve burada oturmaya başlar.
İcikler’de yayla iki ay kadar sürer. Genellikle mayıs ayının başında gidilip, temmuz ayının başında otlar kurur kurumaz geri dönülür. Yaylacılar sütlerini burada sağar, yoğurtlarını ve peynirlerini burada yaparlar. Koyun ve keçilerinin yapağı ve kıllarını burada kırkarlar. Ancak kadınlar ekmeklerini yapmak için zaman zaman köye gidip gelirler. Arada sırada yaylada yaptıkları da olur.
Bahar aylarında köyde çok az insan kalır. Köy ancak Cuma günleri tekrar eski canlılığına kavuşur. Çünkü yaylada bulunan bütün erkekler nerede ve ne işi olursa olsun mutlaka cuma namazını kılmak için cuma günü köye döner. Bununla birlikte kadınlarda ekmeklerini yapmak için genelde Cuma gününü seçerler.
İcikler’de yaylaya gidenlerin çoğu avlu kapılarına kilit takmadan, sadece bir ip veya bir tel bağlayarak giderler ve en ufak bir hırsızlık olayı olmaz. Dileğim bu güzel ve güzel olduğu kadar da emniyet ifade eden bu durum ilelebet devam eder.
Bu yaylalar aynı zamanda sürü sahibinin tarlasının da, hayvanların gübreleriyle gübrelenmesini sağlar. Çünkü her hafta koyun veya keçi ağıllarının yerleri ile sığırların bağlandığı kazıkların yerleri değiştirilerek tarlanın her tarafının gübrelenmesi sağlanır. Ağılların değiştirilmesinde bütün yaylacılar el birliği yaparak güzel bir dayanışma örneği verirler.
İcikler çevresinin ormanlarla kaplı olması da, çok çeşitli yabani hayvanların bol miktarda yaşam bulmasına zemin oluşturmaktadır. Yaylalarda her sabah kuş ve özellikle keklik sesleriyle uyanır yaylacılar.
İcikler yöresi, özellikle kınalı keklik ve tavşan yönünden oldukça zengin ve çok çeşitli bitki örtüsüne sahip bir doğa güzelliğine sahiptir.
Öyle ki keklik yavrularının daha yumurtadan çıkar çıkmaz çıkardıkları sesler, İcikler halkı tarafından sınıflandırılmıştır. Yeni yumurtadan çıkan yavrular “palaz” olarak adlandırılır ve buna “cip cip”, yavaş yavaş uçmaya başladıklarında çıkardıkları ses dikkate alınarak “pıy pıy”, uçmaya başladıkları andaki çıkardıkları ses “kıy kıy”, kekliğe dönüşmeye başladıkları andaki çıkardıkları ses “Gakgalak”, avlanma büyüklüklerine geldikleri, yani anasından ayrılamayacak kadar büyüdüklerinde çıkardıkları ses ise “Gakguburak” olarak isimlendirilmiştir. Yani kekliklerin hangi büyüklükte olduklarını anlatmak için çıkardıkları sesler söylenir.
Cip cip denildiğinde herkes yavruların daha yeni çıkmış olduğunu anlar. Pıy pıy denildiğinde yeni uçmaya başlayan, fakat elle yakalanabilecek büyüklükte olduğu, kıy kıy veya Gakgalak dendiğinde elle yakalanması mümkün olmayacak kadar büyümüş olduğu ifade edilmiş olur. Gakguburak safhası ise artık yavruların keklik olduğu ve avlanabileceği anlamını taşır. Yani bir keklik cip cip, pıy pıy, kıy kıy, gakgalak, gakguburak ses safhalarını aşarak keklik olur.
Zaman zaman tavşan ve tilkilerin köy içlerine kadar girdikleri, çakal seslerinin köyden rahatlıkla duyulduğu zamanlar çok olmuştur. Kurt ve andıkların(sırtlan) köy yakınlarında sürülere saldırdığı ve hayvanları parçaladığına da çok şahit olunmuştur.
İcikler’de tarım ürünleri olarak da tütün, buğday, arpa, burçak, nohut ve bağ yetiştirilmektedir. Ayrıca bol miktarda palamut ağacı bulunmaktadır. Gelir kaynaklarının temelini tütün ve palamut oluşturmaktadır. Diğer ürünler daha çok herkesin kendi ihtiyacını karşılayacak niteliktedir. Sulanabilen arazisi oldukça azdır. İcikler'in altı kilometre yakınından geçen Gediz nehrinin kollarından olan ilke çayı yataklarında bir miktar sulanabilen arazi olsa da oldukça yetersizdir. Küçük dere yataklarında bulunan az miktardaki sulak yerlere de bahçe yapılır. Bostanlar dahil bütün tarım ürünleri susuz yetişir.
İcikler köyünün bitki örtüsü, daha çok kızıl çam, pıynar, çalı ve palamut ağaçlarıdır. Özellikle palamut, çam ve pıynar yönünden oldukça zengindir. Bütün köylü odun ihtiyacını bu kaynaklardan karşılar.
İcikler’in geçim kaynaklarından biride halıcılıktır. Hemen hemen her evde halı tezgahı vardır. Halıyı genellikle kızlar, gelinler ve genç oğlanlar dokur. Evlenen gelin ve damat ana ve babasından ayrıldığında hemen evlerine bir halı tezgahı kurarak, karı koca birlikte halı dokuyarak geçimlerini sağlarlar. İcikler’in geçim kaynaklarını kısa kısa böylece tanıttıktan sonra yemeklerinden de kısaca bahsedelim.
İCİKLER’İN TANINMIŞ YEMEKLERİ
1-Tarhana
2- Fırında Kabak
3- Keşkek
4-Gevrek Islatması
5-Höşmerim
6-Tavşan dolma
7-Üzüm ve kak hoşafı
8-Diğerleri.
TATLILAR
1-Basma helva
2-Kırık helva
3-Susamlı baklava
4-Pelte
5-Pekmezli kar helvası
6-Ayva reçeli vb.
İcikler yemeklerinden birkaç tanesinin hazırlanması ve yapılışı şöyledir. Bunlardan tarhananın hazırlanmasıyla başlayalım.
Tarhana:
İcikler tarhanası yörede en tanınmış çorbadır. Al kırmızı rengiyle ün yapmıştır. Al kırmızı olmayan tarhana tarhanadan sayılmaz. Hatta biraz ağarmış veya sonradan ağarmaya yüz tutmuş tarhanalar eski tarhana adıyla anılır ve yense bile isteyerek değil mecburiyetten dolayı yenir.
İcikler tarhanasının yapılışı biraz zahmetlidir ama ne salça ister, ne de et ister. Bir köy ekmeği olduğunda tadına doyum olmaz. Tarhana çorbasının içine köy ekmeği, ufalanarak yeteri kadar doğranır ve öyle yenir. İcikler tarhanasının yapılışından da kısaca bahsedelim.
İcikler tarhanasının ana maddelerini şöyle sıralayabiliriz.
1-Un
2-Hamur maya((Hamur tarhana varsa, maya olarak tercih edilir)
3-Dalında kızarmış tarhanalık biber
4-soğan
5-Domates
6-Nohut
7-Yoğurt
8-tuz
Tarhanalık biberler dallarında al kırmızı oluncaya kadar toplanmaz. Dalında kıpkırmızı olan biberler toplandıktan sonra bir hafta on gün dolaylarında gölge bir yere serilir. Biraz daha burada da kızarması ve hafif buruşması sağlanır. Yani içindeki su oranının biraz azalması sağlanır. Yapılacak tarhananın miktarına göre tane tane sayılarak belli sayılarda konur. Dört tenekelik(iki kile) bir tarhanaya 700-1000 tane biber konulur. Hatta tarhanalık biberler kilo ile değil sayı ile satılır. Satımlar yüz biber üzerinden yapılır. Biberlerin küçüklük ve büyüklük durumuna göre pazarlık usulü, alış veriş yapılır.
Biberler önce saplarından ayıklanarak bir kazana doldurulur. İçine yeteri kadar su konulur ve kaynatılır. Suyun çok fazla olmamasına dikkat edilir. Çünkü biberlerin besin maddelerinin israf edilmemesi gerekir. Kaynatılmış olan bu biberlerin suyu ayrı bir kaba süzülür.
Bir ekmek teknesine yeteri kadar elenmiş buğday unu konulur. Ayrıca unun içine hamur maya, yeteri kadar kaynatılmış nohut ve bunların ezmesi, yeteri kadar yoğurt, ayıklanarak suda pişirilmiş yeteri kadar soğan ve pişirilmiş al kırmızı biberler konulur. Bu un hiç su konulmadan yukarıda saydığımız maddelerle iyice karılır ve üstü bir bezle örtülür. Ancak bundan sonra dikkat edilmelidir. Çünkü mayalanan tarhana hamuru bir süre sonra kabarmaya başlar. Eğer hamur ara sıra karıştırılmazsa tekneden dışarıya taşmaya başlar. Bu karıştırma işi iki üç gün devam eder. Tarhananın kabarma durumu ortadan kalktıktan sonra iki üç günde bir el ile yoğrulur. Katık maddeler böylelikle birbirleriyle iyice karışmış olur.
Tarhana karıldıktan 10-15 gün sonra meldin adı verilen özel tarhanalık kilimler, evlerin veya damların dambaşlarına sabah erkenden serilerek üzerlerine hamur tarhanalar parça parça dağıtılır. Bu duruma “Tarhana çıkarma”denir.
Evin hanımı konu komşuyu tek tek dolaşarak “Tarhana ovalamaya”çağırır. Yani tarhana imece usulü ovalanır. Bir meldinin başında dört beş tane kadın bulunur. Tarhana çıkaran ev hanımı yemekler hazırlayarak öğle yemeği verir. Tarhana ovalama yemeklerinin başında tabi ki yeni ovalanmış taze tarhana çorbası, çeşitli sebze yemekleri ve bal kabağı tatlısı vardır. Yaklaşık ikindi ezanına kadar ovalama işi bitirilip tarhana eleklerden geçirilir ve meldinlere ince bir şekilde serildikten sonra herkes evine dağılır.
Tarhana bundan sonra ağarmasın diye gölge yerlere serilerek kurutulur. Kuruduktan sonra ağarmasını (beyazlamasını) önlemek için toprak küplere doldurulur. Son zamanlarda naylon bidonlara konmaya başlanmıştır. Böylece bir yıllık tarhana hazırlanmış olmaktadır.
Fırında Kabak:
İcikler’in yöresel yemeklerinden birisi de fırında kabak(kabak kebabı da denilebilir)tır. Fırında kabak ekmek fırınlarında pişirilir.
İcikler’ de ekmekler mahalle fırınlarında yapılmaktadır. Köyün hemen hemen bütün mahallelerinde fırın vardır. Bu fırınlara ekmek yapmak nöbetle olur. Nöbet koymanın adı “çırpı koymaktır”. Ekmek yapacak kadın eline bir pıynar dalı alarak fırının önüne gelir ve fırına en yakın evin hanımına seslenerek derki ;”Fırına çırpı koyan var mı? Yoksa bak ben çırpı koyuyorum, çırpı koymaya gelenlere deyiver” deyip elindeki pıynar dalını fırının önüne koyarak gider. Ekmek etmek için fırına gelen başka bir kadın orada çırpıyı görünce nöbetin konulmuş olduğunu anlar ve fırının en yakınında bulunan evin hanımına çırpıyı kimin koyduğunu sorarak öğrenir. Öğrendikten sonra doğru çırpı koyanın evine varır. Ona derki; ”çırpıyı sen koymuşsun, beni de arkandan deyiver. Senin arkandan da ben edeyim ekmeği”der ve gider. Onlardan sonra her gelen aynı yolu takip ederek ekmek edecekler sıraya girer.
Böylece fırın akşama kadar, hatta yatsı ezanına kadar yanmaya ve ekmek edilmeye devam eder. Her ekmek çıktıktan sonra tekrar yakılır, közler ve küller süpürülür, ekmekler öyle pişirilir. Bunları bu kadar anlatmamın sebebi yukarıda da belirttiğim gibi, fırında kabağın pişirilme yöntemiyle ilgili olduğundandır. Fırında kabak pişirebilmek için fırının günde en az üç dört defa yanmış olması gerekir. Aksi taktirde kabak tam pişmez ve lezzetli olmaz.
Üç beş defa yanan fırınlara, son ekmek çıktıktan sonra bütün mahalleli fırın kabağı ve bal kabağı denilen kabakları kaptığı gibi fırına koşar. Fırında sıraya girilir. Kabaklar sırayla “karıştırgaç” denilen uzun ağaç dallarıyla bütün bütün dipten itibaren düzenli bir şekilde yerleştirilir. Bu arada fırının dolması neticesinde bazılarının kabakları açıkta kalır. Bundan dolayı bazen fırında sıra kavgaları bile olur. O gün açıkta kalanlar tabi ki fırında kabak yiyemezler. Fırın doluncaya kadar kabaklar konulduktan sonra fırının ağzı taşlarla örülerek dışından çamurla iyice sıvanır ve herkes evine dağılır.
Sabah ezanıyla birlikte kalkan herkes doğru fırının yolunu tutar. İlk varanlar fırının ağzını açar. Ancak sabah ilk varanlar daha çok kabağını en son koyanlardır. Yani kapağı fırının ağzına yakın olanlardır. Eğer onlar geç varacak olurlarsa fırının dip tarafında kabağı olanlar öndeki kabakları aralarken çok zaman öndeki kabaklar ister istemez deşilerek zarar görürler. Bundan dolayı herkes buna göre hareket ederler. Kabağını bir sini üzerine koyan evinin yolunu tutar. Fırında kabak sabahları tarhana çorbasının ardından sıcak sıcak yenir ve tadına doyum olmaz.
Hele o fırın kabağının içinden çıkan çekirdeklerin tadı yok mu, çocuklar o çekirdeklerin başında, yemek için birbirleriyle yarış ederler.
Keşkek:
İcikler’in yöresel yemeklerinden biriside keşkektir. Keşkek yemeğini açıklamadan önce, keşkeğin nasıl yapıldığını kısaca açıklayalım. Keşkek, iyi kalitede buğdaydan yapılır. Yeteri kadar buğday bir çuvala doldurularak gölönü mahallesinin meydanında bulunan tarihi dübeğe götürülür. Buğday hafif şekilde ıslatılır. Islatılan buğdaylar dübeğe doldurulur. Dübek yaklaşık bir teneke buğday alır. Karşılıklı iki kişi ellerinde “Toku” adı verilen T şeklindeki ağaçtan yapılmış araçlarla, buğdayların tamamının kabukları soyuluncaya kadar dövülmeye devam eder.
Keşkek dövme işi daha çok genç delikanlılar ve genç kızlar tarafından yapılır. Keşkeğin dövülmesi yaklaşık iki üç saat kadar devam eder. Bu dövme işinin zor olması nedeniyle keşkek imece usulü dövülür. Tamamen kabuklarından ayrılmış olan buğday artık keşkek olmuştur. Kabukları savrularak keşkekten ayrılır. Bir kilim veya meldin üzerine serilerek kurutulur. Bu kurutmadan sonra keselere veya çuvala konularak, keşkek artık afiyetle yenmeyi bekler. Keşkeğin dövülmesiyle ilgili geniş açıklamayı düğün keşkeğinde ayrıntılı olarak ele alacağız.
Keşkek ve bulgurların dövüldüğü bu dübeğin tarihi bir özelliği de vardır. Kısaca bu tarihi dübekten de bahsetmek istiyorum.
Bu dübek, kösele taşından, ayağı bir kesik koni, gövde ise yarım daire, içi ise ters kesik koni şeklinde, dışından bakıldığında bir havan’ı andıran, çok güzel işlenmiş, kırılmasını ve zarar görmesini önlemek için ağzının çevresine bir çelik çember geçirilmiş, ne zaman yapıldığı ve hangi devirden kaldığı hakkında herhangi bir bilgi bulunamamıştır.
Osmanlı devrinin son devirlerini yaşamış ve görmüş büyüklerimiz dahi bu dübeğin ne zaman yapıldığı veya nereden geldiği hakkında bilgilerinin olmadığını açıklamışlardır. Bu kısa notu da belirttikten sonra keşkeğin nasıl pişirildiği hakkında da kısaca bilgi verelim.
Keşkek akşamdan bir kaba ıslatılır. Sabaha kadar iyice ıslanan keşkeğin suyu süzüldükten sonra, tencerede kızartılan et yağı veya tere yağının üzerine dökülür. Yeteri kadar su ve tuz konularak hiç karıştırılmadan pişmeye bırakılır. Keşkek piştikten sonra kepçeyle, keşkek taneleri iyice dağılıp koyulaşıncaya kadar dövülür (karıştırılır). Üzerine et ve et suyu ilave edilerek afiyetle yenir.
Gevrek Islatması:
Gevrek ıslatması böreklik kuru yufkalardan yapılır. Yufkalar saçlarda pişirilip kurutulduktan sonra kule halinde bir tepsi üzerine üst üste yığılır. Her istendiğinde, bu yufkalardan yeteri kadar alınıp kuzu kulağı kadar küçük küçük parçalara bölünür. Bir tabak içine özenle döşenir.
Tavaya yeteri kadar tereyağı, tereyağı yoksa çiçek yağı konulur. Doğranmış soğan ile salça bu yağın içine konularak güzelce kavrulur ve içine, eğer et suyu varsa et suyu, et suyu yoksa yeteri kadar normal su konularak kaynatılır. Kaynatılan bu karışım sıcak sıcak hazır olan gevrek üzerine gezdirilerek dökülür. Biraz soğuması ve gevreklerin iyice ıslanması beklenir ve sofraya hazır hale getirilip afiyetle yenir.
İcikler’in bu yemek çeşitlerini kısaca belirttikten sonra İcikler’de gençler arasında yapılan oyun ve sosyal faaliyetlerden de kısaca bahsedelim.
GENÇLER ARASINDA OYNANAN OYUNLAR
Gençler arasında en çok rağbet gören faaliyetler arasında erkeklerde “Efene” toplantıları, kızlarda ise bayramlarda “Elele kolele” ve “Turanbaç” oyunlarıdır.
Gençlerin efene toplantıları şöyle yapılır. Gençler kendi aralarında anlaşarak tarhana, buğday, bakla gibi tahıllardan belli ölçülerde herkesten toplanarak bakkallara satılarak veya para toplanarak, bu parayla birkaç tane tavuk alıp birinin evinde akşamları toplanırlar. Evine toplanılan gencin ailesi bu tavukları burada pişirerek akşama hazır hale getirir. Akşam gençler bir araya geldikten sonra topluca tavuklar yenir sohbetler yapılır. Topluca türküler söylenir. Çeşitli oyunlar oynanır.
En çok oynanan oyunlardan bazılarının adları şöyledir.
1-Bilmece
2-Tuz saklama
3-Binmeci eşek
4-Sırayla masal anlatma v.b etkinlikler gerçekleştirirler.
Bazı bilmeceler şöyledir.
Karşıdan baktım yamur yumur
Yanına vardım kilitli demir
(Cevap:Mezar)
***
El yatar
İlyas oturur.
(Cevap:İbrik)
***
Karşıdan baktım hiç yok
Yanına vardım pek çok
(Cevap:Karınca)
***
Yer altında
Yağlı kayış
(Cevap:Yılan)
***
Çıldırdamadan
Küre girer
(Cevap:Güneş ışını)
***
Allah yapar yapısını
Kul açar kapısını
(Cevap:Karpuz)
***
Sarıdır sarkar
Düşerim diye korkar
(Cevap:Armut)
***
Ben giderim o da gider
Arkamdan tin tin eder
(Cevap:Gölge)
Genç kızların ise özellikle bayramlarda topluca oynadıkları “elele kolele” oyunudur. Bu oyunda şöyle oynanır.
Kızlar karşılıklı iki saf halinde el ele tutuşarak yüksek sesle çeşitli tekerlemeler söyleyerek birbirlerine doğru yürürler. İki saf, bir birine tam yaklaştığında geri adımlarla geldikleri noktaya giderler. Bu tekerlemelerde kızlar birbirlerine oğlanlar satarlar. Bu durumda kimisi söylenen sözlere alınarak tepki gösterir, kimisi kızarır bozarır, kimisi de neşelenir kahkahalar atar. Kızların çevresinde de bu sırada oğlanlar dolaşır durur ki ,acaba bana kimi satacaklar diye merak ederler.
Turanbaç oyunu da yine genç kızların topluca oynadıkları oyunlardan biridir. Uzun bir urgan veya sicim bir ağaca veya sabit bir yere bağlanır. Genç kızlardan birisi ebe olur. Ebe olan kızın beline urgan bağlanır.
Ebe kız bağlandığı ağacın çevresine çizilen dairenin içinde durur. Diğer kızların ellerinde birer bez ve bu bezin ucu düğümlenmiş olduğu halde ebe kıza vurmaya çalışırlar. Ebede kendisine vurmaya çalışan kızlardan herhangi birini urganın yetişebildiği yere kadar koşarak yakalamaya çalışır. Ebelik bir kişiyi yakalanıncaya kadar devam eder. Eğer yakalayabilirse ebelik yakaladığı kıza geçer. Oyun böylece devam eder gider.
Gençlerin oynadığı oyunlardan bahsettikten sonra birazda çocukların oyunlarından bahsedelim.
ÇOCUK OYUNLARI
Çocukların oynadıkları oyunların bazılarını da şöyle sıralayabiliriz.
1-Çelik çomak
2-El bakıç (saklanbaç)
3-Çırakman
4-İstop
5-Kazantaşı
6-Kazık
7-Marka
8-Güvercin taklası
9-Binmeci eşek
10-Deve alma
11-Yer kazmaca
12-Esir almaca v.b gibi oyunlar oynarlar.
13-Göçmeci emen...
ASKER UĞURLAMA
İcikler’de gençlerin askerlik hazırlıkları da ayrı bir özellik taşır. İcikler’de askere gidecek gençler gitmelerine tam yirmi(20) gün kala her türlü işi bırakıp yirmi gün boyunca köy içinde gezerler. İlk günden itibaren asker adaylarına davetler başlar. Her asker adayının yakın akrabaları, sadıcı, arkadaşları, bütün eşi dostu yemeğe davet ederler. Öyle günler olur ki günde beş-on defa davete gittikleri olur. İcikler’de, askere giden gençlere yemek yedirmenin çok büyük sevap olduğuna inanılır.
Asker adayları daha ilk gün akşamından itibaren davetli oldukları evlerde yemeklerini yedikten sonra, topluca yüksek seslerle türküler söylerler. Türküler, yaz aylarında evlerin dışa açık olduğu yerlerde veya dambaşlarda söylenir. Kış günü ise pencereler açılarak söylenir ki bütün köylü duyup dinlesin diye. Bu türküler öyle coşkulu olur ki köyde bir çok insan evlerinin pencerelerine çıkarak bu türküleri dinlerler. Bu durum asker adaylarının yola çıkacağı son bir gün öncesine kadar devam eder. Son akşam ise bütün askerler kendi evlerinde olur. Çünkü o akşam bütün akrabaları, arkadaşları akşam asker adayının yanına son ziyaretlerine gelirler. Asker adayına büyükler tavsiyelerde bulunurlar, tecrübelerini anlatırlar, dualar ederler. Gece geç vakitlere kadar oturulur, sohbetler yapılır.
Sabah erkenden yolcu etmek için asker adayının evi tekrar uğurlamaya gelenlerle dolar taşar. Gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra asker adayı önce anası, babası ve kardeşleriyle helâllaştıktan sonra orada bulunan herkesle ayrı ayrı helâllaşır. Büyüklerin ellerini öper, küçükler ve arkadaşlarıyla kucaklaşarak Allah’a ısmarladık dedikten sonra köyün çıkışında bulunan ilkokulun bahçesine doğru yola çıkılır. Evden çıkarken bir kovayla arkasından su dökülür. Bu suyun anlamı, su gibi akarak gidip, su gibi akarak gelmesi dileğidir.
İcikler’in en güzel adetlerinden biriside topluca asker uğurlama törenidir. Bütün asker adayları aynı şekilde ilkokulun bahçesinde bütün köy halkıyla birlikte toplanırlar.
Asker adayları topluluğun en önüne tek saf halinde kıbleye dönük olarak dizilirler. Asker adaylarının arkasına da erkekler önde olmak üzere köy halkı da yönleri kıbleye dönük olduğu halde sessizce dururlar. Köy imamı hemen asker adaylarının önüne durarak asker adaylarının belâsız, kazasız görevlerini tamamlayıp gelmeleri için yüksek sesle Kur’anı kerim okur ve dualar eder. Bu tören bittikten sonra asker adayları orada bulunan herkesle vedalaşır. Bu vedalaşma sırasında asker adaylarının ceplerine bir çok insan harçlık koyar. Öyle olur ki asker adaylarının cebine yardım amacıyla konulan bu para miktarı ailesinin verdiği paranın birkaç katı bile olabilir. Buda İcikler’in dayanışmayla ilgili en güzel adetlerinden biridir. Hiç kimse o gün askerleri uğurlamadan her hangi bir yere gitmez. Bu uğurlama töreninden sonra, köy halkı asker ailelerine, Allah kavuştursun derler ve herkes işine veya evlerine giderler.
HACI UĞURLAMA
İcikler’de hacca gidenlerin, hac yolculuğuna da büyük önem verilir. Hacca gidecekler belli olduktan sonra hacı adayları belli hazırlıklara girişirler.
Hacı adayları köydeki herkesi ayrı ayrı ziyaret ederek helâllaşırlar. Hatta yıllardır küs kaldığı insanları ziyaret ederek hem barışırlar hemde helâllaşırlar. Hacca giderken hiç kimseyle kırgın ve küs olunmaması gerektiğine herkes içtenlikle inanır. Böylece hac yolculuğu toplumsal bir barışa da sebep olur.
Hacca gidecek olanlar “hacı yemeği” denilen bir yemek verirler. Bu yemek günleri hacca gidecekler arasında bir planlama yapılarak ayrı ayrı günlerde verilir. Özellikle bu yemek Cuma günlerinde verilir. Çünkü İcikler Cuma günleri çok kalabalık olur. İcikler merkezi bir köy konumunda olması dolayısıyla bütün çevre köyler İcikler’e Cuma namazı kılmaya ve alışveriş yapmaya gelirler. İşte bu insanlara da hacı yemeği yedirmek için Cuma günleri tercih edilir. Ayrıca hacı adayları başka köy ve şehirlerdeki bütün tanıdıklarını aynen düğünlerde olduğu gibi hacı yemeğine davet eder.
Hacı yemeği için kesilecek hayvanlar alınır, keşkekler dövülür, böreklikler hazırlanır. Hacı adayının yanında götüreceği yiyecekler hazırlanır. Bunların başında “gavıt veya pesamat” denilen parça parça edilmiş ekmekler fırında kurutularak çuvallara doldurulur. Keselere İcikler tarhanası, nohut, fasulye v.b yemeklikler konulur.
Yemekler kararlaştırılan gün, şafakla birlikte evlerin önüne kazanlar kurulur, aşçılar büyük bir gayretle bütün yemekleri Cuma namazı çıkışına hazırlamak için büyük gayret sarfederler. Bütün köylü Cuma namazına gider. Cuma namazında imam bütün cemaatı hacı adayı adına hacı yemeğine davet eder. Cuma namazından çıkan herkes topluca hacı yemeğine giderler. Sofralar kurulur, sofraların çevresine insanlar dizilirler. Cami imamı Kur’anı Kerim okur, dua eder, hacı adayının sağ selim hacca gidip gelmesini diler. Duadan sonra herkes yemeklerini yer ve hacı adaylarına hayırlı olması dileğini ileterek dağılırlar.
Hacı yemeğinden sonra hac yolculuğu gününe kadar hacı adaylarının evleri ziyaretcilerle dolar taşar. Helâllaşmaya gelenler, hayırlı yolculuklar dilemeye gelenler hiç eksik olmaz.
Hac yolculuğuna çıkılacağı gün sabah namazından itibaren hacı adayının evi yolcu etmeye gelenlerle ana baba gününe döner.
Hacı adayları aynen asker uğurlamada olduğu gibi ilkokulun bahçesinde toplanmak üzere, köyün camisinde bulunan Sancak eşliğinde, dualarla ve selâvatlarla evlerinden eşi, dostu ve akrabalarıyla birlikte yaya olarak yola çıkarlar.
Burada İcikler’in sancağıyla ilgili de kısaca bilgi verelim. Bu sancak uzun yıllardan beri köy camisinin minberinde durur, sadece hacılar yolcu edilirken çkarılır. Hacılar hacca yolcu edildikten sonra tekrar minbere yerine yerleştirilir. Köyde bulunan bu sancağın nereden geldiği, kimler tarafından ve niçin, hangi sebeple verildiğini bilen çıkmamıştır. Bir söylentiye göre bu sancak İcikler’in kuruluşunu sağlayan İcik yörüklerine ait bir sancak olduğu söylenmektedir.
Bir başka söylentiyi ise Hacı terzi Mehmet Karabacak bize şöyle anlatmıştır. “Anamaslı yörüklerinin bazı mensupları, bu sancağın kendilerine ait bir sancak olduğunu iddia ettiler. Bunların bir kısmı Kurşunlu ve Saracıkta yerleşiktirler. Ancak Anamaslı yörüklerinin iddialarını ispatlayabilecek bir belgeleri de mevcut değildir” demiştir.
İcikler’in bu sancağı her nasıl olduysa, 1980’li yıllarda kaybolmuştur. Nasıl kaybolduğu yada kimler tarafından alındığını bütün araştırmalarıma rağmen izini bulamadım. Bazı vatandaşlarımız sancağın çok yıprandığını, onun için atılmış olabileceğini söyleseler de, bunun sadece bir tahminden öte gitmediği anlaşılmaktadır.
Tarihi sancakla ilgili bu bilgiyi verdikten sonra biz yine hacı uğurlama törenine kaldığımız yerden devam edelim.
En önde sancak olmak üzere, evlerinden okulun avlusuna varıncaya kadar, daha önceden hazırladıkları bozuk paraları avuç avuç çocukların bulunduğu yerlere doğru atarlar. Çocuklar bu paraları kapabilmek için adeta birbirleriyle yarışırlar. Çocukların o para kapma yarışını, neşe ve heyecanlarını görmeye değer. Bu para saçma ve kapma, okulun bahçe kapısına kadar devam eder.
Bütün hacı adayları okulun bahçesine toplandıktan sonra, hacı adayları en öne saf halinde dururlar. Onların önünde cami imamı, hacı adaylarının arkasında da erkekler önde, kadınlar arkada olmak üzere bütün halk saf tutar. Burada imam topluca dua eder ve hayırlı yolculuklar diler. Bu törenden sonra hacı adaylarıyla tek tek herkes helâllaşıp hayırlı yolculuklar dilerler. Hacı adayları araçlara bindirilerek yolcu edilirler.
