Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
10.09.2026 · 33 · 0 · Tahmini 8 dk okuma
PDF olarak indir

“Kerime” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Kerime

KERİME


Kerime sabahları alarm çalmadan uyanırdı.

Bunun iyi bir şey olduğunu düşünürdü önce. İnsan, alarmın sesine muhtaç kalmadan uyanıyorsa hayatıyla arasında hâlâ bir bağ var demekti. Sonra bunun yalnızca yaşlanmak olduğunu anlardı.

O sabah da saat altı kırk üçte gözlerini açtı.

Oda henüz karanlıktı. Perdenin kenarından sızan solgun ışık, karşı duvarda ince bir çizgi bırakmıştı. Kerime bir süre tavana baktı. Tavanda yıllardır duran küçük bir çatlak vardı. Çatlağın biçimi her sabah biraz değişiyor gibiydi.

Aslında değişen çatlak değildi.

Kerime'ydi.

"İnsan her gün aynı yere bakıp başka bir şey görebiliyor," diye düşündü.

Sonra bu düşüncesini beğenmedi.

Son zamanlarda düşündüğü her cümle ona biraz fazla güzel geliyordu. Güzel cümlelerden şüphelenmeye başlamıştı. Çünkü insanın canı gerçekten yandığında, cümle kuracak kadar zamanı olmuyordu.

Yataktan kalktı.

Odanın köşesinde duran elektrikli sobanın fişini taktı. Sobanın içindeki tel önce kızardı, sonra turuncuya döndü.

Kerime ellerini ona doğru uzattı.

"İnsan da böyle," dedi içinden. "Önce yanar, sonra ışık verdiğini sanırlar."

Gülümsedi.

Kimse görmedi.

Zaten Kerime uzun zamandır kendi gülüşlerini de başkalarından saklıyordu.

Komodinin üzerinde yarısı içilmiş bir bardak su vardı. Suyun içinde küçük bir toz parçası yüzüyordu. Bardağı aldı, baktı, sonra tekrar bıraktı.

"Temizlemek lazım."

Bunu üç gündür söylüyordu.

Üç gündür bardağı temizlememişti.

Belki de bazı şeyleri temizlemeye insanın gücü yetmiyordu. Belki de mesele temizlik değildi. Bardak orada durduğu sürece, Kerime'nin yapması gereken bir iş vardı. Yapılacak bir işin olması, bazen insanı hayatta tutmaya yetiyordu.

Kapının yanında duran sandalyeye oturdu.

Telefonunu aldı.

Ekranda üç bildirim vardı.

Bir banka mesajı.

Bir alışveriş uygulamasından indirim.

Bir de annesinden gelen, yalnızca:

"Uyandın mı?"

mesajı.

Kerime mesaja uzun süre baktı.

Cevap yazmadı.

"Uyandım," diye düşündü.

Sonra:

"Uyandım anne."

Sonra:

"Uyandım ama..."

Parmakları klavyenin üzerinde durdu.

Ama ne?

İnsan bazen cümlesini tamamlayamazdı. Çünkü cümlenin sonuna koyacağı kelime, hayatının tamamını anlatacak kadar ağır olurdu.

Telefonu kapattı.

Odanın sessizliğine baktı.

"Uyandım."

Bu kelimeyi yüksek sesle söyledi.

Sesi odanın içinde garip biçimde yabancı kaldı.

Kerime bir süre kendi sesini dinledi.

Sonra:

"Keşke uyanmasaydım," demedi.

Çünkü bunu da artık söyleyemiyordu.

İnsan bazı acılara alışınca, onlardan kurtulmak istemekten bile utanıyordu.


Dolabın kapağını açtı.

İçeride birkaç elbise, iki kazak, bir mont ve yıllardır giymediği siyah bir hırka vardı.

Siyah hırkayı eline aldı.

Kolunu yüzüne yaklaştırdı.

Hiçbir şey kokmuyordu.

Eskiden kokardı.

Annesinin evinde yapılan sabunun, sobada kuruyan çamaşırların, çocukluğunun, babasının tütününün kokusu...

Şimdi hiçbir şey.

Kerime hırkayı tekrar yerine astı.

"Demek insanın hatıraları da eskir."

Bunu da yüksek sesle söyledi.

Sonra odanın boşluğundan utanır gibi sustu.

Duvarın dibindeki ayakkabılara baktı.

Ayakkabının biri diğerinden biraz uzaktaydı.

Kerime eğilip onları yan yana koydu.

Sonra bir adım geri çekilip baktı.

Ayakkabılar düzgün duruyordu.

"İnsan da kendini böyle düzeltiyor."

Ayakkabılar cevap vermedi.

Kerime zaten cevap beklemiyordu.


Saat yedi buçukta annesini aradı.

Telefon iki kez çaldı.

Üçüncüde açıldı.

— Uyandın mı kızım?

Kerime güldü.

— Uyandım.

— Kahvaltı yaptın mı?

— Yapacağım.

— Yumurta ye.

— Yerim.

— Dün de yememişsin.

Kerime sustu.

Annesi bir şey daha söyleyecekmiş gibi bekledi.

Sonra:

— Sesin kötü geliyor.

— Uykuluyum.

— İyi misin?

Kerime gözlerini kapattı.

Bu soru...

Bu soru insanların birbirlerine sorduğu en acımasız soruydu belki de.

Çünkü "İyi misin?" diyen kişi çoğu zaman cevabı gerçekten istemezdi.

İyi değilsen ne yapacaktı?

Gelecek miydi?

Odaya girip yatağın kenarına oturacak mıydı?

Senelerce söylemediğin şeyleri anlatmanı bekleyecek miydi?

İnsanların birbirlerine "İyi misin?" demesi, biraz da "Bana fazla yük olma," demekti.

Kerime:

— İyiyim anne, dedi.

Annesi rahatladı.

— Tamam. Kahvaltını yap.

— Yaparım.

Telefon kapandı.


Kerime telefonu dizlerinin üzerine bıraktı.

Sonra odadaki aynaya baktı.

Aynada kendisine benzeyen bir kadın vardı.

Saçları dağınıktı.

Gözlerinin altında morluklar vardı.

Bir yanağında yastık izi kalmıştı.

Kerime aynaya yaklaşarak yüzünü inceledi.

"Sen kimsin?" diye düşündü.

Cevap gelmedi.

"Kerime."

Bu kez cevap verdi.

"Kerime."

Sonra birden kendi adından nefret etti.

Çocukken annesi bu adı söylediğinde koşarak giderdi.

"Kerime!"

Pazar günüydü.

"Kerime, ekmek al."

"Kerime, kardeşine bak."

"Kerime, misafir geldi."

"Kerime, çayı koy."

"Kerime, baban geldi."

"Kerime, sessiz ol."

İnsan bazen adını, kendisine söylenen bütün emirlerin toplamı sanıyordu.

Kerime.

Gel.

Git.

Sus.

Bekle.

Dayan.

Unut.

Affet.

Evlen.

Sabret.

"İnsan kendi adını ne zaman yaşamaya başlıyor?" diye düşündü.

Belki hiçbir zaman.

Belki insanın adı, başkalarının ona biçtiği hayatın etiketiydi.


Saat sekizi geçti.

Kerime mutfağa gitmedi.

Odada kalmaya devam etti.

Perdeyi biraz daha açtı.

Güneş içeri girdi.

Odanın içindeki tozlar görünür oldu.

Kerime onları izledi.

Havada yavaşça yükselip alçalıyorlardı.

"Ne kadar küçük şeyler," diye düşündü.

Sonra:

"Belki de hayat dediğimiz şey bunlardan ibaret."

Bir toz zerresi pencerenin önünde döndü.

Bir yere kondu.

Kerime onu takip etti.

Tam kitabının üzerine düştü.