Araçlar hareket eder etmez toprak kavanozlarla getirilen sular arkalarından dökülür. Bunun anlamı, su gibi akarak, belasız, kazasız, gidip gelsin demektir. Hacı uğurlama töreninden sonra herkes işine gücüne dağılır.
İCİKLER’DE CENAZE
İcikler’de cenazeyi anlatmadan önce hasta ziyaretlerinden bahsetmek istiyorum. İcikler’de ciddi rahatsızlığı olan hastalara büyük hassasiyet gösterilir. Köyde hemen hemen herkes fırsat buldukça hastaları ziyaret etmeye büyük gayret sarfederler. Hastaya sabırlar dilenir ve teselli edilmeye çalışılır. Herkes hasta yanından ayrılırken “Bir daha görmek var, görememek var” diyerek helâllaşarak ayrılırlar.
İcikler’de bir ölen olduğunda, köy minaresinden selâ verilir. Selâdan sonra ölen kişinin ismi söylenir. Ölümün duyulmasıyla birlikte, ölü evinin yakın çevresinde bulunan kadın ve kızlar desti ve ibriklere su doldurarak ölen insanın yıkama suyunun ısıtılacağı kazanlara boşaltır. Cenazenin yıkama suyunu hazırlamanın büyük sevap olduğuna inanılır.
Cenaze günü, köyde hiç kimse cenazeyi kaldırmadan kesinlikle işe gitmez. Cenaze kaldırılmadan işe gidilirse, o gün işlerin mutlaka aksayacağı veya işe gidenlerin başına, o gün kötü şeylerin geleceğine inanılır.
Ölü yakınlarından birkaç kişi mezarlığa giderek mezar kazılır. Mezarı kazanlara ölü yakınları gönüllerinden koptuğu kadar bir miktar para verir.
Erkek ölüleri köy imamı, kadınları ise köydeki bir kadın yıkar. Yıkama işi bittikten sonra cenaze “sal”a konulur, Sal’ın üzerine ölen insanın daha sağlığında, Sal’ın üzerine örtülmek üzere dokuttuğu kilim örtülerek camiye götülür.
Camide, topluca cenaze namazı kılınıp, köy yakınında bulunan mezarlığa defnedildikten sonra, defin için gelenlere komşu bir evde topluca yemek verilir. Cenaze yakınlarına tek tek başsağlığı dilenerek herkes işine gücüne gider. Sal’ın üzerine konulan kilim camiye götürülerek, caminin uygun bir yerine, camiye hediye olmak üzere serilir.
Vefadın birinci gününden itibaren müsait olanlar evlerinde pişirdikleri yemeklerden alarak, akşam yemeğini ölü çıkan evde yerler. Bu duruma “eren” denir. Eren haftalarca devam eder. Ölü yakınları uzunca bir süre yalnız bırakılmaz. Her gün yemeğini alan, akşam yemeği için, ölü evine koşar. Topluca yemekler yenir, ölü yakınları teselli edilmeye çalışılır. Ölen insanın güzel davranışları ve konuşmaları anlatılır. Her akşam Kur’anı Kerim okunur, ölenin ruhuna fatihalar gönderilir, hayır dualar edilir.
İCİKLER’DE BAYRAM
İciklerde Ramazan ve Kurban bayramları çok hareketli geçer. Haftalarca önceden evlerin temizliği ve badanaları yapılır.
Üç gün önceden baklavalar fırınlarda pişirilip tatlısı dökülmeden arefe günü sabırsızlıkla beklenir. Bayramlıklar büyük heyecanla alınıp, bayramda giyilmek üzere bayram günü adeta iple çekilir. Hele çocukların bayramlıklarının alındığı günü görmek lazım. Çocukların bayramlıklarını defalarca giyip giyip çıkarmalarını, hoplayıp zıplamalarını seyretmeye doyum olmaz.
Arefe günü ikindi namazına gitmek üzere, bütün köy halkı akın akın camiye koşar. Çünkü her bayram arefesi ikindi namazından sonra topluca köy mezarlığına gidilir. Mezarlığın ortasında bütün ahali toplanır. Köy imamı en öne geçerek Kur’an Kerim okur, dualar eder. Bu toplu dua töreninden sonra, herkes yakınlarının mezarları başına tek tek giderek Kur’anı Kerim okur veya okutur, geçmişlerinin ruhuna fatihalar gönderir. Bu mezar ziyaretinden sonra herkes guruplar halinde köye döner.
Toplu mezar ziyareti yüzyıllardır sürüp geldiği büyüklerimizce anlatılır. Dileğim bu dayanışmanın daha nice yüzyıllara uzanmasıdır.
Arefe akşamı gündüzden tatlıları dökülerek hazırlanan baklavalar, kesilen tavuklar, afiyetle yenir. Sabırsızlıkla sabah ezanının okunması beklenir. Özellikle çocuklar sabahın daha çabuk olması için akşamdan yatarlar.Sabah ezanının “Allahüekber Allahüekber” nidasıyla çoluk çocuk herkes ayağa kalkar. Abdestini alan, sabah ve bayram namazı için camiye koşar. Caminin avlularına kadar kilimler serlir.Her taraf cemaatla dolar taşar. Köy camisi ve çevresi sanki mahşer yerini andırır.
Bayram namazı kılındıktan sonra, cami avlusunda bütün köy halkı tek tek bayramlaşır. Birbirine küs ve dargın olanlar burada barışır veya barıştırılır. Köyümüzün bu adeti dikkate şayan bir özelliğidir.
Camideki bu bayramlaşma bittikten sonra herkes evinin yolunu tutar. Evlerdeki bayramlaşmada yine bambaşka bir güzellik oluşturur. Hemen küçükler kendiliğinden sıraya girerek, ebe ve dedelerden başlayarak ana ve babalarından aşağıya doğru herkesin elleri öpülür. Büyüklerde küçüklere “çok yaşa çok bayramlar gör” diyerek hayır duada bulunurlar. Büyükler çocuklara daha önceden hazırlamış olduğu bayram harçlıklarını verirler. Ebe ve dedelere, ana ve babalara da yaşı büyük olan çocuklar tarafından paketlenmiş hediyeler verilir. Evler büyük bir neşe ve sevince boğulur bayram günü. Bayramlaşmadan sonra bütün aile ve varsa misafirler topluca yemeğe oturulur. Burada tarhana çorbası baş yemektir. Ardından baklava ve fırında kabak en sık yenen yemeklerdir.
Sabah yemeğinden sonra konu, komşu ve akraba ziyaretlerine çıkılır. Büyüklerin elleri öpülür, küçüklerle tokalaşılır. Köy içinde büyük bir hareketlilik başlar. Bu hareketlilik üçünçü veya dördüncü bayram gününe kadar devam eder.
Gençler köy içinde gruplar halinde dolaşırlar. Özellikle genç kızlar toplu halde dolaşırlar, toplu halde oyun oynarlar. Kızların ençok oynadıkları oyunlar “alele kolele, turanbaç” v.b oyunlardır. Alele kolele oyununda birbirlerini oğlanlara satarlar. Bu satma oyununda kimi kızlar utanır, kimisi kızar küplere biner, kimide beni o oğlana değilde şu oğlana satsaydınız diyerek şaka yapar veya serzenişte bulunur. Oğlanlarda kendilerine hangi kızların satılacağını öğrenmek üzere kızların arkasından öbek öbek dolanmaktan geri kalmazler. Oğlanlar kesinlikle hiçbir kıza laf atmaz veya rahatsız etmezler. Sadece bakmakla ve beğenmekle meşgul olurlar. Bundan dolayı köyümüzde namus kavgası pek görülmez.
Ramazan bayramında üç gün, Kurban bayramında da dört gün hiç kimse işe gitmez. Herkes bayramın tadını çıkarmaya çalışır.
Kurban bayramında, kurban etinden yedi parça bölünür, bu parçalar yedi tane eve dağıtılır. Herkes buna çok dikkat eder. Burada bu yedi evin fakirlerden olmasına dikkat edilir. Yedi eve kurban eti vermenin çok sevap olduğuna inanılır. Geri kalan kurban etleri bıçaklarla kıyılarak kavurma yapılır. Bu kavurmalar, gelen misafirlere ikram edilir ve geri kalanlar cam kavanozlara doldurularak evde pişirilen yemeklere konulur veya ısıtılarak yenir.
Kurban derileri de köyümüzün camisinin veya Kur’an kursunun ihtiyaçları için verilir. Hiç kimse kendi ihtiyacı için kurban derilerini kullanmaz. Kurban derilerini hayır etmenin daha sevap olacağına inanarak bu hayır kurumlarına verir.
İCİKLER’DE DÜĞÜN
İcikler'in çok eski tarihi geçmişine paralel olarak gelenek ve görenekleri de oluşarak yüzyıllardır devam ede gelmiştir. Birçok bakımdan çevre köylerden ayrı özellikler taşır. Bunlardan biride düğünleridir. Düğünleri bütün çevre köyler tarafından ilgiyle izlenir. İşte bu geleneklerimizin nesiller boyu unutulmaması için yazıya dökülmesi gerektiğine inanıyorum. Bu amaçla eksikleriyle beraber İcikler' deki bu güzel düğün adet,gelenek ve göreneklerimizi anlatmaya çalışacağız.
DÜNÜRCÜLÜK (KIZ İSTEME)
İcikler köyünde düğün hazırlıkları daha gençlerin nişanlanmaya adım atmasıyla başlar. Nişanlanmanın adı yavuklu olmaktır.
Evlenecek oğlanlar önce beğendikleri kızları babalarından önce annelerine duyururlar. Anneleri de oğlanlarının bu niyetini babalarına iletirler. Böylece oğlanlarının evlenme niyetini, kime tutkun olduğunu öğrenen aile fertleri, beğenilen kız ve ailesi hakkında görüş alış verişinde bulunurlar. Kız sorulur, soruşturulur. Başka kimseyle ilgisi var mı, yok mu araştırılır. Eğer aile içinde kesin karar verilirse ki bu kararda oğlanın kararı belirleyicidir, kızın istenmesine aile içinden onay alınır. Kızı istemeye karar veren oğlan ve ailesi, kızı istemeye (dünürcülüğe) kendilerine yakın akraba veya herkesin sayıp sevdiği yaşlı kişilerden bir veya iki kişi gönderirler. Son zamanlarda kız istemeye oğlan babası ve akraba büyüklerinden bir kişiyle gidilmeye başlanmıştır. Ancak kız istenmeye gidilmeden önce kızın ailesine bir elçi tarafından, size filanlar, falan gün hayırlı bir iş için gelecekler diye haber iletilir. Kız tarafı eğer kabul ederse buyursunlar gelsinler der. Kararlaştırılan gün dünürcüler kız evine giderler. Hoşbeşten sonra dünürcüler kız ana ve babasına ee sadıç bizim geliş maksadımız "Allah’ın emri peygamberin kavliyle kızınız Rukiye'yi oğlumuz İsmail'e istemeye geldik"derler. Kız ana babası da hoş geldiniz nasipse olur diyerek karşılık verirler.
Bu konuşmalar devam ede dursun istenen kız ya kapı dışında yada dünürcülerin oturduğu odanın altına girerek anasının babasının ne cevap verdiğini anlamaya çalışır. İcikler'de evler ahşap olduğu için yukarıda konuşulanlar aşağıdan, yani zeminden duyulur. Bunu da burada belirtmiş olalım. Kız tarafı kızı genellikle bir istemede vermezler. Bizim biraz düşünmemiz gerekiyor deyip ikinci defa tekrar istemeye gelin sinyali verilir.
Bazen beğenmedikleri biri gelmişse " bizim kızımız daha küçük veya biz kızımızı daha evlendirmeyi düşünmüyoruz, siz nasibinizi başka yere arayın"deyip son sözü söyleyerek bir daha gelmelerine gerek olmadığını dolaylı olarak söylerler. Eğer kızı vermeye gönülleri varsa hele bir düşünelim diyerek oğlan evine yeşil ışık yakılır. İkinci defa gelmeleri gerektiği ima edilir. İkinci defa dünürcü geldiğinde ise kızımıza soralım, yakın akrabalarımıza soralım, nasipse olur denir.
Kıza seni buraya vermek istiyoruz ne dersin diye sorulur. Eğer kızın gönlü varsa, anasına-babasına siz bilirsiniz, gönlü yoksa ben daha evlenmek istemiyorum diyerek gerekli cevabı verir. Ana baba bu cevaba göre tavır alır. Varsa yakın akrabalara sorulur. Onlarında görüşleri alınır. Bu arada oğlan ve ailesi araştırılır.
Oğlan tarafından tekrar gelmek için kız tarafına elçi gönderilir. Kız tarafı eğer gelmelerini istiyorlarsa buyursunlar gelsinler deyip elçiyi gönderirler.
Böylece kızın birkaç defa istenmesi sağlanır. Bu duruma "kız evi naz evi"denir. Bu söz kız bitirmenin kolay olmadığını vurgular. Kız ikinci, üçüncü, dördüncü veya daha fazla dünürcülük sonunda bitirilir.
İcikler'de evlenecek oğlanların kesinlikle içki içmemesi gerekir. İçki içenlere hiç kimse kız vermez. İçki içen birisi köyden birisinin kızını istemeye gitse, açık yüzlerine söylenmese bile, geriden o sarhoşa kız mı verilir denir.
Ayrıca köçek havasına oyun oynayanlarda pek hoş karşılanmaz. Oğlanın hırsızlık yapması da kız evi tarafından geri çevrilmesine sebep olan nedenlerdendir. Onun için icikler'de "sarhoşa, hırsıza, haylaza kız verilmez"denir. Bunların dışında ailelerin kendilerine uygun gördükleri ailelerin oğlanlarına, beğendikleri taktirde kızlarını birkaç isteme sonrasında verirler.
Kızın verilmesiyle birlikte çeyiz pazarlıkları da başlar. Çeyiz pazarlıkları çok çetin geçer. Çünkü İcikler'de hemen hemen bütün eşyalar oğlan tarafından alınır. Hatta ve hatta kızın işleme işleyeceği iğneye varıncaya kadar oğlan evine aldırılır. Tabi bu küçük eşyalar çeyiz pazarlıklarına konu edilmez. Bu küçük ve önemli notu belirttikten sonra çeyizde hangi pazarlıklar yapılır ona gelelim. Kız tarafı hemen isteklerini sıralar.
Bunların başında şunlar gelir.
1-Ev
2-En az 20 sarılira(reşat altını)
3-Dikiş makinesi
4-Saat ve benzeri çeyizler temel teşkil eder. Bunun dışında elbise, kazak, ayakkabı gibi diğer küçük çeyizler üzerinde pek o kadar fazla durulmaz. Çünkü oğlan tarafı bunları istemeye gerek kalmadan zaten alır. Oğlan tarafı gelin kızlarının herkes tarafından beğenilmesi ve güzel görünmesi için en güzel giyecekleri alır ve giydirmeye çalışır. Elde örülerek giyilmesi gerekenleri elde örerek veya ördürerek gelinkızlarına vermeye özen gösterirler.
yukarıdakilerden özellikle ev ve sarılira üzerinde çok fazla durulur. Sarılira biraz az olsun denecek olursa hemen kız anası devreye girer. “Benim kızım dul kadın mı ki yirmi sarıliradan aşağı takıp gelin olacak. Bunu asla kabul edemem“diyerek hemen tepkisini gösterir. Ev ve sarılira dışındaki diğer isteklerde pek o kadar ısrarcı olunmaz.
ŞERBET(NİŞAN)
Çeyiz işi halledildikten sonra şerbet(nişan)günü tespit edilir. Şerbet sadece haftanın iki gününde içilir. Birisi perşembe diğeri pazar günüdür. Eğer şerbet yemeksiz ise akşam içilir. Yok yemekli ise gündüz içilir.
İcikler'de nişanlanma kelimesi pek kullanılmaz. Denilir ki zengin Nurullah'ın İsmail'in perşembe akşamı şerbeti var.
Bu şerbet sözü şuradan gelir. Şerbet denilen nişanlanma(yavuklanma)davetlilere sadece şerbet ikram edildiğinden dolayıdır. Bu şerbetin özel bir hazırlanış şekli vardır. Şimdi bundan da kısaca bahsedelim.
ŞERBETİN HAZIRLANIŞI
Yavuklu olan oğlanın sadıcı başta olmak üzere oğlanın babası, yoksa anası veya kardeşleri ile birlikte şeker almak üzere bakkala giderler. Bakkaldan bir çuval(50kğ)şeker alınır. Şeker sadıcın sırtına yüklenir. Üzerine bir kilim atılır. Kilimin üzerine de küçük bir çocuk bindirilip doğru kız evine gidilir. Kız evinde büyük bir-iki tane kazana su doldurulur. Oğlan evinden gidenlerle kız tarafında bulunanlar birlikte şerbeti hazırlamaya koyulurlar.
Şerbet yapılacak suya yeteri kadar şeker, renklendirici pembe boya ve karanfil konulur. Başlarlar karıştırmaya, karıştır babam karıştır. İstenen kıvama gelinceye kadar karıştırılır. Bu karıştırma orada bulunan tecrübeli bir kişinin tamam şerbet oldu artık demesine kadar devam eder. Böylece şerbet hazırlanmış, akşama misafirlere ikram edilmeyi beklemektedir.
Şerbet kız evinde hazırlana dursun nişanlanacak oğlan ile sadıcı, köydeki bütün evleri tek tek dolaşarak herkesi şerbete davet ederler. Her evin kapısı çalınarak "akşam şerbete buyurun"derler.
Davetliler akşam yemeğinden sonra kız tarafının akraba, eş ve dostları kız evinde, oğlan tarafının akraba, eş ve dostları da oğlan evinde toplanırlar. Burada bütün davetlilere çay verilir. Aynı zamanda yatsı namazına gidenler namaza giderler. Yatsı namazından çıkıldıktan sonra topluca kız evine gidilir. Cami imamı şerbet kazanlarının başına giderek dua okur. Şerbete dua okunduktan sonra imam davetlilerin arasına katılır. Burada yine imam kur'anı kerim okur, dua eder. Şerbetin hayırlı olmasını diler. Bundan sonra oğlanın sadıcı ve akraba gençlerden bir grup şerbeti bakraçlara doldururlar. Bir tepsi üzerine onlarca bardak konulur. Davetliler otururken bardakları doldurup bütün misafirlere birkaç koldan dağıtırlar.
Şerbetten sonra oğlanın sadıcı eline bir kalbur alarak davetliler arasında dolaştırarak şerbet(nişan) hediyeleri toplanır. Toplanan bu ilk hediyeler daha çok paradan oluşur. Burada toplanan bu para ve hediyeler kıza verilir. Bu hediyeler kızın ilk çeyiz hediyeleri olur. Kız bunları istediği gibi değerlendirebilir. Artık oğlan ile kız bu törenden sonra yavuklanmış(nişanlanmış) olurlar.
Eğer Şerbet(nişan) yemekli olacaksa birkaç gün önceden etlik hayvanlar ve yemeklikler hazırlanır. Yine yemekli şerbet de(nişan) perşembe veya pazar günü yapılır. Bir gün önceden şerbeti içilecek oğlan ile sadıcı köydeki herkesi ev ev dolaşarak şerbete(nişana) davet ederler. Derler ki "yarın öğleye şerbetimiz var hepiniz şerbete buyurun".
Yemekli şerbet(nişan) iki şekilde yapılır. Ya dua ile yada davul-zurna ile eğlenceli yapılır. Yukarıda açıklandığı gibi yine şerbet usulüne uygun olarak hazırlanır. Köyün yemek pişirmeyi iyi bilen iki veya üç kadını yemekleri sabah erkenden hazırlamaya başlarlar ve öğleye kadar hazır ederler. Yemekli nişanlar öğleyin yapılır. Öğle namazından çıkıldıktan sonra davul zurna eşliğinde seymenler oynayarak kız evine gidilir. Yine cami imamı şerbete ve yemeklere Dua okur. İmam davetliler toplandıktan sonra açık olarak kur'an okur, dua eder. Yemekler yenir. Arkasından şerbet içilir. Böylece yemekli nişan töreni tamamlanmış ve oğlan ile kız yavuklanmış (nişanlanmış)olur.
Bundan sonra kız, oğlan tarafının fertleri tarafından "gelinkız" olarak anılır. Kızın her anılışında bizim gelinkız şöyle,bizim gelinkız böyle şeklinde söylenir. Dolayısıyla nişanlanan kızın adı oğlan tarafında artık Ayşe, Fatma değildir. Öte gelinkız, beri gelin kız diye söylenir. İcikler'de nişanlanma töreninden sonra bazı kurallar devreye girer. Bu kurallar yakın çevre köylerde pek görülmez. Sadece İcikler'e mahsus kurallardır.
Bu kurallardan bazıları şöyledir.
1-Nişanlanan oğlan ile kız kesinlikle birbiriyle konuşamaz.
2-Oğlan ile kız herhangi bir yerde karşılaşacak olsalar kız hemen yolunu değiştirir veya saklanır. Eğer kaçacak veya saklanacak bir yer değilse kız başını eğerek nişanlısına bakmadan geçer gider.
3- Oğlan ve kız birbirlerini uzaktan gizlice görmeye çalışırlar.
4-Kız evi ile oğlan evi işleri beraber yaptıkları zaman oğlan veya kızdan herhangi biri, işin durumuna göre kesinlikle işe gelmez.
5-Kız oğlan evine, oğlanda kız evine çok mecbur kalmadıkça çıkmazlar.
Bu kurallar genelde şu endişelerden kaynaklanıyor. Eğer nişanlanan oğlan ile kız nişanlı iken konuşup görüşür ve sonrada ayrılırlarsa o kıza bundan sonra kimse talip olmaz. Ancak ve ancak evlenememiş veya köyde kimse tarafından beğenilmeyen oğlanlar tarafından taliplisi olur. Bunu da tabi ki kimse göze alamaz. Hatta nişanlı iken yolda karşılaşıp da kaçmayan kızlar pek hoş karşılanmazlar. Çünkü nişanlısından kaçmayan(saklanmayan) kız nişanlısını saymıyor, sevmiyor, beğenmiyor veya gönülsüz olarak yorumlanır.
İşte bu sosyal baskılardan dolayı nişanlı oğlan ile kız birbiriyle görüşemezler ve konuşamazlar.
Kız ve oğlan aileleri birbirlerine dünür diye hitap ederler. Genellikle tarım işlerini birlikte görürler. Birbirlerine çok zaman yemek verirler. Bu nişanlılık devresinde iki aile birbirlerini daha yakından tanırlar.
Nişanlar (şerbet) yaz işleri başlamadan veya bittikten sonra yapılır. Yazın mecbur kalmadıkça nişan yapılmaz. Çünkü yazın işlerin yoğun olması ve herkesin işinde gücünde bulunması böyle gerektirir. Yine düğünlerde bu zamanlar içinde yapılır. Dolayısıyla nişan ve düğünler kış ayları içerisinde yapılırlar.
YALIK
Kız tarafı Ramazan ve Kurban bayramlarında, oğlan tarafına "yalık" adı altında özel yemekler pişirip gönderirler. Kız tarafından gelen bu yemekler oğlan evinde eş dost ile birlikte yenir. Nişanlı oğlan ile sadıcı yakın akraba ve arkadaşlarını yalık yemeğine çağırırlar ve akşam "yalık" birlikte yenir. Yalık genellikle bayram arifesi akşamı yenir. Yalık kız evinden, nişanlı kızın arkadaşları bir grup oluşturarak, akşama yakın topluca, herkes tarafından görülecek şekilde oğlan evine götürülür.
GELİNKIZ
Nişanlılık devresi içinde yine ramazan veya kurban bayramı arifesinde "gelinkız günü"yapılır. Gelinkızı oğlan tarafı yapar. Bir bayram arifesi akşamı oğlan tarafı kız evine gider. Yenilir, içilir, Sohbetler yapılır. Gelinkız güzelce giyinir, süslenir, başına bir yazma(örtme)örter ve misafirler tarafına geçer. Kaynana, kayın baba adaylarının, varsa başka büyüklerin ellerini öper, küçüklere hoş geldiniz der ve onların yanına oturur. Bu sırada akraba büyüklerinden birisi ayağa kalkar. Kızın babasına dönerek söyle bakalım kızına ne veriyorsun. Kız babası da ne vermek istiyorsa şunu şunu veriyorum der.
Genellikle birer tane koyun, dana, sarılira gibi hediyeler verilir. Sıra kızın anasına sormaya gelir. Bu defa kızın anasına, söyle bakalım kızına ne veriyorsun denir. Kız anaları da genellikle elde dokuma kilim, çuval, üzerinde tarhana yapmaya yarayan meldin gibi şeyler verir.
İZİNNEME(RESMİ NİKAH)
Nişanlılık devresi genellikle bir yıl sürer. Nadiren bir yıldan az veya çok da olur. Nişanlılık devresinin sonuna doğru oğlan evi aynen kız istemede olduğu gibi kız evine kızı, düğüne istemeye giderler. Bu gidişte düğün gününün tarihi, varsa çeyiz eksiklikleri, düğünün nasıl yapılacağı konuları halledilir. İzinneme(resmi nikah) günü tespit edilir. O gün gelip çattığında kız tarafından bir kişi oğlan tarafından oğlan dahil birkaç kişi topluca Demirci'ye resmi nikaha gidilir. Oğlan ile nişanlısı ilk defa bu vesileyle bir araya gelirler. Belki de birbirleriyle ilk defa burada konuşurlar. Demirci’de doktor muayenesinden geçerler, fotoğraf çektirirler. Eksik çeyiz varsa onlar alınır. Tekrar geri köye dönülür.
Artık düğün günü beklenmeye başlanır. Aileler düğünün nasıl olacağını oğlan ve kızında fikri alınarak birlikte kararlaştırırlar.
İcikler'de düğün iki şekilde yapılır. Birincisi davul zurna ile, ikincisi ise ilahi ile yapılır.
Düğün davul-zurna ile yapılacaksa düğünden on-onbeş gün önce davulcu ve zurnacıya oku(davetiye) verilir. ayrıca davet edilecek(oku verilecek) misafirlere davetleri verilir. İcikler'de davetiyenin bir özelliği halka şeker veya kağıtlı şeker olmasıdır. Davetiyeler dağıtıldıktan sonra yoğun şekilde düğün hazırlıkları başlar. Bu hazırlıkların başında oğlan evinde böreklik yufka açma, şavklık odun, meşe odunu getirme ve ekmek yapmak gelir.
Düğünden üç-beş gün önce oğlan evinde böreklik yufka yapmak için oğlan tarafının akraba kadınları toplanırlar. Kadınların kimisi hamur yoğurur, kimisi yufka açar, kimisi de yufkaları pişirirler. Burada, akraba kadınları arasında tam bir dayanışma örneği görülür. Hatta araları bozuk olan akraba ve komşular bu vesileyle barışırlar. Eski kırgınlıklar unutulur. Tam bir birlik ve beraberlik içinde yardımlaşırlar. Yufkalar pişirilerek yere serilen bezler üzerine üst üste kuleler şeklinde yığılır.
DÜĞÜN ODUNU GETİRME
Diğer taraftan düğünde yakılacak odunlarda evlenecek oğlanın arkadaşları tarafından büyük bir heyecanla dağlardan kesilerek getirilir. Oduna iki defa gidilir. Birincisi şavklık denilen kuru çam odunu, diğeri meşe odunudur.
Odun getirme şöyle olur. Önce şavklık oduna gidilir. Damat adayı ile sadıcı ev ev dolaşarak eşeği olanlardan eşek, beygiri olanlardan beygir isterler. Yaklaşık 20-30 dolaylarında eşek ve beygir toplanır. Damat adayı ve sadıcının arkadaşları ve diğer köy gençlerinden 15-20 dolaylarında delikanlı eşek ve beygirleri alarak dağa ormana, odun kesmeye giderler(Son zamanlarda traktörlerle gidilmeye başlanmıştır). Kaç tane hayvan varsa o kadar yük kuru çam odunu hazırlanır. Çam odunlarının biraz çıralı cinsinden olması tercih edilir. Çünkü adına layık olması gerekir. Şavklık demek ışıklandırma demektir. Köyümüzde yakın zamana kadar elektriğin olmaması nedeniyle düğünlerde aydınlanma genellikle şavklık denen bu çam odunlarıyla yapılır. Dağdan getirilen şavklık odunlardan 4-5 yükü kız evine, diğerleri oğlan evine indirilir.
Odunlar indirilip yerleştirildikten sonra toplanan hayvanlar sahiplerine teslim edilir. Bu arada oduna giden gençler için sofralar hazırlanır. Topluca yemekler yenir, meşe odunu getirmede buluşmak üzere bütün gençler dağılır. Bir iki gün sonra gençler tekrar toplanırlar aynı şekilde eşekler ve beygirler tekrar toplanıp meşe odununa gidilir. Yine hayvan sayısı kadar, odun yükü kesilip hazırlanır. Tek tek hayvanlara sarılıp köye getirilir. Yine birkaç yük kız evine, diğerleri oğlan evine indirilir. Aynı şekilde hayvanlar sahiplerine teslim edilir. Topluca hazırlanan yemekler yenir, düğünde tekrar buluşmak üzere bütün gençler evlerine dağılırlar.
Düğünden bir gün önce düğün ekmeği yapılır. Düğün ekmeğini oğlan tarafı ve akrabaları yardımlaşarak yaparlar. Düğün ekmeği oldukça çok yapılır. Köyümüzde bulunan fırınlardan birinde 3-4 fırın birden yapılır. Yaklaşık bir fırın 25-30 tane ekmek alır. Ayrıca böreklerde toplu olarak, ekmekler fırınlardan çıktıktan sonra burada pişirilirler. Böylece düğün için yapılacak bütün hazırlıklar tamamlanmış olur.
DÜĞÜN BAŞLIYOR
iciklerde düğünler üç gün sürer. Ayrıca bu üç günün dışında birinci "birinti"ve"gelin önü" günleri de vardır. Böylece düğünün başlangıç ve bitiş günleriyle birlikte beş günü bulur. İcikler’de düğün salı veya cuma günleri başlar.
Gelinde ancak perşembe veya pazar günleri çıkar. Bunun dışında gelin çıkmaz. Bu genel açıklamaları yaptıktan sonra şimdi icikler'de yapılan düğünlerin yapılışını görelim.
Eğer düğün salı başlayacaksa pazartesi akşamı köyün gençleri tek tek damat adayı ve sadıcı tarafından "birintiye"çağrılır. Yemekler yenir, türküler söylenir, sohbetler edilir. Fakat davulcular bugün gelmediği için davul zurna eşliğinde gençler oynayamamanın sıkıntısını çekerler. Burada bazen türküler söylenirken, bazen de türkülerin hikayeleri anlatılır. Anlatılan hikayelerden birisi şöyledir.
Yakın köylerden Börtlücede geçer olay. Börtlüce köyünden İcikler'e düğüncüler gelir. Bu düğüncüler içinde Ayşe adında nişanlı bir kızda vardır. Yanında kız kardeşi feride, anneleri ve küçük oğlan kardeşi Hüseyin'de oradadır. Anneleri annemin misafiri olur İcikler’de. Bu hikayeyi annemden de onlarca defa dinledim. Annem hem ağlar hem de anlatır. İcikler’deki bu düğünde yenilir, içilir, söylenir, oynanır ve düğün neşe içinde tamamlandıktan sonra, Ayşe ve düğüncüler köylerine dönerler. Ertesi sabah İcikler'e acı haber ulaşır. Eve vardıkları gece toprak evleri üzerlerine çökmüştür. Evin örslerinden birisi Ayşe ile Hüseyin ve analarını başlarından bastırmış ve üçü de ölmüştür. Bunun üzerine Ayşe’nin teyzesi, Ayşe ve Hüseyin için ağıt yakmaya başlar. İşte bu ağıt dilden dile dolaşarak türkü olur.
Bu türkünün dizeleri şöyledir.
Turnalar katar katar
Köyümüze varmadan kalkar
Varında bakın köyümüze
Ölüler hatar hatar
Toz oldu saçlarım
Ana benim onüç ondört yaşlarım
Haline bak haline
Kınalar yakmış eline
Varında söylen nişanlıma
Girsin benim salıma
Toz oldu saçlarım
Ana benim onüç ondört yaşlarım
Koca bıçak bıcakta
Hüseyin'imiz kucakta
Varında söylen gülüzar yengeme
Çeyizlerim sandıkta
Toz oldu saçlarım
Ana benim onüç ondört yaşlarım
Yine bir İcikler türküsünün dizeleri de şöyledir.
İki taldan baktın mı
Sıpayı kurda sattın mı
Sıpayı kurda satınca
Eve gidip yattın mı
İki teneke balım var
Birisini yersem biri var
İki tane yar sevdim
Biri ölse biri var
Gece bir-ikilere kadar bunun gibi türküler söylenir sohbetler edilir.
Bu arada kız evinde düğün bayrağı denilen bayrak dikme hazırlıkları devam eder. İcikler'de düğün bayrağı iki tanedir. Birinci bayrak düğün bayrağı diye anılır. Diğeri ise yaren bayrağıdır. Yaren bayrağı normal Türk bayrağıdır. Düğün bayrağı pullarla süslenmiş adına "al" denilen kırmızı bir bezden dikilir. Bu bayrağın her yanı kağıtlardan yapılmış çiçek ve yine çeşitli renkli kağıtlardan yapılmış resim ve şekillerle süslenir. Uzun ve düzgün bir ağaç değneğin üzerine takılır. Değneğin en ucuna bir hilal, onunda üst tarafına büyükçe bir elma takılır. Bu bayrağı oğlanın teyze oğlu varsa teyze oğlu çeker, yoksa amcasının(emmisinin)oğlu, oda yoksa dayısının oğlu, şayet oda yoksa hala oğlu veya yakın akrabalardan bir genç çeker. Yaren bayrağını (Türk bayrağını) ise köy gençliğinden efebaşı tarafından görevlendirilen bir genç çeker.
Salı sabahı veya cuma sabahı şafakla birlikte düğün bayrağı bir-iki el silah sesiyle birlikte oğlan evinin herkes tarafından görülebilecek bir yerine bayraktar tarafından dikilir veya asılır. bugünden itibaren düğün artık resmen başlamıştır. İcikler'de her düğün gününün adı vardır.
Bunlar şöyledir.
1-Birinci birinti günü(Gençlerin birintisi. Pazartesi
akşamı veya perşembe akşamıdır)
2-Dübek( Düğünün birinci günüdür. Aynı zamanda
akşam yaşlılar birintisidir)
3-Döşşek(Düğünün ikinci günüdür)
4-Çeyiz(Gelin) günü veya gelin alma günü(Düğünün 3.günü)
5-Gelin önü
şeklinde isimlerle anılır. Şimdi düğünün birinci gününden itibaren yani "dübek"gününden başlamak üzere düğünün gelişimini açıklayalım.
DÜBEK
Salı veya cuma günü şafakla birlikte iki el silah atılarak dikilen bayrakla birlikte, düğünün başladığı ilan edilir.
Bugünden itibaren sabah erkenden yemek kazanları, oğlan evinin önüne veya avlu varsa, avluya vurulur ve kazanlar kaynamaya başlar. İcikler köyü düğünlerinde her zaman belli yemekler pişer.
Bunlar şöyledir.
1-Et yahni
2- Kıyma hamur veya şehriye çorbası
3-Nohut veya kuru fasulye
4-Kart kabak yemeği
5-Bulgur pilavı
6-Hoşaf
7-Keşkek
8-Börek
9-Basma un helvası
Düğün boyunca bu yemekler değişmeden devamlı misafirlere ve komşulara verilir.
Düğünün birinci günü davulcu ve zurnacılar gelir. Bunlar en geç öğleye kadar düğün yerinde olurlar. Etlik hayvanlar dübek günü kesilir. İkindi namazından sonra davul zurna eşliğinde köy meydanında bulunan dübeğe keşkek dövmeye gidilir.
Keşkek dövmeye şöyle gidilir. Oğlan evinden sadıcın sırtına bir çuval buğday yüklenir. Aynen şerbet günü şeker çuvalının götürülmesinde olduğu gibi çuvalın üstüne bir kilim örtülüp üzerine de küçük bir çocuk bindirilir ve davul zurna eşliğinde köy meydanında bulunan dübeğe varılır. Buğday dübeğe doldurulur ve hafifçe ıslatılır. İki genç ellerine birer T şeklinde toku alarak karşı karşıya geçip başlarlar döğmeye. Gençlerin kimisi dübek döverken kimisi de dübeğin çevresinde oynarlar. Yaklaşık bu keşkek dövme işi bir-iki saat sürer. İşin ilginç yanı keşkeğin dövmesi gençlerden, kıvama gelip gelmediği yemek pişiren kadınlardan sorulur.
Gençler keşkeği döver döver, orada bulunan kadınlara,
-“Teyze, yenge, hele bakıverin şu keşkek oldumu” derler.
Keşkeğin olup olmadığına bakan kadınlar,
-“İkiyo daha dövün bakalım” derler.
Tekrar gençler keşkeği dövmeye başlarlar. Yine döv bakalım döv.
-“Teyze hele bakın bakalım olmadı mı daha şu keşkek” derler.
Yine bakılır, tekrar
-“İkiyo daha dövüverin bakalım” derler.
Bu durum 5-10 defa böyle tekrarlanır gider.
Gençler buna karşılık derler ki,
- “Teyzeler, yengeler bize kastınız mı var, öldüreceksiniz bizi, haydi yetiversin deyiverin artık , bizim adam olacak yanımız kalmadı” derler.
Kadınlar da,
-“Abe yavrum aslında biz sizi düşünüyoruz. Eğer keşkeğin kabuğu iyi soyulmazsa siz yerken ağzınıza batar, size kıyamıyoruz” derler.
Dübekdeki gençlerde ;
-“Yengeler, teyzeler siz hiç merak etmeyin biz onları çiğnemeden de yutarız yeter ki siz oldu deyinde gerisi kolay” derler.
Bu karşılıklı konuşmalardan sonra keşkek dövülmesi tamamlanır.
Yine gelişte olduğu gibi keşkek çuvalı sadıcın sırtına yüklenerek, üzerine bir kilim atılarak birde çocuk bindirilir ve oğlan evine davul zurna eşliğinde tekrar götürülür. Bu sırada akşam yaklaşmak üzeredir. Biraz sonra kız evinden oğlan evine bir gurup kız, yarılmış çam odunu (şavklık)almaya geleceklerdir. Eline nacak(balta) kapan gençler keşkek dövmenin yorgunluğu geçmeden başlarlar çam odunu yarmaya.
Çam odunu karşılıklı iki kişi tarafından yarılır. Birisi nacağı(balta) odunun bir tarafına kuvvetlice vurur ve oduna saplanan nacak çıkarılmaz. Ne zamanki karşı taraftaki delikanlı nacağını vursun ve oduna batırsın. Böylece hem kız evinin hem de oğlan evinin o gece yakacağı odun yarılır. Odun yarma işi bittiğinde kız evinden gelin olacak kızın arkadaşları bir gurup halinde odun almaya gelirler. Bütün kızlar götürebileceği kadar kucağına odun alıp kız evine götürürler. Bu durum hem dübek günü, hem de döşşek günü devam eder. Odun almaya gelen kızları görmek isteyen birçok delikanlı o çevrede toplanıp kızlara bakarlar. Odun yarma işi bittikten sonra yemekler yenir akşam eğlencede buluşmak üzere dağılırlar.
Dübek günü akşamı, daha önceden de belirtildiği gibi yaşlılar birinti günüdür. Keşkek dövmekten gelip yemekler yendikten sonra oğlan(Damat Adayı)ile sadıcı köyün yaşlılarını evlerine giderek, tek tek akşama "birintiye" çağırırlar. Akşam namazından sonra müsait olan herkes oğlan evine gelir. Yemekler yenir yenmez yaşlılar düğün evinden ayrılırlar. Henk(Eğlence) için gençler toplanmaya başlar. Evin ortası oynamak için açılır. Gençler halkalar halinde çevreye dizilirler. Gençler davulculara, vur bakalım davulcu bir harmandalıda oynayalım diyerek başlarlar oynamaya.
İcikler köyündeki düğünlerde şu oyun havalarına oynanır.
1-Harmandalı
2-İslâmoğlu
3-Sepetçioğlu
4-Köroğlu
5-İkiparmak
6-İzmir
7-Karataş
8-Bergama
9-Akhisar
10-Selendi
11-Sındırgı
12-Sarısu
13-Çekirdeksiz
14-Siyah makara
15-Diğer zeybekler gibi oyun havalarına oynanır.
Oynamak istemeyen gençlerin ellerinden tutularak zorlada olsa ortaya çekilir ve oynatılır. İcikler'de zeybek oyunlarından başka oyunlara oynanmaz. Kırık hava denilen diğer oyun havalarına oynayanlar pek hoş karşılanmaz. Çünkü o kırık havalar köçek oyun havası olarak kabul edilir. Hatta bu oyunları oynayanlara o köçek, ona kız mı verilir diye sözlerde edilir. Onun için bu tip oyunlar gençler tarafından pek oynanmaz. Gece saat 1-2'lere kadar henk(eğlence)devam eder. Bundan sonra herkes evlerine dağılır.
DÖŞŞEK
Düğünün ikinci günü döşşek günüdür. Sabah saat dokuz sıralarında bayraktar başta olmak üzere davul-zurna eşliğinde oğlan tarafının akrabası ve eşinin dostunun, kimlere oku verildiyse evlerinin önlerine gidilerek nöbet çalınır. Yani evlerin önlerinde durularak birkaç dakika davul zurna çalınır, davulcu tarafından türküler söylenir, maniler okunur. Nöbet çalınan evlerden elek, kalbur ve siniler içine konulan basma, kumaş, nohut, fasulye, börek ve benzeri okular küçük çocuklar tarafından alınarak oğlan evine götürülür. Bu tepsilerin üzeri en güzel yazmalarla örtülür. Çocuklar bu sini, kalbur ve elekleri başlarının üzerine koyarak götürürler. O manzara görmeye değer bir görüntü oluşturur. Aynı şekilde bütün oku verilen evlerden nöbet çalgısıyla birlikte alınan okular oğlan evine taşınır.
Öğleye yakın, döşşek için kız evine gitme hazırlıkları başlar. Öğle namazından çıktıktan sonra oğlanın çeyizleri sandıklara yerleştirilmiş halde atlara yüklenir(son zamanlarda traktörlere yüklenmeye başlanmıştır). Konu komşu, oğlan tarafında, o anda kimler varsa davul zurna eşliğinde kız evine gidilir. Çeyizler atlardan indirilip kız evine çıkarılır. Orada bulunan yaşlı, genç kim varsa oynar. Oyun bittikten sonra kız evine çıkılır ve gelen bütün herkese yemek verilir. Yalnız bayraktarın buradan başlamak üzere bayrağına ve ayakkabısına sahip olması gerekir. Kız evindeki kızların gözleri bayraktarın bayrağı ve ayakkabıları üstündedir. Bunlardan birini kaptıran bayraktarın işi hayli zorlaşır. Kaptırılan ayakkabı veya bayrağı öyle kolay kolay sakladıkları yerden çıkarmazlar. Bayraktara hayli eziyet ederler. Bayraktar kızların gönüllerini belli para karşılığında eder ve ondan sonra ayakkabı ve bayrak bulunur. Bundan dolayı bayraktarlar kız evine her gittiklerinde evin içine ayakkabılarıyla girip çıkarlar veya bayrak ve ayakkabılarını daima ellerinde taşımak zorunda kalırlar.
Oğlan tarafından gelen eşyalara kız tarafında herkes tarafından bakılır ve yine tekrar davul zurna eşliğinde oğlan evine dönülür. Döşşekteki henk sönük geçer. Asıl henk akşam olacak kına gecesinde ve ertesi günkü çeyizde olur.
Dışardan gelecek düğüncüler genellikle köyümüze döşşek günü gelir. Dışardan gelen düğüncüler doğrudan köye girmezler. Köyün dışında bir yere geldiklerinde silah atarlar. Silah sesini duyan köyden herhangi biri hemen düğün evine haber verir. Bayraktar yanına davul ve zurnacıyı alarak düğüncülerin yanına kadar gider, misafirleri karşılar ve hoş geldiniz diyerek onları davul zurna eşliğinde köye getirip misafir olarak kalacakları yerlere yerleştirir. Düğüncüler eğer davul zurnayla karşılamaya gelinmezse kesinlikle köye girmezler. Karşılamaya gelinceye kadar beklerler. Ara sıra silah atarak biz hala buradayız mesajı verirler. Dolayısıyla ne yapıp edip düğüncüleri bayraktar oradan almak zorunda kalır. Köy dışından alınan düğüncüler oynaya oynaya yerleştirilecekleri eve götürülürler. İcikler'in güzel geleneklerinden biride budur. Bu durum kına gecesi vaktine kadar devam eder. Eğer düğüncüler kına gecesi zamanına kadar gelmemişse bu karşılama haklarını kaybederler. Döşşek gününün en hareketli ve sabırsızlıkla beklenen anı kına gecesidir. Şimdide kına gecesini açıklamaya çalışalım.
KINA GECESİ
İcikler köyü yaklaşık üç yüz(300) hane ve nüfusu da ikibin (2000) dolaylarında olduğunu daha önce söylemiştik. Kına gecesi günü köyün yüzde altmış yetmişi kına gecesine mutlaka bakmaya gelir. İşte bu ölçü kına gecesinin ne kadar kalabalık ve hareketli olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Kış demez, soğuk demez, çamur demez herkes kına yerine akın eder. Kına gecesi kız evinin önünde yapılır.
Kına gecesi akşamı kızlar ve kadınlar kız evinde, erkekler oğlan evinde kına vaktine kadar henk ederler. Kesinlikle kızların oyunlarına erkekler bakamaz. Evlerin dışarıya açık yerleri varsa oralar kilim veya bezlerle kapatılır.
Erkeklerde oğlan evinde, müsait değilse yakın bir komşu veya akrabanın evinde henk ederler. Köyün gençlerinin büyük çoğunluğu henk evinde toplanırlar. Topluca veya tek tek oynarlar. Topluca veya tek tek türkü söylerler.
Yatsı ezanı okunup namazdan çıkıldıktan sonra kınaya gitmek için hemen hazırlıklar başlar. Bu hazırlıkları Efebaşılar yaparlar.
Efebaşılar seymenleri(efeleri) seçer ve meşaleleri hazırlatırlar.
Efebaşı: Düğünü kına gecesinden itibaren yöneten seymenleri seçen, gençler adına düğün sahipleriyle iletişimi sağlayan, düğünü yapma karşılığında yapılacak pazarlığı yürüten iki kişiden oluşan ekiptir.
Seymen(efe): Efebaşılar tarafından seçilen, kına gecesinde, ertesi günkü çeyiz ve gelin almada bıçak çeken(bıçakla oyun oynayan)gençlerdir.
Efebaşılar Meşaleleri hazırlatırlar(Köyümüze elektrikler gelmeden önce). Bir ağaç sap üzerine teneke kutular çakılır, içine kül doldurulup gazyağı dökülürek meşaleler yakılır. Bunların ışığında kına yerine doğru yola çıkılır. Elinde gazyağı şişesi bulunan bir damat yakını sönmeye yüz tutan meşalelere devamlı olarak gazyağı takviyesi yapar.
Efebaşılar, bir önceki düğünü yapan efebaşılardan, seymenlerin bıçaklarını ve efebaşı kılıçlarını getirirler ve düğün evinin önüne gelerek gençleri aşağıya davet ederler. Gençlerden seymen olacaklar sıraya geçsin denilir. Seymenler yaklaşık altı veya sekiz çiftten oluşur. Sıraya geçen gençlere efebaşılar birer çift özel lama demirden yapılmış uçları üçgen şeklinde bıçaklar dağıtılır. Bu sırada oğlan evi efebaşılarla bütün seymenlere satın mendil dağıtır. Bu mendiller efebaşı ve seymenler(efeler)tarafından kılıç ve bıçakların saplarına bağlanır. Bu hazırlıklardan sonra efebaşılar şöyle bağırırlar.
Efebaşılar;
Ne edelim allahım ne edeliiiiiim
Seymenler de şöyle karşılık verirler
Eheheeeeeeeeeeeeeeeeeee!
Efebaşılar;
Abdurrahman edeliiiiiim
Seymenler;
Eheheeeeeeeeeeeeeeeee!
Efebaşılar;
Haydi arkadaşlar hayır safa ile
Kına gecesine gideliiiim.
Seymenler;
Eheheeeeeeeeeeeeeeeee!
diyerek kına gecesine gidişin başladığını bütün herkese duyurmuş olurlar. Efeler, Efebaşıların her dizesinden sonra düğün boyunca bu eheheeeeeeeee! nakaratını söylerler. Davul zurnada bu haykırıştan sonra hemen bıçak havasını çalmaya başlarlar. Bütün gençler hep bir ağızdan haydi effeeem! diye bağırarak kız evine doğru yola çıkıldığının işaretini verirler. Bu sırada kız evinde bulunan kız ve kadınlar öbek öbek kız evinin çevresindeki evlerin dambaşlarına (toprak evlerin üzerlerine), balkonlara doluşurlar.Düğün alayı gelmeden herkes yerlerini alırlar.
Seymenler ağır ağır oynayarak köyün içi dolaşılır. Ara sıra seymenler yere çökerek durdukları yerde hem oynarlar hemde "haydi effeeem" diye bağırırlar.
Ayrıca yabandan gelen misafirlerde kaldıkları evlerden seymenler tarafından alınırlar. Misafirlerin kaldığı evin önüne varıldığında düğün alayı durur. Efebaşılar misafirlere şöyle seslenirler.
Eş olsun yarenler eş olsuuun
seymenler;
Eheheeeeeeeeeeeeeeeee!
Efebaşılar
Yağmur yağsın yaş olsuuun
Seymenler;
Eheheeeeeeeeeeeeeeeee!
efebaşılar;
Bütün misafir arkadaşlar
Bayrağımızın altına buyursuuun
Seymenler;
Eheheeeeeeeeeeeeeeeee!
diye bağırarak misafirleri kınaya gitmeye çağırırlar.
Bazı misafirler nazlanarak hemen aşağı inmezler. Bunun üzerine yukarıdaki tekerleme tekrar söylenir. Aşağı inen misafirler yaren bayrağının altına geçerler. Daha önceden anlatılmıştı yaren bayrağı normal Türk bayrağıdır. Kaç tane evde misafir varsa hepsi aynı şekilde evlerden alınarak kına yerine doğru gidilmeye başlanır.
Kına yeri bu arada yakılan meydan ocaklarıyla aydınlatılmış olmaktadır. Ateş biraz sönmeye başladığında kuru pıynar çırpılarıyla veya şavklık çam odunlarıyla devamlı yanar halde tutulur ki kına yeri karanlıkta kalmasın. Kına yeri son zamanlarda lükslerle aydınlatılmaya başlanmıştır(elektrikler gelmeden önce).
Kına alanına girildiğinde efebaşılar şöyle bağırırlar.
Koyunu saldık kuzaaa
Yayıldı çıktı düzeee
Selamünaleyküm
Ağalar beyler
Kınanızı yapmaya geldik sizeeee
Kına yerine varan seymenler tek tek dizilerek bir çember oluştururlar. Enbaşta efebaşılar, onların arkasında bayraktar ve bayrak altındaki yarenler, yarenlerin arkasından seymenler sıralanırlar. Onların bittiği yerden itibaren diğer gençler ve vatandaşlar sıralanır. Bütün efebaşı ve seymenler kılıç ve bıçaklarını uçlarında mendiller bağlı olduğu şekilde kendi önlerine yere batırırlar ve oyun sıralarını beklerler.
Oynamaya önce efebaşılardan başlanır. İki efebaşı bazen tek tek bazen ikisi birlikte çıkıp oyunu başlatırlar. Efebaşılardan sonra oynama sırası bayraktar ve yarenlere, onlardan sonra seymenlere gelir. Bayraktar, yaren ve Seymenler de bazıları tek tek bazıları da ikişerli veya üçerli şeklinde meydana çıkıp oynarlar. Bazıları da seymen olmayan arkadaşlarının gidip kolundan tutarak ortaya çekerler ve birlikte oynarlar. Ara-sıra “haydi effem hey” diye nara atarlar.
Efebaşılar ara sıra araya girerek şöyle bağırırlar. Derler ki;
Ne olsun Allahım ne olsun
Açılan güller solsun
Damadın babasından
Çift samsun meydan görsün
Seymenler de hep bir ağızdan eheheeeeeeeeeeee diye yüksek sesle bağırırlar. Kendisinden iki paket istenen oğlan babası zaten buna hazırlıklı gelmiştir.Hemen cebinden iki paket Samsun sigarasını çıkarıp havadan efebaşılara atar. Efebaşılar sigara paketlerini havada kapmaya çalışır. Kapılan veya yere düşüp de alınan sigara paketleri açılarak bayraktar ve seymenlerden başlamak üzere tek tek düğün yerindeki sigara içen herkese dağıtılır. Eğer sigara yetmezse efebaşılar tekrar sigara istemek için başlarını birbirlerine yaklaştırarak;
Ne olsun Allahım ne olsun
Açılan güller solsun
Damat sadıcından
Çift paket meydan görsün
diye ortalığı inletircesine bağırırlar. Efebaşıların peşinden bu defa seymenler eheheeeeeee diye avazları çıktığınca bağırırlar.
Seymenlerin oynaması bittikten sonra kına gecesinde bulunan damat akrabaları, arkadaşları ve oynamak isteyen herkes oynar. Hemen şunu da belirtelim. Damat ile sadıç kesinlikle oynamaz. Damat ve sadıç ancak gelin sabahı, gelin önünde oynarlar. Eğer oynayacak olurlarsa efeler tarafından cezalandırılırlar. Ceza olarak ya para alınır yada çerez aldırılır.
Yine bu oyunlar arasında efebaşıların nidaları duyulur.
Ne olsun Allahım ne olsun
Açılan güller solsun
Düğün kahyasından
Yüzlira meydan görsün
diye bağırırlar. Alınan bu paralarla ya sigara alınıp kına yerinde dağıtılır yada düğün bittiği gün akşam kasayla lokum alınıp seymenler tarafından topluca yenir.
Kınada en dikkat çeken oyun efebaşıların oyunlarıdır .Efebaşılar ağır oyunlar oynarlar. İlk başlangıçta harmandalıyla başlarlar. İzmir'le devam ederler. Genellikle ikişer oyun havasına oynarlar. Daha önceden de belirttiğimiz gibi hep zeybek havalarına oynanır.
Oynanan oyun havalarından bazılarını tekrar edecek olursak;
Harmandalı
İslâmoğlu
Sepetcioğlu
Karataş
İzmir
Sarısu
İkiparmak
Akhisar v.b gibi oyun havalarına oynanır daha çok.
Kınanın en güzel tarafı genellikle sona saklanır. Seymenler ve oynayacak olan gençler bittikten sonra sıra çeşitli oyunlar çıkarmaya gelir.
Kınada daha çok kız kaçırma oyunları, askerlik oyunları, köçekçilik ve kemik devesi gibi oyunlar ortaya konur.
Kız kaçırma oyununda gençlerden birisi kadın kılığına girer. Bu kadın, köçek olduğu için düğün meydanlarında çok kıvrak ve hareketli oyunlar oynar. Köçek kadınla oynamaya çıkan pos bıyıklı delikanlı bu köçeğe göz koyar. Fakat çevredekiler bunu hoş karşılamazlar. Bunun üzerine pos bıyıklı delikanlı kılıcı çekerek herkesin gözü önünde köçeği kaçırır. Bu arada hemen jandarmaya haber verilir. Hemen eli silahlı iki jandarma gelir. Kızı kaçıranları aramaya gider. Bu ve buna benzer çeşitli oyunlar çıkarılır. Bu oyunlar icikler'de çok ilgi çeker.
Bazen de kemik devesi oyunu çıkarılır. Ağaçlardan bir kemik devesi yapılır. Kemik devesinin başı genellikle ölmüş kuru at kafası, yoksa yine kuru eşek kafasından olur. Devenin boynu ve kaburgaları ağaçtan, kafası kuru at veya eşek kafası, ayakları ise dört tane gençten oluşur. Devenin sırtına ve kafasına kadar olan kısma kilimler sarılır. Kilimler yere değecek şekilde sarkıtılır. Çünkü ayak olacak dört gencin görülmemesi gerekir. Kemik devesinin alt çenesine bağlanan uzunca bir ip burun deliklerinden çıkarılır. Bu ip devenin yularıdır. Kemik devesinin birde sahibi(deveci) vardır. Deve sahibi devenin yuları olan ipten tutarak kına meydanında sağa sola gezdirmeye başlar. Ara sıra kadın ve kızların arasına dalarak kınacıların bağrışmalarına sağa sola kaçışmalarına ve kahkahaların atılmasına sebep olur. Devecinin ara sıra ipi aşağı yukarı bırakıp çekmesiyle kemik devesinin ağzı şak şak diye sesler çıkarır. İnsanlar, özellikle çocuklar bizi ısıracak diye çığlıklar atarlar. Bazen deve yere ıhırılarak(çöktürülerek) üzerine gençlerden bir-iki kişi bindirilip kına meydanında dolaştırılır.
Kına geceleri genellikle birlikte oynanan İslâmoğlu oyun havasına oynanarak bitirilir.
Bu oyun ve gösterilerden sonra kına gecesi tamamlanır. Oyunun bittiğini efebaşıların şu tekerlemeleri ilan eder.
Yekinin kızlar yekiniiin
Karabulut gibi çekiniiin
Kınanız yetmediyse
Keçiboku yakınııın
Bütün seymenler her dizeden sonra, yine hep bir ağızdan eheheeeeee diye yeri göğü inletirler.
Hemen seymenler eşleşir, yarenler bayrak altında toplanıp harekete hazır hale gelirler. Efebaşıların işaretiyle bıçak havası çalınmaya başlar ve efebaşılar oğlan evine gitmek üzere kız evinden ayrılırlar. Yine köyün içinden oynaya oynaya, bağıra, bağıra, oğlan evinin önüne varılır. Davullar susar yine efebaşıların şu nidaları duyulur.
Eş olsun yarenler eş olsuuun
Yağmur yağsın yaş olsuuun
Kınanızı yapıverdik
Hatırcığınız hoş olsuuun
diyerek oğlan evine kınanın yapılıp gelindiğinin mesajı verilir. Oğlanın babası veya annesi efebaşıların yanına gelerek “Allah sizlerin hepsinden razı olsun yavrularım” diyerek düğün ekibine hayır duada bulunurlar. Hemen oğlan evine çıkılır ve düğün alayına yemek verilir. Yemekler yendikten sonra efebaşılardan biri, seymenlerden bıçakları çeyizde vermek üzere sayarak toplar ve şöyle der. “Biliyorsunuz yarın öğle namazından sonra çeyiz var. Yarın işi olan veya çeyize gelemeyecek olan var mı, varsa haberimiz olsun yerine adam koyalım” derler. Gelemeyecek olan olursa onlar tespit edilir. Yarın çeyizde buluşmak üzere hepinize hayırlı geceler diliyorum diyerek efebaşılar evlerine giderler. Düğün evinde kalan bazı gençler davulcuların gönüllerini alarak evin ortasını boşaltırlar. Vur bakalım davulcu şu havayı diyerek oynamaya devam ederler. ---------Ayrıca, koro halinde halk türküleri söyleyip eğlenmeye devam ederler. Uzun kış gecelerinde bu henkler(eğlenceler) sabaha karşıya kadar devam eder.
Bu arada kız evi bir hayli hareketlidir. Çünkü kıza kına yakılacaktır. Gelin adayının bütün arkadaşları, eşi dostu, akrabası ve meraklılar büyük bir tepsi içinde kına kararlar. Bu arada kına gelirken oğlan evinden getirilen çerezler topluca yenir, sohbetler edilir. Hazırlanan kına gelin adayının ellerine, ayaklarına ve başına yakılır. Elleri, ayakları ve başı sarılır, yatağa yatırılır. Ayrıca kız evinde bulunan kızlardan gelin adayının yanında kalacak olanlar kınayı orada yakınırlar, kendi evine gidecekler kına alarak evlerine götürüp evlerinde yakınırlar.
Oğlanın sadıcı olduğu gibi kızında gadeş'i(kızın sadıcı) vardır. Düğün boyunca gelin olacak kıza gadeş'i yardımcı olur.
Düğün boyunca gadeş gelin evinde yatar kalkar. Üzerine düşen her görevi yapmaya çalışır. Bu gadeş'lik çocuk yaşlarda seçilir. Aynen sadıçlık da olduğu gibi. Köyümüzde sadıçlık ve gadeşlik aynen kardeşlik mertebesindedir. İnsanlar hayat boyu bu yakınlık ve samimiyeti sürdürmeye gayret ederler. Sadıç ve gadeşler birbirlerine kesinlikle isimleriyle hitap etmezler. Hep sadıç ve gadeş diye hitap ederler.