Kitabı eline aldı.

Kitabın arasında eski bir fotoğraf vardı.

Bir erkek.

Bir kadın.

İki çocuk.

Kerime fotoğrafa baktı.

Adam gülümsüyordu.

Kadın gülmüyordu.

Çocuklardan biri Kerime'ydi.

Diğerinin kim olduğunu hatırlaması birkaç saniye sürdü.

Kardeşi.

Fotoğrafın arkasında bir tarih vardı.

1998.

Kerime fotoğrafı ters çevirdi.

Bir süre öyle tuttu.

Sonra tekrar çevirdi.

Adamın yüzüne baktı.

Babası.

Yıllar önce ölmüştü.

Kerime'nin babası öldüğünde ağlamamıştı.

Herkes ağlamıştı.

Annesi.

Kardeşi.

Komşular.

Hatta cenazeye gelen ve babasını hayatında iki kez görmüş adam bile.

Kerime ağlamamıştı.

O gün herkes bunu güç sandı.

"Kerime çok güçlü."

Bunu birkaç kişi söylemişti.

Kerime o gün ilk defa şunu anlamıştı:

İnsanların "güçlü" dediği şey, çoğu zaman yardım edememelerinin bahanesiydi.

Güçlüydü.

Öyle demişlerdi.

Sonra annesine bakması gerekti.

Kardeşine bakması gerekti.

Evin işlerini halletmesi gerekti.

Borçlarla ilgilenmesi gerekti.

Herkes ağlarken o çay koydu.

Herkes mezarlığa giderken o evde kalanları ağırladı.

Herkes babasının ardından güzel sözler söylerken Kerime onun dolabını boşalttı.

Ve bir gömleğin cebinden küçük bir kâğıt çıktı.

Bir bakkal fişi.

Kerime fişi hâlâ saklıyordu.

Neden sakladığını bilmiyordu.

Belki insan, ölenlerin ardından büyük hatıralar saklamıyordu.

Bazen bir fiş.

Bazen bir düğme.

Bazen kırık bir tarak.

Bazen de hiçbir anlamı olmayan bir kâğıt.

Çünkü ölümün karşısında anlamlı olan hiçbir şey kalmıyordu.

Kerime fotoğrafı tekrar kitabın arasına koydu.

Kitabı kapattı.


Saat dokuzda kapı çaldı.

Kerime irkildi.

Kimseyi beklemiyordu.

Kapıya gitmedi.

İkinci kez çaldı.

Sonra üçüncü.

"Komşudur," diye düşündü.

Kapı yeniden çaldı.

Kerime yerinden kalktı.

Kapıya kadar yürüdü.

Elini tokmağa uzattı.

Sonra vazgeçti.

"Kimseye kapı açmak zorunda değilim."

Bunu düşündü.

Ardından:

"İnsan kendisine de kapı açmak zorunda değil."

Kapıdaki kişi bir süre daha bekledi.

Sonra gitti.

Kerime kapının arkasında kaldı.

Ayak seslerini dinledi.

Koridorda uzaklaştılar.

Merdivenlerden indiler.

Sonra hiçbir şey kalmadı.

Kerime kapıyı açmadığı için pişman olmadı.

Ama yalnız kaldığı için de sevinmedi.

İnsan bazen seçtiği yalnızlığın bedelini ödemek zorunda kalıyordu.


Öğlene doğru odanın içi aydınlandı.

Kerime yatağın üzerindeki çarşafı düzeltti.

Yastığı kabarttı.

Komodindeki suyu döktü.

Bardağı yıkamak için eline aldı.

Bardağın içinde küçük bir çatlak vardı.

"Demek o yüzden suyun içinde toz vardı."

Gülümsedi.

Bardağı çöpe atmak istedi.

Atmadı.

Dolabın en alt rafına kaldırdı.

Sonra yatağın kenarına oturdu.

Uzun süre hiçbir şey yapmadı.

Öğleden sonra oldu.