Gelinkız sabah uyandıktan sonra kınalar yıkanır. Herkes kınaların ellere ayaklara iyi girip girmediğine bakarlar. Kınaların ne kadarda yakıştığı, laleler gibi olduğu söylenir.
Kuşluk vakti bayraktar başta olmak üzere davul-zurna eşliğinde yine oku(Davetiye)verilen evlerin önüne gidilerek nöbet çalınır. Davulcu çeşitli türküler söyler maniler okur. Çocuklar davulcuların peşinden oradan oraya koşuştururlar. Bu arada oğlan evine götürülmemiş okular varsa çocuklar onları alıp başlarının üzerlerine koyup öyle dolaşırlar. Bu son nöbetde çalındıktan sonra oğlan evine dönülerek çeyiz hazırlıklarına başlanır.
ÇEYİZ
Çeyiz(gelin günü) düğünün üçüncü ve son günüdür. Çeyiz düğünün en can alıcı kısmını teşkil eder. Çünkü çeyiz kalabalığı düğünün ağırlığını da gösterir. Dışarıdan gelen misafirler çeyizde açıkça görülürler. Kına gecesinde de bulundukları halde gece karanlığında herkes tarafından pek fark edilemezler.
Oğlanlar ve kızlar birbirlerini çeyizlerde daha iyi görüp beğenmek ve beğenilmek isterler. Herkes en güzel elbiselerini giyip, köyümüzdeki deyimle "donanıp"çeyiz yerine öyle giderler.
Dağda, bayırda işi olanlar ne yapar yapar çeyiz vaktine kadar işini bitirir veya işi çok acil değilse yarım bırakarak köye çeyiz seyretmeye gelir. Çobanlar o gün hayvan otlatmaya analarını, babalarını veya yakınlarından birisini gönderirler. Kendileri çeyize bakmakta kalırlar.
Çeyiz günü, ayrıca gelin günü olarak da ifade edilir. Oğlan evinde sabahtan itibaren büyük bir hareketlilik başlar. Kız evinden, döşşek günü oğlan evinden kız evine giden, oğlanın çeyizleriyle birlikte kızın çeyizlerini de, oğlan evine getirecek olan iki-üç tane beygir hazırlanır.
Her düğünde olmamakla birlikte çeyiz günü güreş yapılır veya cirit(at koşusu) oynanır. Güreş yapılacaksa sabah erkenden mezar harmanı denilen köyün mezarlığına bitişik harman yerinde bütün meraklılar toplanır. Daha önceden oku(davetiye) verilen çevredeki pehlivanlar burada toplanır. Kıspetler giyilir, küçüklerden (bunlara ayak denir)başlamak üzere güreşler tutulur.
Her boyun birincileri, ikincileri ve üçüncüleri seçilir. Bunlara belli miktarda para ödülü verilir. Bu güreşler çok hareketli geçer. Köyler arası rekabet olduğundan dolayı arada kesinlikle şike de olmaz. Bu güreşlerin sonuçları günlerce icikler'de konuşulur , tartışılır, kahve sohbetlerinin konusu olur.
İcikler'de cirit oyunları da büyük ilgi çeker. Cirit oyunları da köyümüzün güney doğusunda yer alan harman dede denilen yerde yapılır. Daha önceden çevre ilçe ve köylerde bulunan ciritçilere davetiye verilir. Ciritçiler döşşek günü icikler'de olurlar. Akşamdan atlarının gerekli bakımlarını yaparlar ve yemlerini verirler. Sabah erkenden kalkarak atlarının yularlarından tutarak gezdirirler. Bu gezdirme ciritten önce antreman niteliği taşır. Cirit vakti yaklaştığında bütün ciritçiler atlarına binerek köyün içinden baştan başa geçerek büyük bir gösteride bulunurlar. Bu sırada bütün geçiş yolları tıklım tıklım insanlarla dolar taşar.
Yol üzerindeki pencere, balkon ve dambaşlar, İcikler deyimiyle" kaş kaş" dolar. Bu geçişten sora bütün düğüncüler ve köy halkı cirit(koşu) yerine koşar. Cirit sahası görevlilerce bu arada belirlenmiştir. Bu sahaya görevliler kimseyi sokmazlar. Ciritçiler aynen futbol takımlarında olduğu gibi kendi aralarında iki takım kurarlar. Karşılıklı takımlar yerlerini alırlar. Kimisi atlarını iki ayak üstüne şaha kaldırarak gösteri yaparlar. Ciritçilerin ellerinde ciritleri, karşılıklı hızla yerlerinden çıkarak, ciritleri karşı ciritçilere fırlatırlar. Yere düşen bu değnekleri aralarda toplayıcılar toplayarak tekrar ciritçilere verirler. Zaman zaman atların tökezlemesi, bazen de ciritçilerin düşmesi seyircilerin canını ağzına getirir. Bu arada puanlamalar yapılır.
Heyecanla seyredilen cirit oyunu tamamlandıktan sonra galip takım ilan edilir. Ödülleri verilir. Ayrıca atlara heybelerle arpa dağıtılır.
Ödül dağıtımından sonra bütün seyirciler akın akın köye döner.
Bu arada köye girişte yolun iki tarafına 4-5 metre boyunda ağaç direkler dikilip ikisi arasına bir bez gerdirilir. Ciritçiler buraya gelirken atlarını depikleyerek büyük bir hızla buradan geçerken ellerindeki değnekleri hızla yere vurarak, değneği bu bezin üzerinden aşırmaya çalışırlar. Aşırtabilenlere birkaç metreden oluşan basma veya kumaş, ödül olarak verilir.
Ciritten gelir gelmez çeyiz hazırlıkları başlar. Öğle ezanı okunup camiden çıkıldıktan sonra efebaşılar, bütün seymenler ve yarenler yerlerini alırlar. Davulcular bu arada çeşitli oyun havaları çalmaya başlarlar. Davul sesini duyan köylüler kız evinin önünde yapılacak çeyiz yerine koşarlar. Her taraf tıklım tıklım insanlarla dolar, taşar.
Efebaşılar kına gecesinde topladıkları bıçakları, yine kına gecesinde olduğu gibi çifter çifter seymenlere dağıtırlar. Bıçaklarını alan seymenler hemen ikişerli olarak eşleşirler. Bu arada kız evindeki çeyizleri yükleyip getirecek beygirler getirilir. Bu hazırlıklar tamamlanır tamamlanmaz efebaşılar kafa kafaya vererek;
Ne edelim Allahım ne edeliiim
Abdurrahman edeliiiim
Haydi arkadaşlar Hatır safayla
Çeyiz yerine gideliiim
diyerek düğün alayını harekete geçirirler. Köy baştan başa büyük bir kalabalıkla, seymenlerin bıçak şakırtılarıyla geçilir. Kız evi, oğlan evine yakın olsa bile mutlaka bu gösteri yapılır. Çeyize gidildiğini köyde duymayan kalmaz. Kız evine bu gösteri ve kalabalıkla varılır. Bu arada kız evi ve çevresindeki bütün evlerin ne kadar penceresi, balkonu, toprak ev varsa onun dambaşları tamamen kızlarla ve kadınlarla dolmuş olur. Tabir yerindeyse iğne atsan yere düşmeyecek şekilde her taraf doldurulmuştur. Bazen bu kalabalıklardan dolayı balkonların, çardakların, merdivenlerin çöktüğü olmuştur.
Düğün alayının da kız evinin önüne varmasıyla orası sanki mahşer yerini andırır bir hale gelir. Köyde ne kadar kadın kız, erkek, çoluk çocuk, genç, ihtiyar varsa herkes oraya toplanmıştır.
Seymenler kız evinin önüne geldiklerinde aynı kına gecesinde olduğu gibi efebaşılar başta olmak üzere bayraktar ve yarenler, arkasından seymenler ve diğer vatandaşlar bir çember veya halka oluştururlar. Orta yer tamemen boşaltılır. Durumu izleyen davulcular hemen bir zeybek havası çalmaya başlarlar.
Önce yine efebaşılar ağır ağır ortaya çıkarlar. Ellerini toprağa sürerler. Elleri toprağa sürdükten sonra eller bu defa birbirlerine sürülür. Böylece oynarken parmakların çok şıkırdaması sağlanır. Halk arasında efebaşıların oyunları dikkatle izlenir. Ara sıra "haydi effeeem"diye nara atarlar. Efebaşılardan sonra bayraktar oyuna çıkar. Bayraktar oyunu bitirip yerine gider gitmez efebaşıların şu nidaları duyulur.
Ne olsun Allahım ne olsuuun
Açılan güller solsuuun
Bayraktardan çift paket
Meydan görsüüün
Efebaşılar bayraktarın havadan atarak gönderdiği sigaralar yine bayraktardan başlamak üzere seymenlere ve çeyiz yerinde bulunan bütün herkese dağıtılır. Tabiki içmek isteyenlere verilir. Fakat çeyiz yerindeki insanlara öyle iki-üç paket sigara yetecek gibi değildir. Diğer oyuncular oynamaya devam ederken efebaşılar sigara tekerlemelerine devam ederler. Düğün yerinde bulunan, oğlanın akrabalarından aynı şekilde sigara istemek için efebaşılar şöyle derler yine;
Ne olsun Allahım ne olsuuun
Açılan güller solsuuun
Oğlanın babası ve amcasından
Üçer paket meydan görsüüün
Havadan uçuşarak gelen sigaralar hemen kaldığı yerden dağıtılmaya devam eder. Her oyuna çıkan oyuncu doğru davulcu ve zurnacının yanına vararak oynayacağı oyun havasının adını söyleyerek onu çalmasını isterler. Davulcular hemen havayı değiştirip istenen havayı çalmaya başlarlar. Böylece çeyizde oynamak isteyen bütün genç ve yaşlılar oynadıktan sonra sıra kızın çeyizlerinin tek tek yukarıdan atılmasına gelir.
Artık herkesin gözü çeyizlerdedir. Köyümüzdeki bütün evler hemen hemen iki katlıdır. Alt katlar ya saman damı yada hayvan damıdır. Onun için çeyizler hep yukarıdan aşağıya atılır ve herkesin görmesi istenir. Sadece ağır olan dikiş makinesi, sandık gibi çeyizler atılmaz. Bu arada atılan her eşya çevredeki kız ve kadınlar tarafından sayılır. İşte şu kadar yastığı, şu kadar döşşeği, şu kadar minderi, şu kadar şuyu, bu kadar buyu var diye günlerce laf edilir. Bazen kızın çeyizleri evin uygun yerlerine urganlar gerilerek serilir. Bakmak isteyenler kız evine giderek çeyizden önce bakabilirler.
Çeyizde genellikle biri kızın, diğeri oğlanın olmak üzere iki tane sandık bulunur. Bu sandıklar birisi bir tarafına diğeri öbür tarafına olmak üzere beygire yüklenir. Yatak ve yorganlarda diğer beygirlere yüklenir. Dikiş makinesi de sarılan yükün birisinin ortasına yerleştirilerek sıkıca bağlanır. Diğer beygirlerin semerlerinin üstüne de küçük çocuklar oturtulur. Çeyizlerin beygirlere yüklenmesinden sonra efebaşılar şöyle bağırırlar;
Eş olsun yarenler eş olsuuun
Yağmur yağsın yaş olsuuun
Çeyizinizi seriverdik
Hatırcıklarınız hoş olsuuun
diyerek çeyizin burada bittiğini ve hareket edileceğini ifade etmiş olurlar. En önde davullar, onların arkasında efebaşılar ve diğer düğün alayları olmak üzere, seymenlerin naraları ve bıçak şakırtılarıyla oğlan evine doğru geldikleri şekilde oynaya oynaya geriye dönerler. Çeyiz alayı, oğlan evine gelince efebaşılar şöyle bağırırlar;
Eş olsun yarenler eş olsuuun
Yağmur yağsın yaş olsuuun
Çeyizinizi yapıverdik
Gönülleriniz hoş olsuuun
derler. Çeyizler indirilir. Eve taşınır. Bundan sonra bütün düğün alayı topluca oğlan evine çıkarak yemekler yenir. İkindi namazından sonra, gelin almaya gitmek için buluşmak üzere, herkes dağılır.
Sadıç ve bayraktar hemen köy içine at veya beygir toplamaya çıkarlar. Köyümüzde gelinle birlikte beş tanede gümüşlü kadın olur. Onun için gelinin bineceği en az bir tane gösterişli bir at ve beş tanede yine at veya beygir bulunur. Bu hayvanlar oğlan evine getirilip bağlanır.
GELİNİN HAZIRLANMASI
Gelin ve gümüşlü kadınların atlarını tamamlayan bayraktar gelin başına takılacak selvi dalı kırdırmak için bir delikanlı arar ve bulur.
Köyümüzün cami avlusunda bulunan uzun bir selvi vardır. Bu selviye her insan çıkmaya cesaret edemez. Çünkü selvinin yapraklı kısmı çok yükseklerdedir. Selvinin gövdesinde tutunacak dalda yoktur. Çıkacak adam gövdeye tırmana tırmana çıkması gerekiyor. İşte bayraktar selviye çıkacak adamı belli ücret karşılığı bulur ve selvileri gelin almaya gitmeden hazırlar ve hemen kız evine götürür ki gelinin başı yapılsın.
Bu arada geline gadeşi veya evli olan akraba kadınlarından birisi gerdek gecesiyle ilgili bilgiler verir, geline gerekli nasihatlarda bulunur. Bu nasihatlardan birisi şöyledir. Damat gelinin yanına geldiğinde, hemen konuşmaması, damadı biraz dil dökmeye zorlaması, hediye olarak sarılira, yüsük, küpe veya bir miktar para almadan kesinlikle cevap vermemesi tenbihlenir.
İcikler'de gelinler bu selvilerle özdeşleşmişlerdir. Onun için gelinlere "selvili gelin"de denir.Selvili gelin şöyle, selvili gelin böyle, diye söylenir. Gelinin başına, al kırmızı bir bez üzerine pullarla süslenmiş adına "al" denilen bir bez örtülür. Gelin bu bez altından çevreyi izler.
Al'ın üzerine selvinin yanında, çeşitli çiçekler de düşmeyecek şekilde bir kasnak yardımıyla sarılır. Ayrıca bu kasnağa çeşitli renkte yazmaların birer uçları bağlanarak aşağıya doğru sarkıtılır. Gelin İcikler deyimiyle “allı, pullu, selvili gelin” olur. Oğlan evi gelin almaya gelinceye kadar gelin çiçek gibi giydirilir, başı yapılmış olur. Yaslar yapılır.
Gelin evinde bulunan herkes gelinle helâllaşır. Geline öğütler verilir. Bir çok kadın ve kız gelin yas'ı dinlemeye koşar. Gelinlerin yasları çok duygulu olur. Gelin evinde bulunan birçok kadın ve kız gözyaşlarını tutamaz, gelinle beraber hüngür hüngür ağlamaktan kendilerini alıkoyamazlar. Her gelen, geline sarılarak, "mahallemizin güzeli, selvi boylusu senin gitmene biz nasıl dayanırız"diyerek gelinin, tekrar tekrar ağlamasına, gelin yasının gelin evini inletmesine sebep olurlar.
Kız evinde bunlar olurken oğlan evinde muammalı bir hareketlilik görülür. Bir taraftan gelin almaya gitme hazırlıkları yapılırken diğer yandan gelinin gireceği gelin evi hazırlanır. Gelin evini kız evinden gelen gelinin arkadaşları, akraba kızları, oğlan tarafının yakınları dayar döşer. Burada daha çok söz sahibi kız tarafından gelenlere aittir. Bir tatsızlık çıkmasın diye oğlan tarafı kız tarafının isteklerine pek karşı çıkmaz.
Gelin evi süslenip döşendikten sonra gelin gelinceye kadar gelin evinin kapıları kapatılır. Hiç kimse içeri alınmaz.
Oğlan evinde ikindi ezanının okunması sabırsızlıkla beklenir. Namazdan çıkılır çıkılmaz davulcular oğlan evinin önüne inerek çeşitli havalar çalmaya başlarlar. Tam bu sırada da sadıç gelin atına binerek, gelin atını yormak için düğün evinden ayrılıp köyün dışına doğru hızla uzaklaşır. Yaklaşık yarım saat kadar gelin atını koşturarak iyice yorulması ve terletilmesi gerekir. Aksi taktirde at huysuzluk yapıp gelini düşürebilir. Onun için sadıç atı iyice yormak zorundadır. Eğer sadıç atı terlemeden getirirse düğün yerindekiler tarafından ayıplanır. Ata binmesini bilmeyen sadıçlar bu ayıplamalardan kurtulmak için köy dışına çıktıktan sonra bekler, bekler, döneceği zaman atın üzerine su serperek atı terlettiğini ispatlamaya çalışır.
Bu satırların yazarı 1976 yılında sadıcının gelin atını koşturmaya çıktığında köyden bir hayli uzaklaşmış olup yaklaşık bir saat geçmiş olmasına rağmen dönmemesi köyde çeşitli söylentilere sebep olmuştur. Yok attan düşmüşte ormanın içine depilip gitmiş, yok atın hakkından gelememiş de at dağ başına doğru götürmüş, yok attan düşmüşte ayağı eğere takılı kalmış, at bundan ürkerek dağlara doğru kaçmış vb.bir çok laflar edilmiştir.
Bu sırada gelin almaya giden düğün alayı gelin evine varıp, gelinin bineceği atı beklemektedirler. Benim geç kalmam yeni bir atın bulunup gelinin alınması istenir. Fakat sadıç babası olan babam, kesinlikle böyle bir şeyin olamayacağını, gerekirse yatsıya kadar sadıcın bekleneceğini kararlı bir şekilde söyler. Çaresiz kalan düğün alayı bizi beklemekten başka çareleri olmadığını anlayarak endişeli bir şekilde gelin havası eşliğinde beklemektedirler. Bu arada köy dışına adamlar gönderilerek bizden haberler beklenmektedir. İşte tam bu sırada at sırılsıklam olmuş bir vaziyette kız evinin önündeki düğün alayının içine daldım. Herkes şaşkın bakışlarla yüzüme bakıyor, kimisi geçmiş olsun ne oldu diyor, kimisi işallah bir şeyin yoktur diyor. Bu defa bana bu soruları soranlara ben şaşkın şaşkın bakıyorum, olanları anlamaya çalışıyorum. Birçok insan başıma toplandı. Hayrola ne oldu bir durum mu var dediğimde, sen attan düşmüşsün öylemi diye sordular. Bende bu da nereden çıktı öyle bir şey yok dediğimde onlarda şaşırdı. Bize senin attan düştüğün haberi geldi dediler. Ne oldu atın her tarafının suyu çıkmış, atı çaya veya dereye falan mı vurdun yoksa dediler. Atı öyle terlettim ki sırtında terden ıslanmayan yer kalmadı. Artık atın huysuzluk yapacak hali de kalmadı. Her neyse biz gelin almak için oğlan evinde yapılan hazırlıklara dönelim.
Oğlan evinin önünde davullar çalına dursun öğleden sonra toplanan atlar getirilir. Bu atlara binecek gümüşlü kadınlar hazırlanır.
Gümüşlü kadınlar, daha çok yakın zamanda gelin olmuş genç kadınlardan oluşur. Gümüşlü kadın sayısı genellikle beş tane olur. Gümüşlü kadınlarda(yengeler de denir)güzelce giyinirler. Başlarına yüzleri görülmeyecek şekilde yazma örterler. Örtünün altından dışarı olduğu gibi izlenir. Gümüşlü kadınlarda aynı gelin gibi olurlar ama onların başında selvi ve çiçek yoktur. Gümüşlü kadınların hazırlıklarını hızlandırmak için efebaşılar şöyle seslenirler.
Dambaşında yongalaaar
Tüngül tüngül tüngeleeer
Haydi davranıverin
Sepet başlı yengeleeer
Gümüşlü kadınların hazırlanmasından sonra yakınları tarafından atlara bindirilir. Ellerine birer çomak verilir. Seymenler bu sırada yerlerini alıp eşleşmişlerdir. Efebaşıların şu nidalarıyla gelin evine doğru harekete geçilir.
Eş olsun yarenler eş olsuuun
Yağmur yağsın yaş olsuuun
Gelininizi almaya gidiyoruz
Gönülleriniz hoş olsuuun.
Dedikten sonra bıçak havası vurularak gelin evine doğru yola çıkılır. Bıçaklarla daha çok sepetçioğlu ve karataş oyun havalarına oynanır. Onun için bu oyun havalarına bıçak havası'da denir. Gelin almaya, kına gecesi ve çeyizde olduğu gibi yavaş yavaş değil hızlı gidilir. Önde efebaşılar olmak üzere bayraktar ve seymenler, en arkada da gümüşlü kadınlar yer alır. Düğün alayı oynaya oynaya, gelin evininin önüne varılır. Bütün seymenler yine bir halka oluştururlar. Gümüşlü kadınlar atlarından inmeden gelinin alınmasını beklerler. Bu sırada gelin evinden bir delikanlı elinde havlu ve mendillerle gelir. Efebaşılara havlu, bıçak çeken seymenlere de birer tane mendil dağıtır. Yine havlu ve mendiller kılıç ve bıçakların saplarına bağlanarak yere batırılır. Bu sırada davul ve zurna yanık yanık "gelin alma havası" çalmaya başlar.
Gelin evinde ise bu sırada büyük bir izdiham yaşanır. Herkes gelinin çıkışını görmek için sabırsızlıkla bekler. Gelinin en iyi görüleceği yerleri kapmaya çalışır.
Bu sırada gelinin gadeşi, gelinin yanına girerek kapıyı arkadan kilitler. Gadeş oğlanın babasını çağırtır. Para konusunda büyük pazarlıklar yapılır. Gadeşin istediği para verilmezse gadeş kapıyı kesinlikle açmaz. Bazen olur ki bu pazarlık onbeş yirmi dakika sürebilir. Bu durum uzadıkça zurnacı zurnasıyla aşağıdan "haydi haydi" diyerek değişik bir renk katar.Seymenler ise sıkılmaya başlamıştır artık. Hemen bu sırada efebaşılar kafa kafaya vererek gelin evine şöyle seslenir;
Salihliden aldık mesiniii
kuladan aldık fesiniii
Koyuverin gelin evi
Güveyinizin eşiniii
seymenlerde yeri göğü inletircesine,
Eheheeeeeeeeeee!
diye avazları çıktığınca bağırırlar.
Sadıçta bu sırada gelin atını koşturmaktan gelmiş gelinin ata bineceği yerde atı bekletmektedir. Merdiven varsa merdivenin yanına, merdiven yoksa oralardan bir kasa bulunarak evin avlu kapısı çıkışına yerleştirir.
Gadeş'le pazarlık bitip kapı açılır açılmaz oğlanın babası ve yakınları gelinin iki kolundan tutarak başta köy imamı olmak üzere tekbirler getirilerek ağır ağır merdivene doğru yol alınır. Gelin merdiven başına doğru gelip dışarıdakiler tarafından görülür görülmez hemen efebaşılar bir araya gelip kafa kafaya vererek şöyle seslenirler;
Gelin geldi merdivenin başınaaa
Eşini dostunu toplamış başınaaa
Hasan çavuş sade senin değil
Cümle alemin başınaaaa
seymenlerde(efelerde)hep bir ağızdan eheheeeeeeeee! diyerek yeri göğü inletirler.
Gelin ağır ağır merdivenlerden indirilip, hazır bekletilen atın eğerine yanındakiler yardımıyla basar ve ata bindirilir. Tam gelin ata bindiğinde bir tepsi içine doldurulmuş çerezler ve bozuk paralar yukarıdan aşağıya gelinin başına serpilir. Orada bulunan çocuklar bu para ve çerezleri kapabilmek için yumak yumak, kimisi altta kimisi üste, atın ayakları arasında para kapma yarışı yaparlar. Kapabilenler sevinerek, kapamayanlar üzgün bir şekilde kenara çekilirler.
Tam bu sırada efebaşılar devreye girer. Yine kafa kafaya yaklaşarak şu dörtlüğü söylerler;
Şu derenin uzunuuu
Kıramadık buzunuuu
Alıpta gidiyoruz
hasan çavuşun kızınııııı
deyip gelinin artık alındığını belirtmeleri üzerine efeler yine hep bir ağızdan eheheeeeeeeeeeee! diye bağırırlar.
Hemen davulcular bıçak havasını vurarak gelin evinden köyümüzün en yüksek yeri olan taştepe'ye doğru yola çıkılır. Kız evinden alınan gelin direk olarak oğlan evine götürülmez. Önce taş tepeye kadar seymenlerle birlikte gidilir. Köyümüze hakim olan bu tepeye varınca bütün seymenler büyük taşın üstüne toplanarak efebaşılar şu dörtlüğü kız evine karşı haykırırlar.
Karakabak kökeniiiii
Elime battı dikeniiiii
Hasan çavuşun bi kabağı vardı
Koparıverdik kurudu kaldı kökeniiiiii
diye bağırdıklarında, bütün seymenler eheheeeeeeeee! diye bütün köyü inletirler. Hemen arkasından iki el silah atılır. Güm, güm diye.Seymenler buradan geriye dönüp köyün öbür başında bulunan ilkokulun yanına gelirler.
Gelin ekibi köyümüzün yakınında bulunan çam dedeyi dolanmaya giderler. Gelin atını sadıç yularından tutarak çeker. Ayrıca gelinin düşmesini önlemek için gelinin iki tarafından, oğlanın çok yakın akrabalarından iki kişi tutarak öyle çam dedeyi dolaşmaya giderler.
Çam dede denilen yer köyümüze 500 metre uzaklıkta bir yerdir. Her gelin mutlaka buraya uğrar. Burada, kim olduğunu bütün araştırmalarıma rağmen bulamadığım bir zatın taştan örülmüş bir mezarı vardır. Gelin, başında gidenlerle beraber bu yatırı üç defa dolanır. Kendince dua eder. Üçüncü turun sonunda sadıc atı durdurur. Gelin cebinde getirdiği bozuk paraları bu yatırın üstüne doğru atar. Buraya gelinden önce para kapmaya gelen onlarca çocuk atılan bu paraları kapmak için birbirlerini ezercesine yarışa girerler. Tabi bu yarışta parayı kapanlar olur, kapamayanlar olur.
Çocukluğumda ben de, her gelinle buraya para kapmaya gittiğim halde bir defa olsun para kaptığımı hatırlamam.
Bu arada seymenler, gelinler çam dedeyi dolaşmaya gidince köyün öteki başında bulunan ilkokulun yanında bekleyip, gelinler gelinceye kadar orada dinlenirler. Uzaktan gelin ve gümüşlü kadınların hareketlerini izlerler. Zaman zaman gümüşlü kadınlardan, attan düşenlerde olmuştur. Seymenler böyle durumlarda kahkahalar atarak birbirlerine düşenleri gösterirler.
Gelinler tam okulun yanına gelince seymenlerden birisi yere bir mendil serer. Selvili gelin başta olmak üzere Gümüşlü kadınlar(yengeler) açılan bu mendile para atarak geçerler. Para toplayan seymen son gümüşlü kadının(yenge gelinin) geçmesinden sonra mendili topladığı gibi doğru seymenler içindeki yerini alır. Gelinler böylece beş yüz metre çapında bir daire çizmiş olurlar.
Selvili gelin en başta olmak üzere yine bütün atlar tek sıra halinde düğün alayının arkasında yerlerini alırlar. Buradan davul zurna ve seymenlerin bıçak sesleri arasında oğlan evine doğru yola çıkılır.
Ancak burada bir kural vardır. Bu kural şöyledir. Gelinin at izi kesinlikle birbirini çiğnememesi gerekir. Buna özellikle dikkat edilir. Yani gelinin kendi evinden çıkıp taştepeye doğru gittiği yol kesilip geçilmez. Köyün çevresini dolaşmak pahasına olsa bile bu kural çiğnenmez. Çünkü İcikler'de şöyle bir inanç vardır. Eğer gelin atı, izini çiğnerse o gelinin ömrünün kısa olacağına inanılır.
Gelin tam oğlan evinin önüne varıp ineceği anda efebaşıların geline feryadı başlar. Bakalım efebaşılar geline ne diyor görelim.
İnme gelin inmeee
Sözlerinden dönmeee
Oğlan babası beş kuzulu koyun
Vermeyince İnmeee
deyince gelin at üzerinde beklemeye başlar. Hemen oğlan babası at üzerinde bekleyen gelinin yanına gelerek verdim gitti veya bir dana veriyorum der. Eğer efebaşılar bundan pek memnun olmazlarsa tekrar;
İnme gelin inmeee
Sözlerinden dönmeee
Oğlan anası beş dönüm tarla
Vermeyince inmeee
diye bağırırlar. Bu arada oğlan anası evin balkonundan yüksek sesle;”Ben ona tosun gibi bir oğlan veriyorum daha ne istiyorsunuz” der. Orada bulunanlar bu lafa gülüşürler. Tam gelin inmeye başlar, bu defa efebaşıların geline bir dörtlükleri daha vardır.
Efebaşılar geline;
Başında alın mı vaaaar
İnmemeye yolun mu vaaaar
Bizim güvey arkadaşla
Bölüşülmedik malın mı vaaaar
diyerek geline bir sürpriz yaparlar. Seymenlerde her satır sonunda eheheeeeeeee! Diye bağırırlar.
Gelin özenle attan indirilir, yavaş yavaş gelin için hazırlanan odaya götürülür. Bu arada damat bu durumu uzaktan uzaktan izler. Damad gelinin alınışında ve inişinde kesinlikle yanında olmaz. Bütün herkesin gözü damadı arar. Acaba nerelerden geline bakıyor diye merak edilir.
Damadın görülmesiyle birlikte, efebaşılar şu dörtlüğü hemen bağırmaya başlarlar.
Kar yağar ipek gibiii
Savrulur kepek gibiii
Bizim güveyi arkadaş yalanıyor
Kemik yiyecek köpek gibiii
seymenlerde yine eheheeeeeeee! Diye var güçleriyle bağırırlar.
Gelin, oğlan evine çıktıktan sonra hemen bir halka oluşturulur. Oynamak isteyenler oynar. Burada genelde oynayan az olur. Köylü daha çok gelinle ilgilendiği için burada oyuna rağbet azdır.
Oyun oynama bittikten sonra sıra efebaşıların son dörtlüğüne gelmiştir artık.
Efebaşılar son olarak;
Düğün derler adınaaa
Doyamadık tadınaaa
Allah uzun ömürler versin
Getiriverdiğimiz kadınaaa.
seymenlerde artık son naralarını atarlar. eheheeeeeeeee!
Oğlan evine gelen gelini, bir sandık üstüne oturturlar. Gelini yeni evinde görmek isteyenler burada büyük kalabalık oluştururlar. Gelinin kaynanasına hayırlı olsun dilekleri iletilir.
Efebeşılar, seymenler(efeler) ve davulcular, sadıç tarafından ayarlanan bir komşu evine veya akraba evine yerleştirilirler. Burada akşam yemeği yenir. Yemekten sonra oğlan babası beklenmeye başlanır. Çünkü düğün yapılmış sıra düğün ücretinin pazarlığına gelmiştir. Oğlan babası gelince selam verip efebaşıların yanına oturur. Oğlunun düğününü yapıverdikleri için orada bulunan herkese, ”hepinizden Allah razı olsun. Bizi memnun ettiniz” der.
Efebaşılara söyleyin bakalım size ne vereceğiz diye sorar. Köyümüzde düğünler için her yıl bir fiyat belirlenir. Oğlan babasına, o günün fiyatı söylenir. Bu fiyatta itirazsız kabul edilir. Para bütün efelerin önünde sayılarak alınır. Efebaşılar hemen iki kişi görevlendirerek bakkala gönderirler. Bakkaldan paranın yettiği kadar kasayla lokum ve bisküvi getirtirler. Lokum kasaları açılır ortalara konulur. isteyen istediği kadar yer.
Eğer lokumları orada yiyip bitiremezlerse kalanları herkese eşit şekilde dağıtırlar. İsteyen evine götürür isteyen orada bulunan misafirlere verir.
Bu paralar zaman zaman hayır işlerine de verilir. Düğün paralarıyla köyümüzün içindeki ana yollar betonlatılmıştır. Bazen cami ihtiyaçları karşılanmıştır. Böylece paraların yenecekse yendikten, hayır işlerine verilecekse verildikten sonra herkes evlerine dağılırlar. Böylece düğün sona ermiş olur.
Damat(güvey) evinde, sadıç ve çok yakın akrabalardan birkaç kişi kalır. Sadıç veya evli olan akrabalardan birisi damada, gerdek gecesiyle ilgili gerekli bilgileri veririr ve bazı nasihatlarda bulunur.
Köyümüzde damat yatsı namazından sonra salınır. Damat ve sadıç, yanında bulunanlarla birlikte yatsı namazına giderler. Namazdan çıktıktan sonra dini nikah için imamı da alarak damad evine gelirler. Oğlan ve gelin için iki kişi şahitlik eder. Bir kişi gelinden vekalet alarak şahitlik yapar. Nikah sırasında gelin, nikah kıyılan yerde bulunmaz. Kendi odasında bekler. İmam damada bazı dini sorular sorar. Bunlardan bazıları şöyledir. Gusülün farzları, imanın şartları, 32 farz v.b sorulardır. Evlenecek gençler bu soruların sorulacağını bildikleri için cevaplarını öğrenerek buraya gelirler. Bu sorulardan sonra imam bu evliliğin hayırlara vesile olması için dua eder.
Dua bittikten sonra damat ayağa kalkar kalkmaz orada bunanlar tarafından yumruklanmaya başlar. Damat yumruk yememek için aradan sıyrılarak doğru gelinin odasına kaçar. Bu olaya "damat(güvey) salma" denir. Orada bulunan herkes dağılır fakat sadıç gitmez. Sadıç başlar kedi gibi miyavlamaya. Miyavvv, miyavvv, gırnavvv, gırnavvv.
Damat'da, gelinle birlikte kız evinden pişip gelen tavuğun yarısını, kapıyı açıp sadıça"al da tavuğunu git kara kedi"deyip kovalayıncaya kadar bekler.
Damat(güvey) salındıktan sonra, damat geline hoş geldin deyip hal hatır sorar. Ancak gelin kendisine tenbihlendiği üzere, kesinlikle hiçbir cevap vermez. Damat(güvey) gelini konuşturmak için bir hayli diller döker. Geline altın takıp veya para ödedikten sonra ancak konuşur. Gelin konuşturulduktan sonra, damat önde, gelin arkada olmak üzere iki rekat namaz kılınır. Evliliğin mutlu olması ve hayırlara vesile olması için Allaha dua edilir.
Gelin sabahı şafakla birlikte davulcular "Dan davulu" adı verilen davulu çalmaya başlarlar. Buna bazen “güvey uyandırma davulu” da denir. Yaklaşık “dan davulu” on dakika kadar sürer. Sabah ezanıyla birlikte damat camiye gider. Aynı zamanda sadıçda camiye gelerek iki sadıç namazda buluşurlar. Namazdan çıktıktan sonra damat ve sadıç, damadın ana ve babasından başlamak üzere sabah erkenden bütün akrabaları dolaşarak büyüklerin ellerini öper, küçüklerle tokalaşırlar. Biraz sonra yapılacak gelin önünde(damat oynatma) buluşmak üzere sadıçla ayrılırlar.
Sadıç hanımı, yoksa sadıç anası, damat sabah namazına gittikten hemen sonra, gerdek yatağını kaldırmak üzere gelin evine gelir. Geline hayır duada bulunur, herhangi bir proplemin olup olmadığını sorar. Yatağı toplar. Gelinin annesine veya yakınlarına herhangi bir kötü durumun olmadığını, kızlarının gayet iyi olduğu haberini iletir. Gelinde daha önceden hazırladığı hediyeyi kendisine verir.
Saat on sıralarında damadın evi önünde davullar çalmaya başlar. Konu komşu ve ilgi duyanlar damadın evinin önüne toplanırlar. Düğün boyunca oynaması yasak olan damat ve sadıç gelininde seyirci olduğu gelin evinin önünde bol bol oynar. Gelin önünde daha çok damadın ve sadıcın akrabaları oynar. Bu oyundan sonra düğüne beşinci gününde nokta konulmuş olur. Günlerce oğlan evinde gelin almanın verdiği sevinç ve mutluluklar yaşanır.
Oyun biter bitmez çoluk çocuk gelinin yanına gider. Gelinde yanına gelenlere, daha önceden hazırladığı yazma, yaşmak, mendil, boncuk gibi hediyeler verir.
Ayrıca sadıça yün çorap ve el işlemesi mendilden oluşan bir hediye paketi verir.
Gelin kaynanasına minder, yastık, ağır oyalı yaşmak ve yazma, fistan veya etek verir. Yine kayın babasına yün çorap, minder, entari(gömlek) gibi hediyeler verir.
Gelin, bugünden itibaren yaklaşık kırk gün başında al'ıyla gezer. Yeni gelin olduğu böylece herkes tarafından bilinir ve görülür.
Gelin geldikten üç gün sonra anası evine gelin gezmesine götürülür. Yemekler orada yenir. Yemekten sonra bir kadın tarafından gelinin başındaki al boynuna doğru aşağı indirilerek kızın anasına ve babasına, işte kızınızı tekrar evinize getirdik. Söyleyin bakalım kızınıza ne veriyorsunuz? der. Kızın anası ve babası da ne vereceklerse onu söylerler. Genellikle burada tencere, kazan, çanak ve çömlek gibi hediyeler verilir. Böylece düğünün başından, sonuna kadar dilimizin döndüğünce, bildiğimiz ve bulabildiğimiz kadarıyla icikler'de yapılan ve bize özgü olan düğünlerimizi anlatmaya çalıştık. Nice damatlar ile nice gelinler, ersin muratlarına diye dua edelim.
İcikler köyünde atalarımızdan bize intikal ede ede gelen, yardımlaşmanın, sevginin, coşkunun bir araya geldiği düğünlerimiz böyle cereyan etmektedir. Tek dileğim bu örf ve adetlerimizin bize has hasletleriyle ilelebet yaşaması, bizi biz yapan değerlerimizin bize hayat vermesini ve yozlaşmamasını diliyorum.
Bu tip kültür değerlerimizin, ülkemizde bulunan değerli film yönetmenlerimizin dikkatlerine sunarak, filmleştirmelerini, kaybolmaya yüz tutmuş, yüzyılların oluşturduğu bu güzel ve güzel olduğu kadar da, insanımızı özetleyen, bir arada tutan, kaynaştıran, paha biçilmez değerlerimizi ebedileştirmiş olacaklarına inanıyorum.
İCİKLER MASALLARI
DELİ OĞLANLA AKILLI OĞLAN
Bir varmış bir yokmuş. Pireler berber iken, develer tellâl iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir dul kadının bir deli birde akıllı oğlu varmış.
Deli oğlan keçi çobanlığı yapar, akıllı oğlanda hasta anasına, çiftçilik ve ev işlerine bakarmış.
Bu aile işlerini böylece yürütüp giderlermiş.
Deli oğlan her gün keçileri ağıldan çıkarıp dağlara gütmeye gider, akşamda sayarak tekrar köye getirip ağıla koyarmış.
Akıllı oğlan da her gün yatalak hasta olan anasının karnını doyurur, sıcacık suyla yıkar, temizliğini yapar, ondan sonra evin diğer işlerine bakarmış. Bu durum uzun yıllardan beri böyle devam eder gidermiş.
Bir gün deli oğlan, akıllı oğlana demiş ki, akıllı oğlan akıllı oğlan, bak ben sana ne diyeceğim.
Akıllı oğlan;
Söyle bakalım deli oğlan, ne diyeceksen de demiş.
Deli oğlan başlamış söze.
Bak akıllı oğlan, ben yıllardan beri keçi güde güde, bu keçi çobanlığından bıktım usandım. Haydi işleri değişelim. Birazda sen keçileri güt, bende hem anama bakar hem de çiftçilik ve ev işlerine bakarım demiş.
Akıllı oğlan bir anda ne diyeceğini bilememiş. Eeee diye kekelemeye başlamış. Kafasından hemen şunlar geçmiş. Deli oğlan hasta anama nasıl bakar. Yemeğini nasıl yedirir,banyosunu ve temizliğini nasıl yaptırır. Çiftçilik ve ev işlerinden anlamıyor ki bunları nasıl yürütür diye kafasından düşünceler yıldırım hızıyla geçmeye başlamış.
Akıllı oğlan çaresiz deli oğlanın teklifini düşünmüş düşünmüş sonunda çaresiz kabul edeyim bari demiş kendi kendine. Deli oğlanın ne yapacağı belli olmaz diye kendi kendine mırıldanmış.
Akıllı oğlan titrek bir sesle;
Tamam değişelim deli oğlan demiş. Demiş ama demese ne yapsın. Deli oğlanın ıh deyip mıh demeyeceğini çok iyi biliyormuş.
Bak deli oğlan görevleri değişiyoruz ama, yalnız sana söyleyeceklerim var. Beni iyi dinle demiş.
Anamız bildiğin gibi hasta. Yerinden kalkamıyor ve kendi ihtiyaçlarını kendisi göremiyor. Anama çok iyi bakacaksın. Yemeğini zamanında yedireceksin, her gün ılık suyla tertemiz yıkayıp kurulayacaksın tamam mı demiş.
Deli oğlan;
Tamam akıllı oğlan. Sen ne yapıyorsan bende o işleri yaparım. Anama da senden daha iyi bakarım. Merak etme sen, ben senden daha güzel bakarım demiş.
Ertesi sabah olmuş. Akıllı oğlan keçileri ağıldan çıkarmış dağlara gütmeye gitmiş. Gitmiş ama aklı hep deli oğlanın ne yapıp yapamayacağına takılıymış. Ya bir yanlışlık yaparsa diye söylenip duruyormuş.
Deli oğlan ise sabah kalktıktan sonra annesini yıkamak için bir kazana su koyup ateşte ısıtmaya başlamış. Kazandaki su fokur fokur kaynamış.
Deli oğlan anasının yanına gitmiş. Anacığım karnını doyurmadan önce seni tertemiz yıkayayım. Ondan sonrada güzelce karnını doyurayım demiş.
Kadıncağız itirazsız tamam oğlum sen ne dersen o olsun diye derinden derinden mırıldanmış.
Deli oğlan anasını ağaçtan yapılmış bir oturağa oturtmuş. Ocak üzerinde fokur fokur kaynayan kazandan kovayla aldığı kaynamış suyu, anasının tepesinden aşağıya dökü dökü vermiş.
Çaresiz kadıncağız daha orada kaynamış suda pişerek ölmüş. Kadıncağızın dişleri sırartmış kalmış.
Anasının bu halini gören deli oğlan, anasının gülmeye başladığını sanmış. Özenle kucaklamış anasını, doğru evin yüklüğüne oturtmuş. Arkasına da yastık ve yorganları dayamış. Çarşafları üzerine örtmüş.
Dişleri bembeyaz görünen anasının ağzına kuru yufka parçalarını da yerleştirmiş. Geçmiş anasının karşısına, anam gülüyor diye başlamış gülmeye.
Bu arada akşam olmuş. Akıllı oğlan keçileri güdüp gelmiş ve ağıla doldurmuş. Aşağıdan deli oğlana seslenmiş.
Deli oğlan deli oğlan.
Deli oğlan cevap vermiş.
Söyle akıllı oğlan söyle.
Akıllı oğlan;
Anamın durumu nasıl. Bu gün iyi baktın değil mi? demiş.
Deli oğlan gayet neşeli bir şekilde;
Hiç gülmeyen anam bu gün akşama kadar güldü. Onu yıkadıktan sonra durmadan gülüyor. Hem gülüyor hem de yufka yiyor gel bak akıllı oğlan demiş.
Deli oğlanın bu sözlerini duyan akıllı oğlanın yüreği cız etmiş. Eyvah anama bir şey oldu diye endişelenmeye başlamış.
Hemen koşarak merdiven basamaklarını ikişer üçer çıkmaya başlamış.
Hani anam nerede, nerede diye korku içinde bağırmış.
Deli oğlan, bak bak yüklükte oturuyor, hem de yufka yiyor.
Akıllı oğlan anasını görür görmez durumu hemen fark etmiş. Avazının çıktığı kadar bağırarak, “yaktın anamı, yaktın anamı, öldürdün anamı” deli oğlan diye haykırmış.
Ama ne çare ki o biricik anaları çoktan ölmüş.
İki oğlan oturup konuşmuşlar ve demişler ki, anamıza güzel bir mezar kazıp gömelim.
Gömecekler ama bu defa kefen yok.
Akıllı oğlan demiş ki;
Bak deli oğlan, ben şehre gidip kefen bezi alıp geleyim. Sen de anamızın mezarını evimizin yanına kaza koy. Kefenleyip gömeriz demiş.
Hemen deli oğlan atılmış. Akıllı oğlan, akıllı oğlan ben kefen almaya gideyim sen mezarı kaz demiş.
Çaresiz akıllı oğlan deli oğlanın dediğini kabul etmiş.
Akıllı oğlan mezarı kaza dursun deli oğlan şehrin yolunu tutmuş.
Mezar kazılmış bekleyedursun deli oğlan bir türlü gelmemiş.
Meğer deli oğlan şehirden kefeni almış gelirken, sallanan çalı ve pıynar ağaçlarını görmüş.
Deli oğlan sallanan ağaçların üşüdüğünü düşünerek, elindeki kefeni parça parça bölerek bütün ormandaki ağaçları örtmeye başlamış.
Akıllı oğlan geç kalan deli oğlana bakmak için, evlerinin yanındaki tepeye çıkmış. Birde ne görsün. Deli oğlan elinde bez parçaları ağaçtan ağaca dolaşıyor.
Akıllı oğlan koşarak deli oğlanın yanına gitmiş.
Ne yapıyorsun sen deli oğlan dediğinde;
Deli oğlan;
Baksana akıllı oğlan, bak bu ağaçlar ha bire sallanıyor. Yazık bu ağaçların hepsi üşüyor. Onlar üşümesin diye örtüyorum demiş.
Akıllı oğlan;
Ormanlar üşümez. Onlar rüzgardan sallanıyor. Çabuk topla o örttüklerini. Anamızın cenazesi hala açıkta bekliyor demiş.
Deli oğlan hemen koşarak bütün ormanlardaki bezleri toplamış. Koşarak eve gelmişler. Parçalanmış kefenleri tekrar dikerek birleştirmişler. Analarını kefenleyip gömmüşler.
Analarını gömüp geldikten sonra deli oğlanla akıllı oğlan oturup konuşurken, deli oğlan demiş ki;
Bak akıllı oğlan artık anamız gülerek öbür dünyaya gitti. Keçiler de anamındı. Onları aramızda paylaşalım.
Akıllı oğlan, ne kadar zamanı değil dediyse de, deli oğlan dediğinden ileri gitmiyormuş. Çaresiz kabul etmiş .
Ancak deli oğlanın bir şartı daha varmış.
Deli oğlan akıllı oğlana demiş ki;
Bak akıllı oğlan, önce yeni bir ağıl yapacağız. Böylece iki tane ağılımız olmuş olacak. Yalnız yeni ağıl benim, eski ağıl senin olacak. Ondan sonrada keçileri dağdan getirip ağıllara sürüvereceğiz. Keçilerin ne kadarı yeni ağıla girerse o keçiler benim, eski ağıla girenlerde senin olacak tamam mı demiş.
Akıllı oğlan yine çaresiz tamam demiş.
Ertesi gün keçileri akşama kadar ikisi beraber güdüp gelmişler. Köye gelince keçileri kendi halinde ağıllara bırakıvermişler.
Keçilerin tamamı uzun zamandan beri girdikleri eski ağıla doluşmuşlar. Arkadan gelen deli bir çepiç yolunu şaşırarak yeni ağıla dalmış.
Deli oğlan hemen bağırmaya başlamış.
Tamam tamam, en iyi ve akıllı keçi, benim oldu benim oldu.
Ben ne yapayım akılsız keçileri.
Yeni ağılı bile bilmiyorlar diye avazı çıktığınca bağıra bağra sevincinden çatlamış oracıkta ölüvermiş.
Böylece masalımız da burada bitmiş.
ALAKABAK
Bir varmış bir yokmuş. Pireler berber iken, develer tellâl iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir Alakabak kuşu varmış.
Alakabak darı demez, armut demez daldan dala dolaşırmış. Hele darı gördü mü hiç dayanamaz, hemen darı sübeklerini çekiç gibi olan gagasıyla açar, darı tanelerini teker teker afiyetle yermiş.
Darı sübeklerinin dışındaki dış kısmını pamuk gibi diderek atar, birde karşısına geçip bakarmış. Oh be darı sübeklerinin dışını, püsküllerinden daha güzel püskül yaptım der, cırrak cırrak diyede ötermiş.
Alakabak, armut ağaçlarının dallarındaki, sararıp ermiş armutlara da hiç dayanamazmış. Hemen armut dallarına postu serer, hem şarkı söyler hem de armut yermiş.
Bir gün yine armut dalına konmuş. Seçip seçip en güzel armutları hem yiyor, hem de şarkılar söyleyerek cırrak cırrak diye keyifleniyormuş.
Tam o sırada bir kınalı keklik, Alakabağın şarkı ve türkülerini duymuş. Kınalı keklik o güzel sesi ve yürüyüşüyle birlikte, gakguburak gakguburak diyerek öte öte armut ağacının dibine gelmiş.
Kınalı keklik,Alakabağa aşağıdan şöyle seslenmiş;
Alakabak kardeş, Alakabak kardeş. Şu yediğin güzel armutlardan birkaç tanede aşağıya atta birazda biz cırraklayalım. Biliyorsun ben ağaç dallarına konmayı pek sevmem. demiş.
Alakabak yukarıdan Kekliğe seslenmiş.
Bak keklik kardeş, görüyorsun armutlar adamın ağzının suyunu akıtıyor. Ne kadar lezzetli bilemezsin. Sana bu güzel armutlardan atarım ama, bazı şartlarım var demiş.
Keklik;
Söyle bakalım şartın neymiş Alakabak kardeş.
Alakabak;
Bak keklik kardeş, ben senin yürüyüşüne ve ötüşüne bayılıyorum. Her sabah, erkenden senin sesinle uyanıyor ve seni sonuna kadar dinliyorum. Sen ne kadar güzel ötüyorsun. Ah bende senin gibi bir ötebilsem ne var. Sana benzemek için bana ses ve ötüş kursu versen ne olur derim.
Hele o yürüyüşün yok mu, benim rüyalarıma giriyor. Ah ben de senin gibi hızlı ve güzel yürüyebilsem ne kadar sevineceğim bir bilsen .Sanki dünyalar benim olacak. Bana senin gibi yürümeyi öğretirsen, ben de sana her gün en güzel armutları veririm.
Eğer bu isteklerime evet dersen, sana istediğin kadar armut atarım demiş.
Keklik;
Bak Alakabak kardeş, sen gel bu şartlarından vazgeç. Çünkü sen sen olursan, ben de ben olursam bir değer taşırız. Bir birimizi taklit etmekle bir yere varamayız. Gel sen beni taklit etmekten vazgeç. Başka ne istersen yapayım demiş.
Ama Alakabak Kararlıymış. İsteklerinden bir türlü geri çark etmemiş.
Hayır ben senin gibi olmaya can atıyorum. Sana benzemek istiyorum. Eğer benden güzel armut istiyorsan isteklerimi yaparsın demiş.
Kınalı keklik ;
Bak Alakabak kardeş, sırf armut yemek için evet demiyorum. Ben yere düşen armutlarla da yetinebilirim. Bana armut atmasan da olur. Ancak bu dağlarda komşuyuz. Komşuluk hakkı için sana ötme ve yürüme kursu vereceğim. Sonuçlarına da sen katlanırsın sonra demiş.
Alakabak;
Teşekkür ederim Keklik kardeş demiş.
İyice tatlanmış Armutlardan seçerek, yeteri kadar aşağıya kekliğe atmış. Her ikisi de karınlarını güzelce doyurmuşlar.
Kınalı keklik Alakabağa geç bakayım karşıma demiş. Önce ötme dersi vereceğim. Başlamışlar ötmeye. Keklik, gakguburak gakguburak gakguburak diye ha bire ötüyor. Fakat Alakabağın dili bir türlü dönmüyormuş. Alakabak çatbırrak çatabırrak diyor. Bir türlü kekelik gibi ötemiyormuş. Bu ötme kursu birkaç gün sürmüş. Fakat Alakabak hiç mi hiç kekliğin sesini çıkaramıyormuş. Ne olduğu pek de anlaşılmayan sesler çıkarıyormuş. Bu ötme kursu Alakabağın gece rüyalarına giriyormuş. Fakat bir türlü keklik gibi ötememiş.
Alagabak bakmış olacak gibi değil. En iyisi ben yine kendi ötüşüme devam edeyim, bu ötüş kursunu bırakayım da yürüyüş kursuna devam edeyim demiş.
Alakabak Kekliğe;
Keklik kardeş, bu ötüş kursunu ben galiba yapamayacağım. Bunu bırakalım da yürüyüş kursuna geçelim. Onu öğreneyim bari demiş.
Keklik;
Alakabak kardeş, maymun iştahlı olma, biraz daha gayret et.
Alakabak, yok yok yürüyüş kursuna geçelim.
Kınalı Keklik de;
peki Alakabak kardeş, şimdi beni takip et o zaman demiş.
Keklik önde Alakabak arkada, yürüyüşe başlamışlar. Alakabak kekliğe yetişmek için, zaman zaman kanatlarını açarak uçmaya çalıyor, zaman zamanda yorgunluktan baygın düşüyormuş.
Fakat bir türlü keklik gibi yürüyemiyor, onun kadar hızlı ve güzel adım atamıyormuş. Bu kurs da günlerce devam etmiş.
Alakabak bakmış yürüme işini de yapamayacak.
Kekliğe demiş ki;
Keklik kardeş demek ki ben senin gibi ne bir ötüş, nede bir yürüyüş yapabileceğim.
Keklik kardeş, en iyisi ben yine eskisi gibi, kendim gibi öteyim, kendim gibi yürüyeyim demiş.
Keklik de demiş ki;
Ben sana hatırlatmıştım. Her canlının kendine has özellikleri vardır. Allah her canlıyı kendine has güzel davranışlarıyla yaratmıştır. Bu yaradılış özelliklerini değiştirmeye çalışmamak lazımdır. Allah beni Keklik, seni de Alakabak olarak yaratmıştır. Ben keklik gibi olmalıyım, sende Alakabak gibi olmalısın. Başkalarını taklit etmek bizleri kendi benliğimizden ve kişiliklerimizden uzaklaştırır. O zaman da biz ne biz oluruz, ne de benzemeye çalıştığımıza benzeriz.
Bambaşka ve hiçbir şeye benzemeyen bir varlık oluruz. En iyisi yine sen sen ol, ben de ben olayım demiş.
Kınalı kekliğin bu sözleri üzerine, Alakabak aynen önceki sesini çıkarmaya çalıştıysa da, önceki ötüşünü ne yazık ki unutmuş. Defalarca denediyse de bir türlü eski ötüşünü yapamıyormuş.
Bari kendim gibi yürüyeyim demiş. Ne olsa beğenirsiniz. Kendine has yürüyüşünü de unutmaz mı. Başlamış Lapbak lupbak yürümeye.
Alakabak eyvah demiş ama, iş işten çoktan geçmiş. Çünkü kendine has yürüyüşünü de unutmuş.
Bu gün hala Alakabak, Kekliğin yürüyüşünü yapayım derken, kendi yürüyüşünü unuttuğu için sappak suppak yürümeye devam etmektedir.
Sonunda Alakabak’ın aklı başına gelmiş. Kendi kendine demiş ki, ben ben olmalıymışım.
Ne yazık ki ben kendimi tanımıyormuşum.
Ben kendi değerlerimin kıymetini çok iyi bilmeliymişim.
Başkalarını taklitle Alakabak olunmuyormuş demek ki demiş.
Alakabak başkalarına benzemeye çalıştığına çok pişman olmuş ama, iş işten çoktan geçmiş. Ne acıdır ki, kendini kaybetmiş.
Alakabak yüz yıllardan beri kendini, kendi yürüyüş ve ötüşünü araya dursun, bizimde masalımız burada bitti.
AYI İLE KURNAZ TİLKİ
Bir varmış bir yokmuş. Pireler berber iken, develer tellâl iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir Ayı ile Kurnaz Tilki varmış.
Ayı ile kurnaz Tilki arkadaş olmuşlar. Ayı’nın görevi bal bulmak, Kurnaz Tilki’nin görevi de Tavuk bulup gelmekmiş.
Yıllarca Ayı ile Kurnaz Tilki böylece geçinip gidiyorlarmış. Bir gün yine ayı bir teneke bal bulup gelmiş.
Ayı ile Kurnaz Tilki demişler ki, bu bal tenekesini şimdi açıp yemeyelim. Kış gelsin öyle yiyelim demişler ve anlaşmışlar.
Gel zaman git zaman Kurnaz Tilki’nin bir gün bal’a canı istemiş.
Ne yapsam da şu baldan Ayı’nın haberi olmadan yesem diye düşünürken, aklına bir fikir gelmiş.
Kurnaz Tilki kendi kendine demiş ki, akşam avlanmaya çıkarken bir bahane uydurup bu gün ben inimde kalayım ve balı doya doya yiyeyim demiş.
Bir gün tam avlanmaya çıkacakları zaman, Kurnaz Tilki, Ayı’ya demiş ki, Ayı kardeş bu gün ben avlanmaya gitmeyeyim demiş.
Ayı sormuş;
Neden gitmiyorsun?
Kurnaz Tilki;
Bugün dayımın bir oğlu olmuş. Onun adını vermeye gideceğim.
Ayı;
Peki o zaman sen kal, ben avlanıp geleyim demiş.
Ayı avlanmaya gittikten sonra, Tilki bal tenekesinin ağzını açmış. Doyuncaya kadar yemiş. Ondan sonra da sabaha kadar fosur fosur uyumuş.
Sabah Ayı, avlanıp ine döndüğünde, Tilki’yi uzanmış yatıyor olarak görmüş. Halbuki tilki yalancıktan derin uykudaymış numarası yapıyormuş.
Ayı, tilkinin böyle derin derin uyuduğunu görünce şöyle düşünmüş. Tilki kardeş çok uzaklara gidip geldi galiba. Ben geldim hala duymuyor. Sessiz olayım da iyice uyuyup dinlensin demiş.
Bir süre sonra kurnaz Tilki sanki çok yorulmuş gibi yavaş yavaş yerinden kalkmış. Hoş geldin Ayı kardeş. Ben çok uzaklara dayımın yanına gidip geldiğim için çok yoruldum, öldüm demiş.
Ayı Kurnaz Tilkiye sormuş.
Dayının oğlu mu, yoksa kızı mı olmuş?
Kurnaz Tilki;
Oğlu olmuş.
Ayı;
Adını ne koydunuz?
Kurnaz Tilki;
“Başlama” koyduk demiş.
Ayı;
Allah uzun ömürler versin. Allah analı babalı büyütsün demiş.
Kurnaz Tilki, aslında bal tenekesini açıp başladım demiş ama Ayı anlamamış. Yine Ayı ile Tilki arkadaşlıklarına devam etmişler. Birlikte avlanıp, birlikte yemişler.
Yine Kurnaz Tilki’nin bir gün canı bal istemiş. Bal yemek için Ayı’ya tekrar bir bahane uydurmuş.
Kurnaz Tilki Ayı’ya demiş ki;
Ayı kardeş amcamın bir çocuğu olmuş. Bana gel de adını ver git dedi demiş.
Ayı da Tilki’nin bu dediğine yine inanmış. Tamam o zaman git demiş.
Kurnaz Tilki; Ayı avlanmaya gittikten sonra, açmış bal tenekesinin ağzını başlamış yemeye. Yemiş yemiş iyice doymuş. Ondan sonra çıkmış bir tepenin başına yatmış. Devamlı Ayı’nın gelmesini gözlemiş. Ayı ine girdikten sonra, Tilki sallana sallana, yorgun numarası yaparak ine gelmiş.
Ayı, Kurnaz Tilkiye sormuş;
Amcanın nesi olmuş.
Kurnaz Tilki;
Kızı olmuş.
Ayı;
Peki adını ne verdiniz?
Kurnaz Tilki;
Ayı kardeş onun adını da “yarılama” koyduk demiş.
Ayı;
Allah uzun ömürler versin demiş.
Aslında Tilki, kışlık bal tenekesini yarıya indirmiş. Onun için çocuğun adı “yarılama” demiş. Ancak Ayı yine anlamamış.
Gel zaman git zaman, tilkinin tekrar canı bal istemiş. Fakat kış da neredeyse başlaşmış.
Kurnaz tilki bu defa tekrar Ayı’ya;
Ayı kardeş dayımın ikinci çocuğu olmuş .Bana gel de çocuğun adını ver git dedi. Ben bu gün dayıma gideceğim demiş.
Ayı, Kurnaz Tilki’ye peki git, Ben avlanıp geleyim demiş.