Telefonu yeniden çaldı.

Annesiydi.

Kerime açmadı.

Telefon sustu.

Bir dakika sonra tekrar çaldı.

Açmadı.

Üçüncü kez çaldığında telefonun ekranına baktı.

Annesinin fotoğrafı ekranda duruyordu.

Kerime aramayı reddetti.

Sonra telefonun şarjını çıkardı.

Oda tekrar sessizleşti.

Ve o sessizliğin içinde Kerime ilk defa ağladı.

Sessizce.

Öyle filmlerdeki gibi değil.

Hıçkırarak değil.

Yüzünü ellerinin arasına alıp değil.

Sadece gözlerinden yaş geldi.

Bir süre sonra bir damla çenesinden düştü.

Sonra bir tane daha.

Kerime onları silmedi.

"Demek hâlâ ağlayabiliyorum," diye düşündü.

Sonra bunun sevindirici bir şey olup olmadığını anlayamadı.

Çünkü insanın ağlayabilmesi, acısının geçtiğini değil, hâlâ orada olduğunu gösterirdi.


Akşamüstü Kerime pencerenin önüne oturdu.

Dışarıda çocuklar oynuyordu.

Bir kadın balkondan çamaşır topluyordu.

Bir adam telefonda konuşarak yürüyordu.

Bir araba geçti.

Sonra başka bir araba.

Hayat, Kerime'nin odasının dışında bütün sıradanlığıyla devam ediyordu.

Bu ona tuhaf bir huzur verdi.

Dünya onun acısını bilmiyordu.

Ve ilk defa bundan memnun oldu.

Çünkü insanın acısını herkes bilince, acı bir kimliğe dönüşüyordu.

Kerime olmak yerine:

Terk edilen Kerime.

Babası ölen Kerime.

Annesine bakan Kerime.

Kardeşi için susan Kerime.

Evliliği yarım kalan Kerime.

Hayatı boyunca sabreden Kerime.

Hayır.

Kerime yalnızca Kerime'ydi.

Bunun ne demek olduğunu bilmiyordu.

Ama hoşuna gidiyordu.


Gece olduğunda odanın ışığını açmadı.

Karanlıkta oturdu.

Telefonunu tekrar şarja taktı.

Ekran yandı.

Annesinden yeni bir mesaj vardı.

"Kızım, yarın sana geleceğim."

Kerime uzun süre ekrana baktı.

Bu kez cevap yazdı.

"Gel anne."

Sonra telefonu kapattı.

Bir süre daha karanlıkta oturdu.

Yatağa girdi.

Başını yastığa koydu.

Tavandaki çatlağı göremiyordu artık.

Ama orada olduğunu biliyordu.

Gözlerini kapattı.

Sabah yine uyanacağını düşündü.

Belki altı kırk üçte.

Belki daha erken.

Belki daha geç.

Bunun hiçbir önemi yoktu.

Kerime artık uyanmanın hayatın kendisi olmadığını biliyordu.

Hayat, uyandıktan sonra ne yaptığındı.

Kalkmak.

Perdeyi açmak.

Bir bardak su içmek.

Annenin telefonuna cevap vermek.

Bir ayakkabıyı diğerinin yanına koymak.

Eski bir fotoğrafı yerine kaldırmak.

Bazen kapıyı açmamak.

Bazen açmak.

Ve bütün bunların arasında, kimsenin fark etmediği küçük bir şeyi yapmak:

İnsanın kendi hayatını, başkalarının ona bıraktığı yerden yeniden almaya çalışması.

Kerime gözlerini kapattı.

Odanın karanlığında çok hafif bir sesle:

"Yarın bardağı yıkarım," dedi.

Sonra uyudu.

Bunu kimse bilmiyordu.

Belki Kerime'nin kendisi bile.

Ama ertesi sabah, odadaki ilk işinin ne olacağına ilk defa kendisi karar vermişti.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Kerime

İslamokan17 İslamokan17