Ayı avlanmaya gittikten sonra, Kurnaz Tilki hemen bal tenekesinin başına geçmiş. Ne kadar bal varsa hepsini bitirmiş. Tenekenin dibini iyice sıyırmış.
Kurnaz Tilki tam Ayı’nın geleceği zaman sere serpe yatmış. Durmadan inleyip zırıldıyormuş.
Ayı, ine gelip Kurnaz Tilki’yi öyle görünce sormuş.
Tilki kardeş, bir hayli yorulmuşsun. Dayının ikinci çocuğunun adını ne koydun?
Kurnaz Tilki;
“Bitirme” koydum Ayı kardeş “bitirme” demiş.
Eğer bir daha çocukları olursa, artık ben gitmeyeceğim. Çünkü çok yoruluyorum görüyorsun. Zaten kendilerine de söyledim. Bir daha çocuğunuz olursa adını kendiniz verin dedim demiş.
Derken kış gelmiş çatmış. Dışarıda soğuk, kar, kırağı şiddetlenmiş.
Böyle bir günde Ayı’nın aklına bal tenekesi gelmiş.
Ayı, Kurnaz Tilki’ye demiş ki;
Tilki kardeş artık getir de şu baldan yiyip biraz ısınalım demiş.
Tilki, hemen koşa koşa bal tenekesinin yanına varmış. Tenekeyi şöyle bir kaldırıp tıngırdatmış. Hemen koşarak Ayının yanına gelmiş.
Ayı kardeş, Ayı kardeş, tenekede bal mal yok. Teneke bom boş. Yoksa benim haberim olmadan, bir teneke balı sen mi yedin demiş?
Ayı bir anda şaşırmış.
Nasıl olur Tilki kardeş. Ben senden habersiz hiç yermiyim. Yoksa sen mi yedin?
Kurnaz Tilki yemin billah etmiş. Ben yemedim demiş.
Ayı o zaman demiş ki;
Bu balın burada olduğunu ikimizden başka kimse bilmiyor. O zaman bu balı ya ben yedim, yada sen yedin. Balı kimin yediğini bulmak için ikimizde birer yalağa büyük tuvaletimizi yapalım. Kiminkinde bal çıkarsa balı o yemiştir demiş.
Kurnaz Tilki;
Tamam kabul ediyorum. Ancak ben utanırım. Tuvaletlerimizi gece yapacağız. Sabah gün doğunca bakacağız demiş.
Ayı bu teklifi kabul etmiş.
İkisi de gitmiş birer yalak bulmuşlar. Belli uzaklıkta yerleştirmişler. Büyük tuvaletlerini gece yapmışlar. Gitmişler yatmışlar.
Kurnaz Tilki uyuyor numarası yaparak Ayı’nın uyumasını beklemiş. Ne zaman ki Ayı uyumuş, Kurnaz Tilki yavaşça kalkıp yalakları gidip değiştirmiş. Kendininkini Ayı’nınkinin yerine, Ayı’nınkini de kendininkinin yerine koymuş.
Sabah olmuş. İkisi beraber kalkmışlar doğru yalakların yanına gitmişler. Önce Kurnaz Tilkinin yalağına bakmışlar. Ballı değil.
Kurnaz Tilki demiş ki;
Gördün mü Ayı kardeş. Balı ben yemedim.
Bu defa Ayı’nın yalağına gitmişler. Bakmışlar ki Ayı’nın ki ballı.
Kurnaz Tilki Ayı’ya demiş ki;
Gördün mü balı sen yemişsin. İşte ortaya çıktı. Utanmadın mı benden habersiz balı yemeye demiş.
Ayı yemediğine dair yemin billah ettiyse de, Kurnaz Tilki durmadan Ayı’yı suçluyormuş.
Ayı demiş ki;
Tilki kardeş bu balı yemesine ben yemedim. Burada bir aksilik var. Çünkü yemediğim halde benim büyük tuvaletim ballı çıktı. O zaman bir müsabaka yapalım. Bu müsabakada kim yenilirse balı o yemiştir.
Kurnaz Tilki;
Söyle bakalım Ayı kardeş. Teklifin nedir demiş.
Ayı bünyesine güvenerek şöyle bir teklif getirmiş.
Bak Tilki kardeş, İkimiz de elimize birer sopa alıp inimizde dövüşeceğiz. Kim yenilirse balı o yemiştir demiş.
Kurnaz Tilki tamam ama ben kısa sopa alırım, sende uzun sopa alacaksın demiş.
Ayı;
Tamam kabul ediyorum demiş.
Kurnaz Tilki kısa bir sopa, Ayı da uzun bir sopa almış. Başlamışlar inin içinde dövüşmeye. Ayı’nın elindeki sopa uzun olduğu için, sopayı inin içinde istediği gibi kaldırıp indiremiyormuş. Kurnaz Tilki’ye bir defa olsun vuramıyormuş.
Kurnaz Tilki ise, elindeki kısa sopayla inin içinde, Ayı’yı evire, çevire dövmüş.
Ayı bakmış olacak gibi değil, durmadan dayak yiyor. Hemen Kurnaz Tilki’ye demiş ki;
Tamam, tamam Tilki kardeş, bu balı ben yemedim, ama dövüşü de sen kazandım. Balı ben yemediğim halde yarışmaları ben kaybediyorum. Böyle olunca da, balı ben yemiş oluyorum. Bu inin içi benim için dar geliyor. Bu dövüşü bir de inin dışında yapalım. Eğer dövüşü dışarıda da sen kazanırsan, çaresiz yemediğim halde ben yedim diye kabul edeceğim demiş.
KURNAZ TİLKİ
Tamam Ayı kardeş. Teklifini kabul ediyorum ama, sopaları dışarıda değişirsek öyle demiş.
Ayı da tamam demiş. Sopaları değişmişler. Başlamışlar dışarıda dövüşmeye. Kurnaz Tilki uzun sopayla güçlü Ayı’yı hiç yanına yaklaştırmıyormuş. Uzaktan uzaktan durmadan sopa Ayı’nın sırtında patlıyormuş. Ayı ise Kurnaz Tilki’ye bir defa bile vuramamış.
Bakmış Ayı olacak gibi değil. Ha bire yine sopa yiyor.
Tilki’ye demiş ki;
Tamam Tilki kardeş bu dövüşü de sen kazandın. Yine söylüyorum. Bu bal’a benim elim bile değmedi. Tadına bile bakmadım.
Tilki kardeş bu balı, ben değil sen yedin. Ancak ben bunu akılsızlığım sayesinde ispat edemedim ve bütün yarışmaları kaybettim.
Senin kurnazlığın ve aklını kullanmandan dolayı ben kaybettim. Ben bu akılsız başımın cezasını daha çok çekerim demiş.
Böylece masalımız da burada bitmiş.
FAKİR AHMETLE ZENGİN DAĞALİ
Bir varmış bir yokmuş. Pireler berber iken, develer tellal iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir Fakir Ahmet’le Dağali varmış.
Fakir Ahmet Çok yoksul ve fakirmiş. Geçimini elinde bulunan bir eşekle, dağdan udun getirip satarak sağlarmış.
Yine günlerden bir gün dağlara odun kesmeye gitmiş. Odunları keserken, bu zamana kadar hiç duymadığı sesler duymuş.
Bakmış ki, bir dene görsün. Kocaman kocaman yaratıklar. Biraz daha yakına gelince anlamış ki bunlar, atalardan beri anlatılan devlermiş. Koro halinde marşlar söylüyorlar, davullar ve zurnalar çalarak fakir Ahmet’in bulunduğu yere doğru geliyorlar.
Fakir Ahmet, hemen eşeğinin yularından tutarak gümrah ormanların içine çekiyor ve saklanıyor.
Meğer fakir Ahmet’in odun kestiği yerin hemen yanında Devlerin mağaraları varmış. Devler büyük kalabalık halinde ve sırtlarında büyük büyük çuvallar varmış. Devler mağaranın önüne geldiklerinde durmuşlar. Devlerin başkanı mağaranın kapısına varmış demiş ki, “açıl kara gözlü kapım açıl”. Büyük dev bunu üç defa dedikten sonra mağaranın kapısı açılmış.
Bütün devler sırtlarındaki çuvallarlarla içeriye girmişler. Bu defa büyük dev, “Kapan kara gözlü kapım kapan” diyerek kimsenin kendilerini görmesini istemediğinden mağaranın kapısını kapatmış.
Fakir Ahmet bütün dikkatiyle bulunduğu yerden olanları bitenleri izliyor ve anlamaya çalışıyormuş.
Derken devler sırtlarındaki çuvalları bırakıp dışarı çıkacakları zaman yine büyük devin sesi duyulmuş. “açıl kara gözlü kapım açıl”. Mağaranın kapısı açılmış ve hepsi dışarı çıkmış.
Devlerin başkanı tekrar mağaranın çıkışına gelmiş. Bu defa da şöyle bağırmaya başlamış. “Kapan kara gözlü kapım kapan”. Mağaranın kapısı kapanmış.
Devler yine geldikleri yerden marşlarla, davul zurna eşliğinde geri gitmişler.
Fakir Ahmet devlerin mağaraya nasıl girdiğini ve çıktığını iyice izleyip öğrenmiş.
Devler mağaradan uzaklaştıktan sonra, Fakir Ahmet olduğu yerden çıkmış ve doğru devlerin mağarasının önüne varmış.
Eşeğini bir ağaca bağlamış. Mağaranın kapısına varıp, aynen devlerin dediği gibi “açıl kara gözlü kapım açıl” diye üç defa söylemiş. Mağaranın kapısı açılıvermiş.
Mağaranın kapısı açılınca, fakir Ahmet hemen içeriye girmiş. Bir de ne görsün. Her taraf altın çuvallarıyla doluymuş. Altınları görünce gözleri kamaşmış.
Hemen sırtındaki ekmek torbasını çıkarmış. Torbasına bir miktar altın doldurarak, mağaranın kapısının yolunu tutmuş. Tekrar “açıl kara gözlü kapım açıl” diyerek mağaranın kapısını devlerin şifre sözleriyle açıp dışarı çıkmış. Mağaranın kapısını kapatmak için “Kapan kara gözlü kapım kapan” diyerek kapıyı kapatmış.
Eşeğine kestiği odunları sarmış, köyünün yolunu tutmuş. Köye giderken de kendi kendine bu devlerin altınlarını kimseye söylemeyeyim. Lazım oldukça zaman zaman gelir ihtiyacım kadar alır giderim. Böylece hem ben, fakirlikten kurtulurum, hem de devler altınlarının alındığını fark etmezler. Böylece geçinir giderim diye düşünmüş. Fakir Ahmet çok kanaatkar bir adammış.
Neyse bir gün Fakir Ahmet’e para lazım olmuş. Demiş ki, şu Devlerin altınlarından birisini götürüp de satayım. İhtiyacımı gidereyim demiş.
Fakir Ahmet, altının birini almış, satmak için komşusu olan, zengin mi zengin Dağaliye gitmiş.
Selamün Aleyküm Dağali demiş.
Dağali;
Ve aleykümselam komşu. Buyrun bir derdin mi var demiş.
Fakir Ahmet;
Elindeki altını Dağlaiye uzatmış. Komşu bu altını ben satmak istiyorum alır mısın? demiş.
Dağali;
Fakir Ahmet, nereden buldun bu altını. Çok değerli bir altın bu demiş.
Fakir Ahmet;
Dağali biliyorsun, benim işim boz eşekle, dağdan odun getirip satmak. İşte getirip sattığım odunların parasını biriktirip, ilerde lazım olur diye böyle altın alıp bir kenara koydum. Şimdi de lazım oldu satayım dedim.
Dağali;
Peki Fakir Ahmet alayım. Ancak bunlardan başka elinde varsa satacağın zaman yine bana getir ben alırım demiş.
Fakir Ahmet;
Peki komşu diyerek, parasını almış, Dağali’nin yanından ayrılmış.
Gel zaman git zaman, Fakir Ahmet her oduna gittiğinde üçer beşer devlerin altınlarından getirir olmuş. Evinde bir hayli altını birikmiş.
Bir gün yine Fakir Ahmet, kendi kendine yeter artık şu çektiğim fakirlik. Şu altınlardan daha fazlasını satayım da biraz elimde fazla para bulunsun diyerek, eline üç beş tane altın almış, satmak için Dağali’nin yanına gitmiş.
Fakir Ahmet Dağali’ye selam vermiş. Yanına oturmuş. Elindeki altınları göstererek, bunları yine sana satmaya geldim alır mısın? demiş.
Bir avuç altını gören Dağali’nin gözleri faltaşı gibi açılmış.
Dağali;
Fakir Ahmet bu kadar altını sen nereden buldun. Bunlar hem senin bildiğin altınlardan değil. Bu altınlar çok değerli. Söyle bakalım sen bunları nereden alıyorsun? demiş.
Fakir Ahmet söylemek istememiş. Biraz sessiz kalmış.
Dağali;
Komşu söyle söyle. Ben nereden aldığını kimseye söylemem. Biz komşu değil miyiz. Hem de arkadaşız. Hele sen şunları nereden aldın, haydi çabuk söyle bakayım demiş.
Eğer söylersen hem sen şu fakirlikten kurtulur zengin olursun, hem de ben daha zengin olurum.
Fakir Ahmet Zengin Dağali’nin bu ısrarına dayanamamış, tamam tamam söyleyeyim demiş.
Fakir Ahmet Yaşadıklarını bir bir Dağali’ye anlatmış.
Dağali, Fakir Ahmet’e;
Bak fakir Ahmet, seninle beraber oduna gider gibi ben de gideyim. Birlikte birer yük altın doldurup gelelim. Fakat kimseye de söylemeyelim. Devlerin altınlarının hepsi ikimizin olsun tama mı? demiş.
Fakir Ahmet de çaresiz kabul etmiş.
Gel zaman git zaman, bir gün fakir Ahmet, Dağali’ye uğrayarak yarın erkenden hazır ol, altın almaya gidelim demiş.
Zengin Dağali bunu duyunca sevincinden uçacak gibi olmuş. Tamam komşu tamam. Yarın erkenden hazır olurum. Sen evin önünden bana yavaşça sesleniver demiş.
Dağali böyle demiş ama sabahlara kadar uyuyamamış. Yatağında devamlı devlerin mağarasından getirebileceği altınları hesaplamış. Altın çuvallarını akşamdan merdiven başına koymuş ki sabah aceleyle unutmayayım diye.
Hanımına pantolonlarının ve ceketlerinin ceplerini büyüttürmüş. Hatta elbisesinin değişik yerlerine fazladan bir çok cep de diktirmiş.
Çuvalları doldurduktan sonra ceplerine de doldurmayı hesaplıyormuş. Fırsat bu fırsat ne kadar fazla altın getirirsem o kadar zengin olurum diye düşünüyormuş.
Belki bir daha, her hangi bir şey engel olursa gidemem diyormuş kendi kendine. O halde ne kadar getirebilirsem getireyim demiş.
Sabah olmuş Fakir Ahmet eşeğinin yularından tutmuş doğru Zengin Dağali’nin evinin önüne varmış.
Fakir Ahmet Dağali’ye seslenmiş;
Dağali Dağali haydi oduna gidiyoruz. Kalktın mı?
Dağali akşamadan beri zaten ayaktaymış. Bir türlü uyuyamamış.
Dağali yukarıdan seslenmiş.
Geliyorum Fakir Ahmet geliyorum.
Zengin Dağali apar topar, çuvallarını almış heybesine koymuş, eşeğini bağlandığı yerden çözmüş.
Yürü Ahmet yürü.
Çabuk gidelim.
Geç kalmayalım.
Bir an önce işimizi halledelim demiş.
İkisi de binmişler eşeklerine doğru devlerin mağaralarının yanına varmışlar. Devlerin görmemesi için yine Fakir Ahmet’in gizlendiği yere gizlenmişler.
Uzaklardan devlerin sesleri, davul ve zurnaları duyulmaya başlamış.
Fakir Ahmet;
Bak Dağali duyuyor musun devler geliyor demiş.
Dağali daha sesleri duyar duymaz korkmaya başlamış.
Fakir Ahmet, Fakir Ahmet ya devler bizi görür de yerse diye tir tir titremeye başlamış.
Fakir Ahmet’de Dağali’ye;
Sen hiç korkma. Yeter ki, hiç ses çıkarma. Sadece onları izle, yoksa ikimizin sonu da kötü olur demiş.
İkisi de sessiz sessiz, devlerin hareketlerini izlemişler. Devler her zaman olduğu gibi yine mağaranın önüne gelmiş.
Devlerin başkanı büyük dev, “açıl kara gözlü kapım açıl” demiş mağaranın kapısı açılmış. Bütün devler içeriye girmiş.
Tekrar büyük dev “Kapan kara gözlü kapım kapan” dedikten sonra kapı kapanmış. Artık dışarıdan devler görülmüyormuş ama sesleri duyuluyormuş.
Zengin Dağali heyecandan ve korkudan titriyormuş. Ya şimdi devler dışarı çıkarken kendilerini görürse diye durmadan endişeleniyormuş.
Derken büyük devin “açıl kara gözlü kapım açıl” sesi duyulmuş. Mağaranın kapısı açılmış. Devler büyük bir disiplin içinde davullarla ve zurnalarla mağaradan uzaklaşıp gitmiş.
Devler gidince fakir Ahmet ve Zengin Dağali doğru mağaranın kapısına varmışlar.
Fakir Ahmet;
“açıl kara gözlü kapım açıl” demiş ve kapı ardına kadar açılmış. İçeri girdikten sonra Fakir ahmet aynen devlerin yaptığı gibi “Kapan susam kapan, kapan susam kapan, kapan susam kapan” diyerek mağaranın kapısını kapatmış.
Zengin Dağali sarı sarı çuvallar dolusu altınları görünce şaşkına dönmüş.
Ne ne, bu bu bunlar böööyle demiş, başka bir şey söyleyememiş. Dili tutulmuş.
Fakir Ahmet hemen Dağali’ye;
Dağali Dağali kendine gel, kendine gel. Çabuk altınlarımızı alıp gidelim. Yoksa şimdi devler gelir. Altın alamayız bak demiş.
Dağali dev sözünü duyar duymaz kendine gelmiş. Hemen altınları heybesine ve çuvallara doldurmaya başlamış.
Dağali’nin aç gözlülüğünü gören Fakir Ahmet, Dağali’ye şöyle demiş.
Dağali sadece heybeni doldur. Çuvallara koyma. Eğer çok fazla altın alırsak devler farkına varır. Sonra buraya nöbetçi koyarlar biz de bir daha altın alamayız buradan demiş.
Bunun üzerine Dağali heybesini doldurmuş. Bu yetmemiş, hanımına elbisesine diktirdiği bir çok yedek cebi de dışarı taşıncaya kadar doldurmuş.
Fakir Ahmet torbasını, Dağali heybe ve ceplerini doldurduktan sonra hemen buradan gidelim demişler. Dışarı çıkmışlar.
Fakir Ahmet tekrar kapıya “Kapan kara gözlü kapım kapan” diyerek mağaranın kapısını kapatmış.
Her ikisi de binmişler eşeklerine doğru köyün yolunu tutmuşlar.
Dağali, Fakir Ahmet’e şöyle demiş.
Bak Fakir Ahmet, bundan sonra devlerin altınlarından almaya hep beraber geleceğiz tamam mı? Benden habersiz gelme sakın emi. İkimizde artık bundan sonra çok zengin olduk. Daha da zengin olacağız demiş.
Fakat Dağali bir taraftan da, şu Fakir Ahmet’i nasıl atlatsam da, kendim tek başıma gelip, bu hazineler dolusu altınının hepsini ben alsam diye düşünüyormuş.
Fakir Ahmet de;
Tamam Dağali ikimiz beraber gelir, beraber alırız. Benim öyle çok zengin olma hırsım yok zaten. Eğer olsaydı sana bu devlerin hazinesini hiç söyler miydim? Seninle beraber gelip bu sırrımı sana gösterir miydim? Her zaman ikimiz sözleşerek öyle geliriz demiş.
Demiş ama Dağali’nin içi yanıp tutuşuyormuş. Nasıl yapsam da Fakir Ahmet’in haberi olmadan Devlerin bütün altınlarını evime taşısam. Bütün altınlar benim olsa diyormuş.
Günlerden bir gün, zengin olmanın ateşiyle yanan Dağali, almış çuval ve heybelerini, Atlamış eşeğine, Fakir Ahmet’e haber vermeden, doğru Devlerin mağarasına altın almaya gitmiş.
Yine Fakir Ahmet’le yaptıkları gibi sık ormanların içine gizlenmiş, devlerin geliş ve gidişlerini izlemiş. Devler gittikten sonra, Dağali “açıl kara gözlü kapım açıl” diyerek mağaranın kapısını açmış. İçeri girdikten sonra da “Kapan kara gözlü kapım kapan” diyerek mağaranın kapısını kapatmış.
Dağali mağaranın içindeki binlerce altın çuvalını görünce sevincinden deliye dönmüş. Tamam tamam Fakir Ahmet olmadanda ben mağaraya girip altın alabiliyorum.
Bundan sonra buraya, Fakir Ahmet’in haberi olmadan gelip hepsini ben alayım diye kendi kendine konuşuyormuş. Bir taraftan da çuval ve heybelerini dolduruyormuş. Çuval ve heybelerini doldurduktan sonra ceplerini doldurmuş. Yine gözü doymamış. Avuçlarıyla koyunlarına doldurmaya başlamış. Koyunlarından da taşmaya başlayınca, kendi kendine keşke daha çok çuval ve heybe getirseydim, daha çok altın götürseydim diye ha bire mırıldanıyormuş.
Neyse Dağali doldurabileceği ne varsa hepsini doldurmuş. Sıra kapıyı açmaya gelmiş. Kapının yanına varmış “Açıl kapı açıl, açıl kapı açıl” demiş ama kapı bir türlü açılmıyormuş.
Dağali “Açıl kara gözlü kapım açıl” dese kapı açılacakmış ama “kara gözlü kapım” demesini heyecan ve telaşından unutmuş. Bir türlü “açıl kara gözlü kapım açıl“ diyemiyormuş. Çünkü kapının açılış şifresini tam söyleyemediği için kapı bir türlü açılmıyormuş. Neyse Dağali mağaranın içinde böylece kalakalmış.
Akşam Yaklaşmış Dağali eve gelmeyince karısı hemen Fakir Ahmet’e koşmuş.
Fakir Ahmet Fakir Ahmet, benim beyi gördün mü nerede? Diye sormuş.
Fakir Ahmet de;
Görmedim hayrola. Nereye gitmişti Dağali? Demiş.
Dağali’nin karısı da;
Siz beraber oduna gitmediniz mi? Beyim oduna gidiyoruz diye sabah erkenden çuvalları heybeye koyup eşeğine bindi gitti demiş.
Fakir Ahmet Dağali’nin nereye gittiğini hemen anlamış.
Dağali’nin karısına demiş ki;
Şimdi hemen ben onu bulur gelirim sen hiç merak etme komşu demiş.
Fakir Ahmet atlamış eşeğine doğru Devlerin mağarasının yolunu tutmuş. Fakat tam da devlerin gelme zamanı olmuş. Fakir Ahmet her zaman ki gibi yine saklandığı ormanların yanına vardığın da bir de ne görsün. Dağali’nin eşeği orada bağlanıp durur.
Tamam tamam Dağali burada. Şimdi mağaranın içinde olmalı. Fakat bu adam hala içeride ne yapıyor. Devlerin tam gelme zamanı. Fakir ahmet Devlerin gelip gelmediğini çevreye bakarak kontrol etmeye başlamış. Tam o sırada devlerin davul ve zurna sesleri duyulmaya başlamış.
Fakir Ahmet eyvah Dağali devlere şimdi yakalanacak. Şu anda haber vermem de mümkün değil demiş kendi kendine.
Derken Devler büyük bir gürültüyle mağaranın önüne gelmişler. Büyük dev “ Açıl kara gözlü kapım açıl” demiş kapı açılmış.
Dağali içeriden devlerin geldiğini görünce altın çuvallarının arasına gizlenmiş.
Devler içeri girer girmez “burada insan eti kokuyor” diye bağırmaya başlamışlar.
Fakir Ahmet olan ve bitenleri uzaktan izliyor, fakat elinden hiçbir şey gelmiyormuş.
Devlerin kimisi, eğer insan varsa “kalbi benim”, diğeri “butları benim”, bir başkası kellesi benim” diyerek, her dev bulunacak insanın bir parçası kendinin olduğunu yüksek sesle söylüyorlarmış.
Bunları saklandığı yerden duyan Dağali tir tir titriyor, korkusundan durmadan altına salıyormuş. Kendi kendine de durmadan keşke Fakir Ahmet’ten habersiz gelmeseydim ne olurdu, altınların hepsine sahip olayım derken canımdan olacağım.
Ne olurdu bu kadar aç gözlü olmasaydım. Bak Fakir Ahmet, fakir olmasına rağmen, benim gibi aç gözlü değil. Başına da böyle kötü şeyler gelmiyor.
Ne olurdu sözümde dursaydım. Halbu ki ben ona demiştim her zaman beraber gidelim tek gitmeyelim diye. Artık benim sonum geldi. Bu devlerin elinden kurtulmam mümkün değil diye durmadan kendi kendini hesaba çekiyormuş. Fakat artık iş işte geçmiş.
Devler mağarayı didik didik arıyorlarmış. Ararlarken küçük bir dev avazı çıktığınca “ burada bir insan var koşun, burada bir insan var koşun” diye bağırmaya başlamış. Bütün devler koşarak küçük devin yanına varmışlar. Bakmışlar ki Dağali çuvalların arasında saklanmış duruyor.
Tutmuşlar kolundan ortaya çıkarmışlar. Büyük dev getirin şu benim en keskin kılıcımı bakayım. Şunu hepinize parça parça doğrayıp dağıtayım demiş.
Dağali devlere yalım yalım yalvarmış ama, devler kendi hazinelerini çalanları affetmeyeceklerini söyleyerek bunu kabul etmemişler.
Neticede devler Dağali’yi parça parça etmişler. Her deve istediği parçaları vermişler. Devler de kendilerine düşen parçaları mağaranın dışına çıkarıp, güneşte kurusunda öyle yiyelim diye sermişler.
Fakir Ahmet olan ve bitenleri uzaktan izliyormuş ama elinden de bir şey gelmiyormuş.
Ah Dağali benciliğin yüzünden bak başına neler geldi diye kendi kendine söylenmiş ama ne çare.
Böylece, Dağali bencilliğinin ve daha çok zengin olma hırsının cezasını canıyla ödemiş.
Masalımız da burada bitmiş.
GÜCÜK TİLKİ
Bir varmış bir yokmuş. Pireler berber iken, develer tellâl iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir Gücük tilki varmış.
Gücük tilki ne zaman diğer tilkilerin yanına gitse herkes onunla alay eder, kahkahalarla gülerlermiş.
Gücük tilkinin kısacık kuyruğuna bakıp bakıp, alaylı alaylı ona laf söyleyip, kendilerince eğlenirlermiş.
Bu durum gücük tilkinin çok zoruna gidermiş. Gidermiş ama bir şey de yapamazmış.
Bir gün yine diğer bütün tilkiler, gücük tilkiyle alay edip kahkahalarla gülmüşler.
Bu defa gücük tilkiye bir cesaret gelmiş.
Gücük Tilki, demiş ki kendi kendine. Şu arkadaşlarımı bir uyarayım. Artık bunların alay etmelerine daha fazla dayanamayacağım.
Diğer Tilkiler alaylı alaylı yine gülerlerken;
Gücük tilki;
Arkadaşlar hele beni bir dinleyin. Bakın size ne söyleyeceğim size demiş.
Gücük Tilki başlamış konuşmaya.
Arkadaşlar bakın ben böyle, kendim gücük olmadım. Allah beni böyle küçücük kuyrukla yaratmış.
Demek ki yaratan, beni yaratırken böyle münasip görmüş. Sizi de, sizin gibi uzun kuyruklu münasip görmüş.
Benim sizin gibi uzun kuyruklu olmamam alay edilmemi gerektirmez. Ben sizi, olduğunuz gibi kabul etmeliyim, siz de beni olduğum gibi kabul etmelisiniz.
Böylece hem bir birimizi rencide etmemiş oluruz. Hem de kardeş kardeş bir arada yaşamamız, zarar görmemiş olur.
Başkalarını aşağılamak, alay etmek, onları kendimizden küçük görmek, sadece kendimizi küçültür.
Gelin bu alaycı davranışlardan vazgeçin. Kardeş kardeş mutluluk içinde birlikte yaşayıp gidelim.
Hani büyüklerimizden işittiğimiz bir söz vardır. “Gülme komşuna gelir başına” diye demiş.
Gücük Tilki daha sözünü bitirir bitirmez, bir kahkaha tufanı daha kopmuş. Gücük tilki, gücük tilki, bunlar mıydı senin söyleyeceklerin. Biz sana yıllardır gülüyoruz. Eğer başımıza gelecek olsaydı şimdi hepimiz senin gibi gücük tilki olurduk. Hani bak bakalım senden başka gücük tilki var mı demişler.
Bu sözler gücük tilkinin o kadar zoruna gitmiş, o kadar zoruna gitmiş ki, kahrından ölecek hale gelmiş.
Gücük tilki, çaresizlik içinde, kendi kendine, ben bunların alaylarından, aşağılamalarından nasıl kurtulurum diye günlerce düşünmüş taşınmış. Avlanmaya bile gitmemiş.
Derken aklına bir fikir gelmiş. Bunlara öyle bir oyun oynamalıyım ki, hepsi benim gibi kuyruksuz kalsın, gücük olsun demiş.
Yakınlarda bir üzüm bağı varmış. Gücük tilki daha öncelerden bu bağın bekçisiyle, tanışıp arkadaş olmuşlarmış.
Gücük tilkinin aklına hemen bu bağın bekçisi olan arkadaşı gelmiş.
Kimseye görünmeden hemen üzüm bağının bekçisinin yanına gitmiş.
Selâmünaleyküm bekçi kardeş demiş.
Bekçi de, aleykümselam hoş geldin tilki kardeş. Hayırdır inşallah demiş.
Gücük tilki, bekçiye derdini uzun uzun anlatmaya başlamış.
Demiş ki;
Bak bekçi kardeş, diğer tilkiler beni canımdan bezdirdiler. Benim kuyruğum kısa olduğu için benimle devamlı alay ediyorlar. Gücük tilki gücük tilki diyerek devamlı bana gülüyorlar.
Benim bu alaylardan kurtulmam için senin yardımına ihtiyacım var. Eğer bana bu konuda yardım edersen çok sevinirim demiş.
Bekçi;
Peki tilki kardeş senin için ne yapabilirim demiş.
Gücük tilki;
Bekçi kardeş şimdi beni iyi dinle. Sen bana önce güzel salkımlardan birkaç tane vereceksin. Bunları ben diğer tilkilerin yanına götürüp tattıracağım. Üzümlerin tadı onların damaklarında kalacak. Ondan sonra onlar benden devamını isteyecekler. Ben de o zaman onlara diyeceğim ki,
Arkadaşlar size öyle bir ziyafet çekeceğim ki aklınız hayaliniz duracak. Eğer kabul ederseniz sizi bildiğim bu üzüm bağına götüreceğim. Üzümleri o kadar güzel olmuş ki, görünce bayılacaksınız. Bana çok teşekkür edeceksiniz.
Yalnız üzümlerin hepsini bir defada bitirmeyeceğiz. Herkese birer kök bağ vereceğim. Sadece onun üzümlerini yiyeceksiniz. Başkasına dokunmayacaksınız.
Ben de siz üzüm yerken sizi korumak için nöbet tutacağım. Eğer bekçi gelecek olursa size bekçi geliyor diye bağıracağım. O zaman herkes kaçsın diyeceğim demiş.
Bekçi, Gücük tilkinin bu teklifini kabul etmiş.
Gücük tilki bekçiden, ermiş üzüm salkımlarından küçük bir sepete doldurarak diğer tilkilerin yanına gitmiş.
Gücük tilki elinde sepet diğer tilkilerin yanına varırken yine alay etmeye ve gülmeye başlamışlar. Gücük tilki yanlarına varınca elindeki sepette bulunan üzümleri görünce hepsi gülmeyi kesmiş, gözlerini üzümlere dikmişler.
Gücük tilki, Gücük tilki onlar ne öyle? Diye sormuşlar.
Gücük tilki;
Size üzüm getirdim arkadaşlar afiyetle yiyin demiş.
Birer cıngıl hepsine dağıtmış. Üzümlerin tadına bakan bütün tilkiler, Gücük tilkiye nereden aldın bunları çabuk söyle. Bizi oraya götür de, doya doya üzüm yiyelim demişler.
Gücük tilki;
Arkadaşlar sizi götürürüm ama bir şartım var demiş.
Koro halinde bütün tilkiler bağırmış. Hele söyle şu şartını.
Gücük tilki başlamış konuşmaya.
Bakın şimdi ben sizi bu bağa götürüp bıraksam bütün üzümleri bitirirsiniz. O zaman bağ sahibine yiyecek üzüm kalmaz. Bağ bekçisini kendimize düşman ederiz.
Onun için eğer üzüm yemek istiyorsanız şöyle yapacağız. Sizlerin her birinizin kuyruğundan bir üzüm bağının kütüğüne bağlayacağım. Siz sadece o bağlı olduğunuz kütüğün üzümlerini yiyeceksiniz. Sonra sizler doyunca, bağlı olduğunuz bağ kütüklerinden sizleri çözeceğim. Şarkı türkü söyleye söyleye inlerimize gideceğiz.
Bu şartlarımı kabul ederseniz hepinizi üzüm yemeye götürürüm. Siz üzüm yerken ben de nöbetçi olurum.
Eğer bekçi filan gelirse, size, bekçi geliyor diye bağırırım, o zaman hepiniz kaçarsınız demiş.
Üzümlerin tadına doyamayan diğer tilkiler hiç düşünmeden bu teklifi kabul etmişler.
Gücük tilki diğer tilkileri bağlamak için almış ipleri eline, haydi beni takip edin diyerek tutmuşlar üzüm bağının yolunu.
Varmışlar üzüm bağına. Gücük tilki, hepsini birer birer üzüm kütüklerine dağıtarak, kuyruklarından sağlam bir şekilde kütüklere bağlamış. Yalnız tilkinin birini de yanlışlıkla bir soğan sapına bağlamış.
Bütün tilkiler başlamış üzümleri yemeye.
Gücük tilki hemen koşarak bekçinin yanına gitmiş. Bekçi kardeş bekçi kardeş bütün tilkileri kütüklere bağladım. Şimdi ben bekçi geliyor kaçın dediğimde havaya bir el silah at.
O zaman göreceksin ki, bütün tilkiler korkudan can havliyle kuyruklarını koparıp kaçacaklar. Dolayısıyla hepsi de bana benzeyecekler. Böylece benimle bir daha alay edemeyecekler demiş.
Hemen planı uygulamaya koymuşlar.
Gücük tilki koşarak bağın yanına varmış. Başlamış “kaçın bekçi geliyor, kaçın bekçi geliyor” diye bağırmaya.
Bekçi de tam o anda havaya bir el ateş etmiş.
Silah sesini duyan bütün tilkiler kuyruğunu koparıp kaçmaya başlamış. Fakat soğana bağlı tilki, kaçarken soğan kökünden çıkmış. Tilki koştukça soğan tilkinin kafasına vuruyormuş. Soğan tilkinin kafasına vurdukça, bekçinin sopayla vurduğunu zanneden tilki, “bekçi dayı ben yapmadım gücük tilki yaptı, ben yapmadım gücük tilki yaptı” diye ha bire bağırıyormuş. Sonra bu soğanlı tilki, bağıra bağıra korkudan yolda çatlayarak ölmüş.
Diğer tilkiler birçok dağı aştıktan sonra, bir ormanda bir araya gelip toplanmışlar.
Hepsi bir birine bakıp başlarını yere eğiyorlarmış. Çünkü hepsi artık gücük tilki olmuşlar.
İçlerinden gün görmüş bir tilki demiş ki;
Ee tilki kardeşler ne demişler. “Gülme komşuna gelir başına.”
İşte gücük tilkiyle alay ettik, küçük gördük, geldi başımıza demiş.
Böylece masalımız da burada bitmiş.
KORKAK TAVŞAN
Bir varmış bir yokmuş. Pireler berber iken, develer tellâl iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir korkak Tavşan varmış.
Bu tavşan korkak mı korkakmış. İnsandan korkar, Köpekten korkar, zağardan korkar, atmacadan korkar, yılandan korkar, velhasıl uçan kuştan bile korkarmış.
Korkak tavşan, bütün arkadaşları arasında da korkak tavşan olarak anılırmış. Bir gün yine ormanda Sincap, horoz, tavşan bir araya gelmişler. Her biri kendi maharetlerini anlatıyormuş.
Sincap demiş ki;
Ben hiç kimseden korkmam. Eğer bana biri saldıracak olursa hemen bir ağaca çıkar onunla alay bile ederim.
Ağacın başında bir dala otururum, hem meyvelerini yerim, hem de orada türküler söylerim. Pelitleri yer yer kabuklarını yukarıdan aşağı rakiplerimin tepesine tepesine atarım. Hele şu pençelerim var ya, bunları gören zaten yanıma bile yaklaşamaz demiş.
Sincabın konuşması bittikten sonra hemen horoz söze başlamış.
Horoz demiş ki;
Ben tilkiden başka hiçbir şeyden korkmam. Tilkide beni ancak gece karanlığında tünediğim yerde yakalarsa yakalar. Onun dışında bende korku yoktur.
Bana saldıracak biri olduğunda kanatlarımı açar, var gücümle ses çıkartır, rakibimi korkuturum. Şu çelik gagalarımla ağzını burnunu param parça yaparım demiş.
Korkak tavşan bütün bunları hem dinliyor, hem de anlatma sırası kendine geliyor diye tir tir titriyormuş.
Kendi kendine ben ne anlatsam. Anlatacak bir kahramanlığım da yok diye üzgün üzgün arkadaşlarını dinliyormuş.
Derken horozun diyecekleri bitmiş.
Sincapla horoz alaylı gözlerle;
Haydi bakalım tavşan kardeş. Konuşma sırası sana geldi. Anlat bakalım demişler.
Tavşan sessiz sessiz düşünürken, Sincap ile horoz kahkaha atarak, korkak tavşan, korkak tavşan hadi anlat. Sende korkularını anlat bari diye koro halinde bağırıyorlarmış.
Bu alaylı sözler tavşanın çok zoruna gitmiş. Bu dünyada benden daha korkak başka bir canlı yok. O halde benim bu korkuyla yaşamama gerek de yok. En iyisi ben herkesin alay konusu olacağıma, gideyim bir uçurumdan kendimi aşağı atayım diye düşünmüş.
Ancak şu arkadaşlarımı usulünce bir uyarayım. Eğer beni anlamazlarsa ondan sonra gidip atayım demiş kendince.
Tavşan, Sincap ve horoza demiş ki;
Arkadaşlar benimle alay etmeyin. Benim çok zoruma gidiyor. Ne yapayım ben her şeyden korkuyorum. Bu da benim özelliğim. Ne olur bana hor bakmayın, küçük görmeyin dediyse de, Sincap ve horozun gülüşmeleri bir türlü durmuyormuş.
Ha bire korkak tavşan, korkak tavşan, diye bağırıyorlarmış. Sende bu dünyada yaşıyorum diyor musun, biz senin yerine olsak utancımızdan ormana bile çıkmayız demişler.
Korkak tavşan bakmış olacak gibi değil. Haydi arkadaşlar bana Allah’a ısmarladık. Belki bir daha görüşemeyiz diyerek arkadaşlarından ayrılmış.
Artık ben temelli yalnız kaldım. Gidip şu ilerdeki uçurumdan kendimi bırakıvereyim demiş.
Neyse arkadaşlarından ayrılmış.
Az gitmiş uz gitmiş önüne sulu bir dere çıkmış. Dere kenarına varırken kurbağalar durmadan vırrak vırrak diye türkü söylüyorlarmış.
Tavşan tam derenin kenarına vardığında, su kenarında bulunan kurbağalar, tavşanı görünce korkularından hepsi suya atlayıp kaçmış.
Bu durumu gören tavşan, tamam tamam benden korkanlarda var. Demek ki, dünyada en korkak ben değilmişim demiş kendi kendine.
Artık benim uçurumdan kendimi atmaya gerek kalmadı. Bak onlarca kurbağa beni görünce hepsi kaçtı. Bu kurbağalar benden daha korkak. O halde bu dünyada benden korkaklar da varmış demiş.
Geri dönüp şu arkadaşlarıma kurbağaları nasıl korkuttuğumu uzun uzun anlatayım diye düşünmüş. Artık benim de her şeyden korkmadığımı bilsinler.
Benden bile korkan şu kurbağaların neşesine bak. Onlar bile yaşamanın tadını çıkarıyorlar. Ne kadar da mutlu görünüyorlar. O halde benim mutlu olmamam için hiçbir neden yok.
Ben ne güzel zıplıyorum, kimsenin koşamayacağı kadar hızlı koşuyorum. Bundan daha güzel ne olabilir diye düşünmüş.
Geri dönerek, sincap ve Horozu bıraktığı yere varmış.
Tavşan arkadaşlarına;
Sincap kardeş, Horoz kardeş neredesiniz, ben geldim diye seslenmiş.
Derinden derinden, Tavşan kardeş, tavşan kardeş ben buradayım gel gel, yardım et bana, diye bir ses duymuş. Tavşan koşa koşa sesin geldiği yere varmış. Bir de ne görsün. Horozun kanatları yok. Kan revan içerisinde bitkin bir halde uzanıp durur.
Tavşan Horoza;
Ne oldu sana böyle hayrola demiş.
Horoz;
Sorma tavşan kardeş başımıza gelenleri. Sen buradan ayrıldıktan sonra, yukarıdan hızla iki atmaca saldırdı. Birisi Sincap kardeşe birisi de bana. Öteki atmaca, Sincap kardeşi kaptığı gibi gitti. Bende bana saldıran atmacayla boğuşurken kanatlarımdan oldum. İki kanadımı birden koparıp aldı gitti. Canımı zor kurtardım demiş.
Horoz Tavşana;
Tavşan kardeş seninle çok alay ettik hakkını helal et. Kendimizi kaf dağında zannettik. Görüyorsun sana kanatlarımı öve öve bitirememiştim. Şu halime bak.
Demek ki başkalarını küçümsemenin, alay etmenin sonucu buymuş. Tövbe bir daha ne seninle, nede başkasıyla hiçbir zaman alay etmeyeceğim.
Kimseyi küçük görmeyeceğim. Bir daha büyüklük taslamayacağım. Ben senden çok utanıyorum. Bundan sonra senin yüzüne nasıl bakacağım demiş.
Tavşan, Horoza;
Horoz kardeş, üzülme üzülme hepsi geçer. Bu haline de şükret. Bak benim de kanatlarım yok.
Şu anda Sincap kardeşimiz atmacanın midesinde. Öyle olmak da vardı. Onun için halimize şükredelim.
Dur hele ben senin yaralarını sarayım demiş.
Tavşan Horozun yaralarını güzelce sarmış sarmalamış. Ona yiyecekler bulmuş getirmiş. Karnını iyice doyurmuş. Suyunu içirmiş.
Horoz, tavşana;
Hayrola tavşan kardeş, sen hani bizi bırakıp, temelli gitmiştin. Niçin geri döndün demiş.
Tavşan;
Horoz kardeş sizin yanınızdan ayrılıp, kendimi uçurumdan atmak için giderken bir sulu dereye yolum düştü. Dereye varırken o kadar güzel türkü ve şarkı söyleyenler vardı ki, bir görsen. Tam derenin yanına vardığımda baktım ki, bu neşeli neşeli şarkı ve türkü söyleyen kurbağalarmış. Beni görünce hepsi korkularından suyun içine atlayıp kaçtılar.
Hemen aklıma şu geldi. Demek ki benden korkanlarda var. Buna rağmen şu dünyada neşeli neşeli türküler, şarkılar söyleyip mutlu olabiliyorlar.
O halde ben niçin Allah’ın bana verdiği büyük nimetlerle mutlu olamayayım dedim. Ne güzel istediğim gibi zıplıyorum, kimsenin yakalayamayacağı kadar hızlı koşuyorum diye düşündüm.
İşte o benden bile korkan, kurbağaların mutlu hali, bana ders oldu.
Onun için sizlerle tekrar eski günlerde olduğu gibi, bu ormanda hoplaya zıplaya birlikte yaşayalım diye geri döndüm geldim demiş.
Horoz bunları duyunca daha da utanmış. Bir şeyler söyleyecek olmuş, fakat dili tutulmuş. Utancından yer yarılsa yerin içine girecekmiş. Ama olan olmuş.
Bundan sonra Tavşanla, bir daha bir birlerine alaylı bakmamışlar, bir birini küçük görmemişler. Bir birlerini oldukları gibi kabul etmişler.
Böylece mutluluğun yolunu acıda olsa keşfetmişler.
Ama Arkadaşları sincap’ı da kaybetmenin üzüntüsü içinde, o yemyeşil kırlarda, bir daha ayrılmamak üzere, birlikte yaşayıp gitmişler.
Böylece masalımız da burada bitmiş.
KURNAZ TİLKİ
Bir varmış bir yokmuş. Pireler berber iken, develer tellâl iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir kurnaz tilki varmış.
Bu tilki kurnaz mı kurnazmış. Komşuları olan horoz ve tosbağa ile arkadaş olmuşlar. Üçü anlaşarak reçber olmaya karar vermişler.
Birlikte büyük bir tarlaya buğday ekmişler. Ektikleri tarla bir uçurumun tam başındaymış.
Gel zaman git zaman buğdaylar yetişmiş. Hasat zamanı gelmiş çatmış. Kurnaz tilki, horoz ve tosbağa almışlar ellik ve oraklarını, orak biçmek için tutmuşlar tarlanın yolunu.
Sabah serinliğinde üçü de girmiş orak ağızlığına. Kuşluk vakti olunca başlamış sıcak çökmeye. Sıcak bastırdıkça alınlarından ve sırtlarından ter akıyormuş. Her ne kadar kavanozlarla su da içseler, bir türlü susuzlukları bitmiyor. Aynı zamanda yavaş yavaş yorulmaya başlamışlar.
Kurnaz Tilki, orak biçerken, öte düşünmüş, beri düşünmüş aklına bir fikir gelmiş.
Kendi kendine demiş ki, ben bu arkadaşlarıma, tarlamızın yanında bulunan bu uçurum şimdi yıkılacak. Hem bizim buğday tarlası gidecek, hem de biz öleceğiz. Ben gideyim de şu yarın altına dayanayım, hem yar yıkılmasın, hem de biz yarın altında kalıp ölmeyelim diyeyim. Gidip oradaki ağaçların altında akşama kadar uyuyayım diye düşünmüş.
Bu düşüncesini ortakları olan Horoz ve Tosbağaya orak biçme ağızlığında, inandırıcı bir şekilde anlatmış.
Onlarda, Tilki kardeş iyi akıl etmişsin sen bunu. Git yarın altından dayan da biz bütün buğdayları biçelim. Hem bizleri, hem de buğday tarlamızı korumuş olursun demişler.
Kurnaz Tilki içinden fıkır fıkır gülerek, tamam onları inandırdım. Artık sıcakta orak biçmekten kurtulacağım. Onlar bu sıcakta terleyerek orak biçerken, ben de gölgede mışıl mışıl uyuyacağım demiş.
Hemen Kurnaz tilki, arkadaşlar bakın yer sallanıyor duydunuz mu. Yoksa yar yıkılmaya başladı mı? demiş. Ben hemen gideyim diyerek koşup gözden kaybolmuş.
Zavallı Horoz ile Tosbağa, kızgın güneş altında akşamlara kadar buğday biçiyorlar. Akşam eve dönecekleri zaman yarın başına vararak, bir fıyık(ıslık) çalarak kurnaz Tilkiyi çağırıyorlar. Tilki kardeş Tilki kardeş haydi akşam oldu artık. Dayanmayı bırak da gel. Eve gidiyoruz artık diyorlarmış.
Kurnaz Tilki de, onların yanına gelirken, oflaya püfleye geliyormuş. Gelince diyormuş ki, akşamlara kadar yara dayanmaktan sırtlarım yara bere oldu diyormuş.
Bu durum bütün buğdaylar biçilip, harmanlar sürülünceye kadar devam etmiş.
Horoz ile Tosbağa, orakları biçmiş ve desteleri toplamışlar. Harmanları sürmüşler. Tınaz edip, tınazı yabalarla savurmuşlar.
Daneleri bir tarafa, kesleri diğer tarafa, samanı da bir başka tarafa ayırmışlar.
Demişler ki Tilki kardeşi çağıralım da, mahsulümüzü bölüşelim.
Yine yarın ucuna varıp, hemen Tilkiye bağırmışlar.
Tilki kardeş, Tilki kardeş gel artık. Düvenleri sürdük, harmanı kaldıracağız. Çabuk gel demişler.
Kurnaz Tilki, yine eğile büküle, güya yorgun bir vaziyette gelmiş. Tamam mı. Artık benim çilem bitti değil mi? Sırtlarım yara bere içinde kaldı. Bir daha şu yara dayanmaya gitmeyeceğim. İyice yoruldum demiş.
Horoz ile Tosbağa da;
Artık bir daha gitmeyeceksin. Orakları biçtik, harmanı da sürdük. Seci, kesi(Kalburun üzerinde kalan anız yığını), samanı da birbirinden ayırdık. Şimdi sıra mahsulümüzü paylaşmaya geldi. Hissemize düşeni alıp gidelim de, bir daha böyle tehlikeli tarlalara ekin ekmeyelim demişler.
Kendi aralarında paylaşmayı nasıl yapacaklarına dair görüşmeler başlamış. Ne edelim, ne yapalım derken, Kurnaz Tilki demiş ki, bakın benim aklıma şöyle bir fikir geldi.
Harman yerine yüz metre bir çizgi çizelim. Hepimiz oraya gidelim. Oradan bir marş marş verelim. Harman yerine ilk varan sec’e(samandan ayrılmış buğday yığını) , ondan sonra varan samana, en son varan da kes’lere sahip olsun.
Tamam mı tamam demişler.
Herkes çizilen çizgiye gitmiş. Marş marş vermişler. Horoz bir uçuşta sec’i kapmış. Kurnaz Tilki ise var gücüyle koşarak gitmiş sec’e varmış ki, Horoz kapmış içine girmiş. Tilki kimse var mı diye seslenmiş. Horoz gür sesiyle burada ben varım demiş. Sec’i Horoza kaptıran Kurnaz Tilki, hemen samana gitmiş içine girmiş. Tosbağa ise yavaş yavaş önce sec’e varmış. Horoz burası benim demiş. Ondan sonra samana varmış. Kurnaz Tilki burası da benim demiş. Tosbağa çaresiz doğru kes’e gitmiş. Kes’de Tosbağa’nın olmuş.
Kurnaz Tilkinin samana sahip olması hiç mi hiç hoşuna gitmemiş. Çünkü içinde buğday tanesi oldukça sınırlıymış. Demiş ki kendi kendine; şu samanı rüzgarda tekrar savurursam içinden bir hayli buğday ayırırım.
Başlamış samanı tekrar savurmaya. Savurmuş savurmuş içinden sadece üç tane buğday tanesi çıkmış.
Tilkinin aklına yine bir kurnazlık gelmiş. Kendi kendine demiş ki, ben bu üç buğday danesini bir dağarcığa, koyayım. Ondan sonra dağarcığı güzelce şişirip değirmenciye öğütmek için bırakıp geçeyim. Dediğini yapmış.
Almış sırtına içinde üç tane buğday tanesi bulunan ve havayla şişirilmiş dağarcığı, doğru değirmenin yolunu tutmuş.
Kurnaz Tilki, değirmenciye selam vermiş. Bir dağarcık buğdayı olduğunu ve bunun öğütülmesi gerektiğini söylemiş. Tilki, işinin çok acele olduğunu, onun için öğütme sırasında başında bulunamayacağını söylemiş. Ayrıca değirmenciye güveninin tam olduğunu söylemeyi unutmamış. Haydi bana müsaade deyip, değirmenden hızlı adımlarla uzaklaşmış.
Değirmenci, Kurnaz Tilki dağarcığı bırakıp gittikten sonra, öğütmek için dağarcığın ağzını açmış. Açmasıyla birlikte, içerdeki hava basıncıyla, buğday tanelerinin birisi gözüne, birisi burnuna, diğeri de ağzına kaçmış.
Değirmenci yandım anam türküsü söylemeye başlamış. Değirmenci, bir taraftan gözünü ovalıyor, diğer taraftan apşırıyor, öbür taraftan da hızla boğazına kaçan buğdayı genizine kaçırmamak için ha bire öksürmeye çalışıyormuş.
Tam bu sırada Kurnaz Tilki geliyor ve diyor ki;
Değirmenci dayı değirmenci dayı, ben unumu almaya geldim. Herhalde öğütmüşsündür. Unumu ver de gideyim demiş.
Değirmenci Kurnaz Tilkiye demiş ki;
Tilki kardeş, senin dağarcıkta buğday falan yokmuş. Topu topu üç buğday varmış. Dağarcığın ağzını açar açmaz onlarında birisi gözüme, diğeri ağzıma, ötekide burnuma kaçtı. Ben bunun nesini un yapayım demiş.
Hemen kurnaz Tilki demiş ki;
Bak kendin söyledin. Ağzına ve burnuna gittiğini. Demek ki sen benim unumu, ağzından ve burnundan gelinceye kadar yedin. Ben anlamam. Unumu isterim.
Değirmenci, direndiyse de laf anlatamamış., Kurnaz Tilki, o zaman bende mahkemeye gider seni sürüm sürüm süründürürüm demiş.
Değirmenci bakmış olamayacak, Tilkinin dağarcığını un ile doldurup vermiş. Ardından da benden değil, Allah’ından bul diye bedduada bulunmuş.
Tilki değirmenciden hileyle aldığı unu, atmış sırtına, gide gide bir köye varmış. Köyde bir vatandaşın güzel mi güzel bir atını görmüş. Kurnaz tilki bu atı almak için hemen kafasında, çeşitli planlar kurmuş ve hemen planını uygulamaya koymuş.
Gitmiş atın sahibine, ben çok uzaklardan geldim. Sırtımda un çuvalıyla oldukça yoruldum. Dinlenmeye ihtiyacım var. Beni misafir olarak kabul eder misiniz demiş.
Köylü de, tabi ederim, buyurun evimize demiş.
Kurnaz Tilki köylüye;
Köylü kardeş şu un dağarcığını yukarıya çıkarmasak da, şuraya kapının kenarına koysak olur mu?
Çünkü sabah giderken buradan alıp geçiveririm demiş. Dağarcığı tam at ahırının önüne bırakmış. Sonra köylünün evine çıkmışlar.
Köylü elinde avucunda ne varsa, Kurnaz Tilkiye güzel bir ziyafet çekmiş. Gece geç saatlere kadar sohbet etmişler. Sadıç olmuşlar. Yatma zamanı gelince, köylü kendilerinin bile yatmaya kıyamadığı pırıl pırıl yatakları Tilkinin rahat yatıp uyuması için sermişler.
Köylü Kurnaz Tilkiye, Allah rahatlık versin, iyi geceler deyip kendi odasına çekilmiş.
Ev sahibi köylü uyuyunca, Tilki hemen kalkmış, atın yanına inmiş. Un dağarcığını bıçakla deşerek, alıp atın ayaklarının altına bırakmış. Atın bağlandığı ipi de dağarcığı koyduğu yere ulaşabilecek kadar uzatmış.
Ondan sonra sessizce tekrar çıkıp yatağına yatmış. Kurnaz Tilki, hem uyumaya çalışıyor, hem de sabahın bir an önce olmasını sabırsızlıkla bekliyormuş.
Neyse sabah olmuş. Köylü vatandaş güzel bir tahrana çorbası, tavuk, yumurta, tereyağı, bal, süt ve börekten oluşan güzel bir kahvaltı hazırlatmış. Birlikte kahvaltı yapılmış.
Kurnaz Tilki Köylüye, bana müsaade, ben gideyim artık demiş. Birlikte aşağıya inmişler.
Hemen Tilki köylüye seslenmiş.
Sadıç hani benim un dağarcığım nerede demiş.
Köylü;
Orada kapının kenarında olması lazım diye cevap vermiş.
Kurnaz Tilki;
Hani burada yok. Yoksa gece at unumu yedi mi? demiş.
Köylü;
Atın yemesi mümkün değil. Öncelikle atın boşanmış olması lazım demiş.
Kurnaz Tilki;
Bak bak işte at un dağarcığımı yarıp bütün unlarımı yere sermiş. Eyvah ben kış boyu ne yiyeceğim. Yandım ben! yandım ben! diye avazı çıktığınca bağırmaya başlamış.
Köylü ne olduğunu anlayamamış. Şaşkın şaşkın atın altında serili unları seyredip bir anlam çıkarmaya çalışıyormuş ama,bir türlü aklını başına toplayamıyormuş.
Köylü bir ara sadıç sadıç sen merak etme. Ben senin ununu evdeki bir dağarcığa doldurur veririm. Sen de kış boyu aç kalmazsın demiş.
Fakat Kurnaz Tilkinin amacı başkadır tabi.
Kurnaz Tilki;
Sadıç ben un mun istemiyorum. Ben, benim un dağarcığını yerlere döken atı isterim. Madem ki benim unları o yerlere serdi, ben ondan başkasını almam.
Köylü;
Yahu sadıç ben sana unun kadar un vereyim. Hatta daha fazlasını da vereyim. Ama bu atı almak da nereden çıktı. O benim gözüm gibi baktığım, evimin geçimini sağladığım tek dayanağım. Olmaz öyle şey demiş.
Kurnaz Tilki;
Sadıç o zaman sen bilirsin. Eğer atı vermezsen, seni mahkemelerde sürüm sürüm süründürürüm. İşte ben şimdi mahkemeye gidiyorum demiş.
Köylü;
Ne diyeceğini şaşırmış. Mahkeme lafını duyunca korkmuş. Titrek bir sesle, tamam tamam gitme gel atı vereyim. Benden bulma da Allah’ından bul demiş.
Atı bağlandığı yerden çözüp Kurnaz Tilkinin eline vermiş. At bakımlı mı bakımlı, süslü mü süslüymüş. Atın boynunda eşi ve benzeri görülmeyen nazarlıklar mı istersiniz, nadide taşlardan yapılmış gerdanlıklar mı istersiniz hepsi boynunda.
Kurnaz Tilki, allem gullemle aldığı ata binmiş, türkü söyleye söyleye giderken, bir çiftlikte gezip dolaşan üç kız görmüş. Bunlardan en küçük öyle güzelmiş ki, Kurnaz Tilki hemen bu kız görür görmez vurulmuş. Kendi kendine ne yapıp edip şu kızı almalıyım demiş.
Hemen kafasında şu planlar oluşmaya başlamış. Bu gece bu çiftlikte misafir olarak kalmalıyım. Bu kızı mutlaka babasından almalıyım diye düşünmüş.
Çiftlik evinin kapısına varmış. Kimse yok mu kimse yok mu diye seslenmiş. Evin beyi hemen merdiven başına çıkmış. Hayrola tilki kardeş buyurun demiş.
Kurnaz Tilki yine aynı planları uygulamaya koymuş.
Çiftlik sahibine şöyle demiş.
Ben çok uzaklardan geliyorum. Hem açım, hem de yorgunum. Ayrıca atım da aç. Beni bir gecelik misafir kabul eder misiniz demiş.
Çiftlik sahibi de, buyurun buyurun, hiç tanrı misafiri kabul edilmez mi demiş.
Atı birlikte dama bağlamışlar, çiftlikten taze taze yeni toplanmış otları önüne yığıp yukarı eve çıkmışlar.
Çiftlik sahibi güzel bir sofra hazırlatarak, güzelce akşam yemeğini yemişler. Kurnaz Tilkinin aklı fikri evin küçük kızındaymış.
Neyse yataklar serilmiş, herkes odasına çekilmiş.
Kurnaz Tilki herkesin uyuduğu bir saatte, sessizce kalkmış doğru atın yanına inmiş. Atın boğazındaki nazarlık ve nadide taşları alarak yukarı kızların yattığı odaya girmiş. Bu nazarlık ve taşları kızlar uyurken, göz koyduğu küçük kızın cebine koymuş. Yine sessizce gidip yatağına yatmış.
Kurnaz Tilkinin gözüne uyku girmiyormuş. Ah bir sabah olsa da hayallerimi bir gerçekleştirsem diyormuş.
Uzun süren geceden sonra sabah olmuş. Evin kızları çok zengin bir kahvaltı hazırlamışlar. Hep birlikte kahvaltı yapmışlar.
Kahvaltıdan sonra Kurnaz Tilki, bana müsaade ederseniz gideyim artık demiş.
Birlikte aşağıya atın yanına varmışlar.
Kurnaz Tilki, var gücüyle bağırmaya başlamış. Atımın nazarlıkları ve taşlarını çalmışlar! Çalmışlar!
Çiftlik halkı şaşkına dönmüş. Bunları kim çalar yahu. Kim çalar bunları diye onlarda bir birlerine soruyorlarmış.
Kurnaz Tilki;
Bu kızlardan biri çalmış olmasın sakın demiş.
Çiftlik sahibi olmaz böyle şey. Benim kızlarım çalmış olamaz.
Kurnaz Tilki, o zaman kızların ceplerini yoklayalım. Ceplerinde yoksa tamam. O zaman buranın dışında birileri çalmıştır.
Çiftlik sahibi çaresiz kabul etmiş bu teklifi.
Kurnaz Tilki, önce büyük kızın ceplerini yoklamış. Yok demiş.
İkinci olarak ortanca kızın ceplerini yoklamış. Bunda da yok demiş.
Sıra güzel mi güzel küçük kıza gelmiş.
Kurnaz Tilki, küçük kızın ceplerini yoklamış. Tamam işte burada, tamam işte burada. Bu kız çalmış atımın eşsiz takılarını diye bağırmış.
Çiftlik halkının dili tutulmuş. Ne diyeceklerini bilememişler. Güzel küçük kız ben çalmadım dese de Kurnaz Tilkiye bir türlü anlatamıyormuş.
Kurnaz Tilki, ya bu hırsız kızı bana verirsiniz, yada sizi mahkemeye şikayet edeceğim demiş.
Şaşkına dönen çiftlik sahibi, hırsızlık damgası yemektense kızı vereyim daha iyi diyerek tamam demiş.
Al götür küçük kızı madem ki demiş. Ben kızımın bunları çaldığına inanmıyorum ama, demek ki başımıza bir gelecek varmış. Bizden bulma Allah’ından bul diyerek kızı kurnaz Tilkiye vermiş.
Kurnaz Tilki, Güzel kızın bir çuvala koyarak, sırtına almış türkü söyleye söyleye giderken iyice yorulmuş.
Haydi bir çeşme bulup da orada dinleneyim demiş. Az gitmiş uz gitmiş önüne bir çeşme çıkmış. Fakat çeşmede kadınlar çamaşır yıkıyormuş. Bu arada iyice acıkmış da.
Kurnaz Tilki, kadınlara selam vermiş. Çeşmeden kana kana suyunu içmiş. Çamaşır yıkayan kadınlardan tavuk ve ekmek istemiş. Fakat kadınlarda yiyecek yokmuş.
Kurnaz Tilki, Kadınlara demiş ki, ablalar ben biraz avlanıp geleyim. Benim şu çuvalım burada dura koysun. Ben gelinceye kadar göz kulak oluverin demiş.
Çamaşırcı kadınlarda;
Tilki kardeş, sen merak etme. Git avlan gel. Biz senin çuvalına baka koyarız demişler.
Çuvalın içinde bulunan güzel kız bu konuşmaları duymuş. Seslerden bazılarını tanımış. Kurnaz Tilki oradan ayrıldıktan sonra, çuvalın içinden seslenmiş. Zehra teyze! Zehra teyze! beni kurtarın, beni kurtarın. İmdat! imdat! diye bağırmış.
Çuvalın içindeki sesi duyan kadınlar, hemen çuvalın başına toplanmışlar. Çuvalı açıp bakmışlar ki, çiftlik sahibinin en küçük güzel kızı.
Kızım ne oldu sana böyle demişler.
Güzel kız olup bitenleri tek tek anlatmış.
Tamam kızım, biz seni bu Kurnaz Tilkinin elinden şimdi kurtarırız demişler.
Hemen hepsi birlikte çevreye dağılıp üç tane zağar bulup gelmişler. Tilki gelmeden zağarları çuvalın içine koyup yine ağzını bağlamışlar.
Kurnaz Tilki akşama doğru gelmiş.
Ablalar benim çuval yerinde duruyor değil mi? diye sormuş.
Çamaşırcı kadınlar da duruyor duruyor. Aynı bıraktığın gibi duruyor demişler.
Kurnaz Tilki almış çuvalı sırtına oradan ayrılmış.
Tam çaydan geçerken zağarların birisi mızzık demiş.
Kurnaz Tilki bunu duyunca, “çaya vardık çaylandık” diyerek güzel kıza çaydan geçtiğini söylemiş.
Sabret güzelim. Biraz sonra çuvaldan çıkaracağım seni. Hele şu çamlığa bir varalım demiş.
Tam çamlığa varmış. Zağarın birisi daha mızzık etmiş.
Bu defa Kurnaz Tilki;
“Çama vardık avlandık” diyerek çamlığa geldiklerini söylemiş.
Sabret güzel kız biraz sonra seni çuvaldan çıkaracağım demiş.
Tam çamlığın ortasına varmış. Fakat burası bir uçurumun kenarıymış. Zağarların birisi daha mızzık demiş.
Tamam tamam güzel kız. Seni şimdi çuvaldan çıkarıyorum demiş ve çuvalı sırtından indirmiş.
Çuvalın ipini çözerek ağzını açar açmaz, üç tane zağar havulduk huvulduk diyerek Kurnaz tilkiyi katmışlar önüne kovalamaya başlamışlar.
Kurnaz Tilki uçurumun kenarında öyle bir yere sıkışmış ki, ya uçuruma atlaması gerekecek, yada zağarlar tarafından yakalanıp parçalanacak.
Bakmış olacak gibi değil, kendisini uçuruma bırakmasıyla birlikte kayalara çarpa çarpa parçalanarak feci şekilde can vermiş.
Böylece haksızlık yaptığı insanların “Allah’ından bul” beddualarının sonucunda Kurnaz Tilki Allah’ından bulmuş. Yaptığı hilelerin cezasını da böylece acı bir şekilde çekmiş. Masalımızda burada bitmiş.
YEDİ OĞLAKLI ALA KEÇİ
Bir varmış bir yokmuş. Pireler berber iken, develer tellâl iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir yedi oğlaklı ala keçi varmış.
Bu ala keçinin yedi oğlağı varmış. Oğlakların kimisi siyah, kimisi beyaz, kimisi de anaları gibi alaymış.
Bu ala keçi her gün kırlara karnını doyurmaya ve yavrularına süt oluşturmaya gidermiş. Giderken de yavrularına bazı uyarılarda bulunurmuş.
Ala keçinin yavrularına uyarıları şöyleymiş.
Aman yavrularım sakın ola şu söyleyeceklerime çok dikkat edin dermiş.
Kapıyı benden başka kimseye açmayın.
Ben gelince size söyle seslenirim.
Yavrularım ben geldim kapıyı açın derim.
Yavrularım demezsem o ben değilimdir. Sakın kapıyı açmayın.
Eğer sesimden şüphelenirseniz ön ayağımı göstermemi isteyin. Bakın benim ön ayağım siyah beyaz. Yani aladır.
Sakın ha bu söylediklerimi unutmayasınız diye oğlaklarına nasihat ve uyarılarda bulunurmuş.
Bir gün yine ala keçi dağlara otlamaya giderken bir aç kurt ala keçiyi görmüş.
Kurdun aklına hemen komşusu olan, ala keçinin oğlakları gelmiş. Anaları yokken şu oğlakları taze taze yiyeyim demiş.
Hızlı adımlarla ala keçinin evinin yolunu tutmuş. Kapıyı tık tık diye vurmuş. Oğlaklardan birisi kim o? diye seslenmiş.
Aç kurt;
Ben annenizim açın kapıyı ben geldim demiş.
Oğlaklar içerden seslenmişler;
Sen bizim anamız değilsin git demişler.
Bizim anamız bize yavrularım açın kapıyı, ben geldim derdi, sen demedin demişler.
Kapıyı açmamışlar.
Kurt içeri giremeyeceğini anlayınca geri dönüp gitmiş. Kendince düşünüp planlar yapmaya başlamış.
Demek ki, ala keçi eve gelince, yavrularım açın kapıyı diyerek sesleniyor. O halde tekrar gideyim ben de öyle sesleneyim demiş.
Aç kurt tekrar ala keçinin evine varmış. Kapıyı yine tık tık vurmuş ve oğlaklara şöyle seslenmiş.
Açın kapıyı yavrularım ben geldim demiş.
Oğlaklar içerden, senin sesin anamızın sesine hiç benzemiyor. Bizim anamızın sesi inceydi. Halbuki senin sesin kalın. Sen bizim anamız olamazsın demişler.
Aç kurt böylece ala keçinin sesinin de ince olduğunu öğrenmiş.
Geri dönüp gitmiş.
Aç kurt kendi kendine demiş ki ,şimdi buldum buldum.
Eğer ben sesimi ala keçinin sesi gibi incelterek;
Açın yavrularım ben geldim dersem açarlar. Böylece dişime göre olan oğlakları afiyetle yerim demiş.
Hemen yola koyulmuş, doğru ala keçinin evine. Kapıyı tekrar tıklatmış. Ala keçinin sesini taklit ederek, yavrularım ben geldim açın kapıyı demiş.
Oğlaklar içeriden evet sesin anamızın sesine benziyor. Anamız gibi yavrularım diyorsun ama hele şu ön ayağını kapının altından bir uzat bakalım. Anamızın ayağı gibi ala mı? demişler.
Aç kurt buna hazırlıklı değilmiş ama, mecburen kapının altından ayağını uzatmış.
Oğlaklar, bizim anamızın ayağı değil bu. Senin ayağın boz. Bizim anamızın ayağı ise alaydı. Açamayız demişler.
Aç kurt yine içeriye girememiş ama oğlaklardan ala keçinin bütün özelliklerini de böylece öğrenmiş.
Aç kurt hemen bir değirmenciye gitmiş, biraz un istemiş.
Değirmenci aç kurda ne yapacaksın sen bu unu. Benim bildiğim sen etle beslenirsin demiş.
Aç kurt;
Benim bir ala keçi komşum var. Ona götüreceğim demiş.
Değirmenci aç kurda bir miktar un vermiş. Güle güle deyip kurdu uğurlamış.
Kurt değirmenciden aldığı unu bacaklarına sürerek ala keçinin bacaklarına benzetmiş.
Hemen tekrar ala keçinin evinin yolunu tutmuş. Kapıyı tekrar tıklatmış. Oğlaklara ince bir sesle yavrularım açın kapıyı ben geldim demiş.
Oğlaklar içeriden tamam sesin anamın sesine, sözlerin de anamızın sözlerine benziyor. Uzat bakalım şu ön ayaklarını. Bakalım anamızın ayaklarına benziyor mu? demişler.
Aç kurt, un ile ala yaptığı ayaklarını kapının altından uzatmış. Bakın yavrularım gördünüz mü ben ananızım demiş.
Kurdun unla alacalanmış ayaklarını gören oğlaklar tamam tamam anacığım, şimdi açıyoruz kapıyı demişler.
Oğlaklar kapıyı açar açmaz aç kurt dalmış içeriye. Yakaladığı her oğlağı bir nefeste yutmuş.
Beyaz oğlak, hemen evdeki un küpünün içine saklanmış. Aç kurt, diğer altı tane oğlağı çiğnemeden yutmuş.
Başka oğlak var mı diye evin her tarafını arayan kurt, küpün içine baktıysa da un gibi beyaz olan oğlağı görememiş. Böylece yedi kardeşten sadece beyaz oğlak kurtulmuş.
Altı oğlakla karnı iyice şişen kurt, başka oğlak kalmadı diye evden çıkmış giderken, iyice susamış.
Evin yakınında bulunan bir çeşmeye varmış. Suyu içmiş içmiş, karnı iyice dolmuş. Kıpırdayacak tarafı kalmamış kurdun.
Haydi şu ağacın gölgesine yatayım da artık güzel bir uygu çekeyim demiş. Uyuyuş o uyuyuş olmuş. Öyle derin bir uykuya dalmış ki, avcılar bile gelse duyacak hali yokmuş. Adeta bayılmış.
Bu arada akşam yaklaşmış. Ala keçi karnını doyurmuş. Memelerini sütle doldurmuş. Artık gideyim de sütümü yavrularıma bol bol emzireyim demiş.
Ala geçi eve gelip baktıysa, evin bütün kapıları ardına kadar açılmış.
Yüreği cızzzz etmiş.
Eyvah! yavrularıma bir şeyler mi oldu yoksa diye mırıldanmış.
Koşarak evin içine girmiş. Endişeyle hem evinde dolaşıyor hem de yavrularım ben geldim, yavrularım ben geldim ,neredeyseniz çıkın çıkın demiş.
Beyaz oğlak hemen anasının sesinden anlamış. Küpün kapağını yavaşça kaldırarak dışarıya bakmış ve anasını görmüş.
Anacığım anacığım ben buradayım demiş.
Yavrum kardeşlerin hani nerede diye sormuş.
Beyaz oğlak titrek bir sesle, bütün olan bitenleri tek tek anasına anlatmış
Ala keçi peki yavrum o canavar kurt ne tarafa gitti gördün mü demiş.
Beyaz oğlak, anacığım çeşmeden tarafa gitmiş olmalı. Hele gidip uzaktan bir bakalım demiş.
Hemen alel acele çeşmeye koşmuşlar. Bir bakmışlar ki canavar kurt çeşmenin yanındaki ağacın dibine serilmiş yatıyor.
Ala keçi yavrusuna, çabuk benim ak yavrum, bir makas, çuvaldız ve iplik alıp gelelim evden demiş.
Beyaz oğlak anacığım sen burada kurdu gözetle, ben hemen evden dediklerini alıp geleyim demiş.
Beyaz oğlak buna bir anlam veremese de bir anda zıplaya zıplaya gidip evden makas, çuvaldız ve ipliği getirip gelmiş.
Yavaşça kurda yaklaşmışlar. Bakmışlar ki kurdun ne uyanacak hali var, nede onları duyacak hali. Kurt kendinden geçmiş.
Kurdun karnında oğlaklar, ana bizi kurtar, ana bizi kurtar diye inim inim inliyorlarmış.
Ala keçi hemen makası eline almış, kurdun karnını yarmış. Altı tane yavrusunu ölmeden kurdun karnından çıkarmış.
Ala keçi kurtulan yavrularına seslenerek;
Çabuk yavrularım, şuralardan taş toplayıp gelin, kurt uyanmadan karnına doldurup dikelim demiş.
Bütün yavrular seferber olmuş, taşları toplamışlar ve kurdun karnına doldurmuşlar.
Taşları kurdun karnına doldurduktan sonra karnını alel acele dikmişler. Hemen oradan uzaklaşarak kurdu görecekleri bir tepeye gizlenmişler. Bakalım kurt uyanınca ne yapacak diye izlemeye başlamışlar.
Canavar kurt bir süre sonra uyanmış. Yavaş yavaş kalkmış ama durmadan sağa sola sendeleyerek yürüyormuş.
Kurt kendi kendine, haydi şu çeşmeden bir daha su içeyim de, ondan sonra gideyim demiş.
Başlamış çeşmeden su içmeye. Kurt su içtikçe karnından sular şakır şakır aşağıya dökülüyormuş.
Bir süre sonra karnındaki dikişlerin sökülmesiyle birlikte bütün taşlar şakur şukur yere düşmüş.
Kurt hemen oracıkta çeşmenin önüne yıkılıvermiş.
Hem can çekişiyor hem de ağzından şu cümleler dökülüyormuş.
Çaya gittim çaylandım
Çeşmeye gittim suylandım
Ben kurt oğlu kurt iken
Bir ala keçiye avlandım
diyerek can vermiş. Masalımızda burada bitmiş.
Bu kitabımızı şu iki dörtlükle bitirelim;
Düğünlerimiz unutulmasın diye derledik
Nesiller boyu yaşasın istedik
Az çalıştık, çok yorulduk, terledik
Örflerimiz, adetlerimiz, okunsun yeğledik.
Gelmişimiz, geçmişimiz, bilinsin istedik
Meçhullere karışmasını yazarak önledik
İsmail, İcikler kültürünü tarihe söyledik
Örflerimiz, adetlerimiz, okunsun yeğledik.
İSMAİL SARIÇAY
İCİKLERDE KULLANILAN BAZI SÖZCÜKLER VE ANLAMLARI
SÖZCÜK ANLAMI
-A-
Aa: Hayır
Aba: Abla
Abdaslık: Apdeslik
Abdılla: Abdullah
Abıla : Görümce
Acar : Şişman
Acır: Acur
Aga: Abi
Ağa: Gelinin kayını
Ağız: Doğum yapan hayvanın ilk sütü
Akadeş: Arkadaş
Akırebe: Akraba
Al: Gelin duvağı
Alaçık: yarım yuvarlak çadır
Alaama: Ağlama
Alama: Kavgada kullanılan taş
Alat : Ahlat
Alık: Çamaşır önlüğü
Alma Elma
Amat : Ahmet
Amıt : Armut
Ana : Anne
Akbakan: Saf kişi
Andık : Sırtlan
Angare: İmece
Apa : Arpa
Ar: Hayvan yemliği
Ark: Sulamada su yolu
Asya: Asiye
Aş: Yemek
Aşa : Ayşe
Aşam : Akşam
Avlaa: Tarla çevresine dizili ağaç dalları
Azzat: Küçük palamut ağacı
-B-
Babıç : Ayakkabı
Bacca : Bahçe
Badılcan: Patlıcan
Balambırt: Palamut
Balı: Pahalı, iple bağlama
Balle: Balya
Bamak: Parmak
Bar : Bahar
Bazlambeç: Bazlama ekmeği
Begir : Beygir
Bırçak: Burçak
Biberenarı: Nispeten
Biz: Ağaç saplı çivi
Bocca: Bohça
Bostan: Kavun karpuz tarlası
Boyunduruk: Öküzleri sabana bağlama aracı
Böbe : Biber
Böğelek: Sığırları koşuşturan bir çeşit sinek
Bön: Bugün
Böyük: Büyük
Buyde: Buğday
Buynuz: Boynuz
-C-
Camı: Cami
Cıba : Çocuk
Cıbık: Çubuk
Cimiri: Cimri
Cingen: Çingene
Civci : Civciv
Cizme: Çizme
Cumaşamı: Perşembe
-Ç-
Çabık: Çabuk
Çadak: Çardak
Çağıl: Taş yığını
Çaltı: Bir çeşit dikenli ağaç
Çameşir: Çamaşır
Çanak: Tabak
Çandırma: Jandarma
Çapıt: Bez parçası
Çaşamba: Çarşamba
Çebiş: Bir yaşındaki oğlak
Çeçi: Çerçi
Çekirgek: Çekirdek
Çemkirme: Kavgaya tahrik etme
Çente: Çanta
Çeşni: Sulamasız bahçe, bostan
Çetmi: Gözü açık
Çılk: Bozuk yumurta
Çına: Çınar
Çırpı: Kesilmiş ince ağaç dalı
Çilbir: Yular zinciri
Çoba: Çorba
Çobansalık: Satılan maldan çoban hakkı
Çömnek: Çömlek
Çul: Kıl kilim
-D-
Dabanca: Tabanca
Daklı: Tatlı
Dalık: Dişi köpeğin eşleşme zamanı
Davıl : Davul
Davşan: Tavşan
Dede : Büyükbaba
Deeze : Teyze
Deke : Teke
Dekedombalak: Takla atmak
Demen: Değirmen
Des : Ders
Dereye konma: Çamaşır yıkama
Dığan: Tava
Dıydıy: Sivrisinek
Dirgen: Çatala benzer harman aracı
Domata: Domates
Durna : Turna
Dümbelek: Darbuka
Düven: Döğen
Düvlek: Kavun
Düvün: Düğün
-E-
Ebe : Babaanne veya anneanne
Efe: Seymen, gelinin kayını
Efebaşı:: Düğünde seymenlerin yöneticisi
Ekek: Erkek
Elbakıç: Körebe oyunu
Ellik: Orak biçmede parmak koruyucu
Emmi: Amca
Engasdan :Şakacıktan, mahsustan
Erek: Hayvanların güneşten korunma yeri
Erelti: Güvensiz yapılan iş
Eren: Ölü evinde topluca yenen akşam yemeği
Eriç: Kalın yün çorap ipi
Erilce: Eşeklere zarar veren bir çeşit sinek
Esger : Asker
Eşi gulak: Kuzu kulağı
Eşi: Ekşi
Eşşek : Eşek
Eviçerek: Ailecek
Eyef : Sabanı boyunduruğa bağlama aracı
Eynal: Baş orakçı
Ezen : Ezan
Ezi: Köşe
-F-
Fâdîma: Fadime
Fara: Fare
Farık: Faruk
Fari: Fahri
Fasille : Fasulye
Fayıt : Faik
Fişferme: Tahrik etme
-G-
Gabak: Kabak
Gabeç: Dalları kesilmiş ağaç
Gaçak: Kaçak
Gadeş: Kız sadıcı
Gaga : Karga
Gaggaz: Kahkaha ile gülen
Galbır: Kalbur
Galle: Sincap
Gama: Kama
Gan: Kan
Gar : Kar
Garakelte: Kertenkele
Garışdırgeç: Fırında ateş karıştırıcı
Gart: Yaşlı koç, yaşlı teke
Gartal : Kartal
Gat: Doldur
Gatme: Katmer
Gavanaz: Küçük testi
Gavak: Kavak
Gaval : Kaval
Gavın : Kavun
Gayva: Kahve
Gazan: Kazan
Gazık: Kazık
Ge : Gel
Gebe: Hamile
Geçi : Keçi
Gelcir: Toprak ayran kabı
Gırnata: Kılarnet
Gız: Kız
Gire: Pazar
Giretesi: Pazartesi
Goç : Koç
Golan: Eşek kuşağı
Gomşu Komşu
Gossak: Dişi koyunların eşleşme zamanı
Gov: Dedikodu
Govetli: Kuvvetli
Goyun: Koyun
Göbelek: Soğan erkeği
Göcen: Tavşan yavrusu, son orakçı
Gönek: Uzun kaput atlet
Göveri: Bahçe, bostan
Göze: Çok seyrek kalbur
Gulak: Kulak
Gumru: Kumru
Gurk: Kuluçka tavuk
Gursak: Mide
Gurt : Kurt
Gusülâne: Banyo
Guzu : Kuzu
Gürdük: Dişi kedilelerin eşleşme zamanı
Güvey: Damat
-H-
Haba: Haber
Hacana: Aracı kadın
Hacca : Hatice
Halal: Helâl
Haman: Harman
Haranı: Tencere
Hataa: Döşenmiş odun yığını
Hayrat: Hayır için ayrılan
He: Evet
Henteri: Gömlek
Hinci: Şimdi
Hirtmak: Kelek
-I-
Ibırık: İbrik
Ilaf : Yulaf
Ildız: Yıldız
Irado : Radyo
Irak: Uzak
Iscak: Sıcak
Istıyka: Sıdıka
Iva : Baba
-İ-
İbiram: İbrahim
İleyen: Leğen
İneşbe: Reçber
İrcep: Recep
İremizi: Remzi
İsmel : İsmail
İntizar: Beddua
İstirpe: Kiprit
İzinneme: Resmi nikah
-K-
Kaltak: Orospu
Kapız : Karpuz
Kara küllük: Harman kalıntısı
Katık: Çökelek
Keç: Armut çöpü
Kele: Boğa
Kepet: Kapat
Kesik: Köye yakın tarla
Kezek: Köy sığırlarının toplanarak sırayla güdülmesi
Kirkit: Halı ve kilim dokuma aleti
Kirman: İp eğirme aleti(Kirmen)
Kes: Çok kalın saman
Körkuş: Serçe
Kösnük: Dişi eşeklerin eşleşme zamanı
Köstek: Hayvanların ön ayaklarını bağlama
Küççük: Küçük
Kür: Böğürtlen
-L-
Lele: Lale
Lelek : Leylek
Len Kadının kocasına hitabı
Lüle: Sigara ağızlığı
-M-
Malama: Dövenle sürülmüş harman
Manta: Mantar
Marıl : Marul
Mediven: Merdiven
Memet: Mehmet
Meram: Meryem
Mevlit: Mevlüt
Mındar: Kesilmeden ölen hayvan(eti yenmeyen)
Mısdava: Mustafa
Mısdavali: Mustafa ali
Mısır : Hindi
Mısmıl: Eti yenen hayvan
Minara: Minare
Mommer: Muammer
Mommet: Muhammet
Muşmula: Döngel
Mücüde: Müjde
Mürdük: Bir çeşit mercimek
-N-
Nacak: Balta
Narasın: Yok
Neceti: Necati
Nenni: Ninni
Neslan: Neslihan
Nezif : Nazif
Noot : Nohut
Nori : Nuri
Norya : Nuriye
Nozul : Övendere ucundaki çivi
Nur: Lor
Nurla : Nurullah
-O-
Oğulmak: Ağlarken sesi kısılma
Okarı: Yukarı
Olak : Oğlak
Olan: Oğlan
Olduruk: Toplu haldeki küçük çam ağaçları
Orak: Ekin biçme aracı
Oran: Orhan
Oyuk: Bostan korkuluğu
-Ö-
Öküzarabası: Kağnı
Ölen : Öğlen
Öngüsügün :Önceki gün
Öretmen: Öğretmen
Örük :At ve eşek bağlama bağlama zinciri
Öveç: Üç yaşındaki koç, teke
Övek: Üveyk
Övendere: Öküzler için ucu çivili değnek
Öz: Ev tabanına konulan uzun kalın kalas
Özgee: Rüzgâr
-P-
Paçal: Palamut tınazı
Palas : Keklik yavrusu
Palas pandır: Alel acele
Penir: Peynir
Pelfan: pehlivan
Perese: Çörçöp
Pesamat: Peksimet
Peşembe: Perşembe
Pıransa: Pırasa
Pırtı: Nişanlı kıza alınan eşya
Pısandere: Yüklük altı boşluğu
Pısat : Elbise
Piyna: Pıynar
-R-
Rat: Rahat
Rekebet: Rekabet
Res: Rest
-S-
Sabı: Sahibi
Sadeç: Sadıç
Sadeyağı: Tereyağı
Saksak: Tütündeki yapışkan
Samsak: Sarımsak
Sandale: Sandalye
Saneç: Ocaklık sıva toprağı
Saveş: Savaş
Seme: Ağır canlı
Seç : Samandan ayrılmış tahıl
Sefebirlik: Seferberlik
Semee: Semer
Setere: Ceket
Sevle : Boyunduruk çubuğu
Sevli: Selvi
Seyman: Seymen
Sıvama: Sulama bostan
Sikke :Örük ucundaki yere çakılan kazık
Sonbar: Sonbahar
Sovan : Soğan
Söbe : Elips şeklinde olan
Söle: Söyle
Söngüç: Köy fırını süpürme aracı
Söven : Avlaa için kazık
Sövüt: Söğüt
Sübek : Mısır koçanı, bebek beşiği şiş borusu
-Ş-
Şeke: Şeker
Şemşiye: Şemsiye
Şer: Belâlı
Şerban: Şehriban
Şerfali: Şerif ali
Şeri: Şehri
Şevteli: Şeftali
-T-
Tara : Ucu kıvrımlı satır
Tal: Palamut ağacı
Tala : Tarla
Tarna : Tarhana
Tatmak: Baş örtüsü, sarık bezi
Tattababıç: Takunya
Tavık : Tavuk
Tavlaa: Dağdaki dam
Tekesek: Dişi keçilerin eşleşme zamanı
Telik: Terlik, Fes
Tes: Hayvan gübresi
Teştiman: Bekçi, korucu
Tınaz: Sürülerek yığılmış harman
Tırfan: Tırpan
Tırkaz: Kapı arkası mandalı
Tille: Urgandan eşek özengisi
Tirki: Harman sürmede öküz pislik kabı
Toklu: Bir yaşındaki kuzu
Toku: Bulgur dövme aracı, çamaşır dövücü
Toom : Tohum
Toruş: Köpek adı
Tosbağa: Kaplumbağa
Tosun(kele): Boğa
Tozak: Çok ince saman
Tuluk: Ayran tulumu
-U-
Uçurgeç: Uçurtma
Urba: Elbise
Urkuya: Rukiye
Uslu: Sakin, terbiyeli
Uyunuk: Ağır canlı
-Ü-
Ürsüm: Gelenek, görenek
Ürüsdem: Rüstem
Ürya: Rüya
Üsen : Hüseyin
Üşek: Vaşak
Üşengeç: İsteksiz
-V-
Va : Var
Vakıt: Vakit
Vasda: Vasıta
Vurma: Hurma
-Y-
Yaba altı: Saman yükleme aracı
Yaba : Harman savurma aracı
Yal: Köpek yemeği
Yalak: Tavuk su kabı
Yalık: Mendil
Yamır: Yağmur
Yannız: Yalnız
Yaplı: Yavuklu, Nişanlı
Yassı : Yatsı
Yaşmak: Beyaz tülbent
Yemiş: İncir
Yeni: Hafif
Yımırta: Yumurta
Yimek: Yemek
Yosif : Yusuf
Yözek: Oynak
Yuka: Yufka
-Z-
Zağa : Zağar
Zebil: Sefalet içinde
Zedeli: Kaysı
Zenne: Kadın
Zer : Zehir
Zera: Zehra
Zıpır: Ayı
Zina: Babası belirsiz
Zini: Sini
Zopa : Sopa
Zübbe: Kızları rahatsız eden
İÇİNDEKİLER
İCİKLER MARŞI 2
ÖNSÖZ 3
GİRİŞ 5
İCİKLER’İN TARİHİ VE KONUMU 5
İCİKLER’İN TANINMIŞ YEMEKLERİ 16
GENÇLER ARASINDA OYNANAN OYUNLAR 23
ÇOCUK OYUNLARI 26
ASKER UĞURLAMA 26
HACI UĞURLAMA 28
İCİKLER’DE CENAZE 31
İCİKLER’DE BAYRAM 33
İCİKLER’DE DÜĞÜN 36
DÜNÜRCÜLÜK (KIZ İSTEME) 36
ŞERBET(NİŞAN) 39
ŞERBETİN HAZIRLANIŞI 40
YALIK 43
GELİNKIZ 44
İZİNNEME(RESMİ NİKAH) 44
DÜĞÜN ODUNU GETİRME 46
DÜĞÜN BAŞLIYOR 47
DÜBEK 50
DÖŞŞEK 55
KINA GECESİ 57
ÇEYİZ 67
GELİNİN HAZIRLANMASI 73
İCİKLER MASALLARI 89
DELİ OĞLANLA AKILLI OĞLAN 89
ALAKABAK 95
AYI İLE KURNAZ TİLKİ 100
FAKİR AHMETLE ZENGİN DAĞALİ 107
GÜCÜK TİLKİ 119
KORKAK TAVŞAN 125
KURNAZ TİLKİ 131
YEDİ OĞLAKLI ALA KEÇİ 143
İCİKLERDE KULLANILAN BAZI SÖZCÜKLER VE ANLAMLARI 150
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.