Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Gölgeden Büyük

İnsan, kendisi hakkında söylenenlerden ibaret değildir.


Bazen bir söz, insanın üzerine bırakılmış bir gölge gibi uzun süre onunla yürür. Bir bakış, bir hüküm, bir yakıştırma, bir övgü, bir küçümseme… Zihin bunların her birinden bir portre çıkarabilir. Sonra o portre, sahibinden daha gerçekmiş gibi dolaşmaya başlar.


İşte insanın en eski yanılgılarından biri burada başlar: Başkasının zihninde oluşan görüntüyü, kendi varlığının hakikati sanmak.


Oysa bir insanı görmekle, onun hakkında bir kanaate sahip olmak aynı şey değildir.


Göz görür; zihin anlamlandırır. Zihin bazen gördüğünü tamamlar, bazen eksiltir, bazen kendi geçmişinden bir parça ekler. Böylece karşısındaki insandan çok, kendi içinde taşıdığı resmi görmeye başlayabilir.


Bir kelebeğe bakıp yalnızca kanadındaki bir lekeyi gören göz, kelebeğin tamamını görmüş sayılır mı?


Bir gölgeyi büyütmek, güneşi yok eder mi?


Bir çiçeği kendi karanlığımızdan geçirerek görmek, onun rengini değiştirir mi?


Belki dışarıdaki hiçbir şey değişmez. Değişen, bakışın kendisidir.


Bu yüzden insanın başkaları hakkında verdiği hükümler kadar, kendisi hakkında başkalarının verdiği hükümlere verdiği anlam da önemlidir.


Çünkü zihnin tuhaf bir alışkanlığı vardır: Bir şeyi yeterince uzun süre duyduğunda, onu düşünce olmaktan çıkarıp gerçekliğin kendisi sanabilir.


“Böylesin.”


“Şöylesin.”


“Senin karakterin bu.”


“Senin niyetin şu.”


Bir süre sonra insan, kendisine söyleneni kendi iç sesi zannedebilir.


Fakat içimizde, bütün bu seslerin ulaşamadığı daha sessiz bir yer vardır.


Orada insanın kendisiyle karşılaşması başlar.


Bu karşılaşma her zaman kolay değildir. Çünkü insanın kendisine bakması, başkasına bakmasından daha güç olabilir. Dışarıya çevrilen göz bir mesafeye sahiptir; içeriye çevrilen göz ise mesafesizdir.


İnsan kendi zihninin de yanılabileceğini kabul ettiği anda gerçek sorgulama başlar.


Kendini haklı çıkarmak için değil.


Kendini suçlamak için de değil.


Yalnızca görmek için…


Belki bireyselleşmenin en sessiz eşiği budur.


İnsan, kendisini başkalarının tariflerinden ayırırken başkalarını da kendi tariflerinden ayırmayı öğrenir. Çünkü özgürleşmek yalnızca “Beni yanlış tanıdılar.” diyebilmek değildir. Bir adım daha vardır:


Ben de başkalarını kendi zihnimde yanlış tanımlıyor olabilir miyim?


İşte bu soru, insanı kendi merkezinden çıkarıp daha geniş bir çembere götürür.


Doğa bu konuda insandan daha merhametli görünür.


Papatya, kendisine yüklenen anlamı tartışmaz. Gelincik, kendisini anlatmak için konuşmaz. Güneş, kendisini gölgeye ispat etmeye çalışmaz. Kelebek, bir başkasının onu nasıl gördüğünü değiştirmek için kanatlarını açıklamaz.


Varlık, çoğu zaman açıklama istemeden vardır.


İnsan ise varlığının üzerine sayısız cümle kurar.


Belki de yorulduğu yerlerden biri budur.


Kendisi olmakla, kendisini anlatmak arasındaki mesafe açıldıkça insanın yükü artar. Birilerine kendisini açıklamak, birilerinin yanlışını düzeltmek, birilerinin gözündeki görüntüsünü değiştirmek, birilerinin kabulüne yetişmek…


Bütün bunlar bir süre sonra insanı kendisinden uzaklaştırabilir.


Çünkü insanın kendisini gerçekleştirmesi ile kendisini başkalarına kabul ettirmesi aynı yol değildir.


Biri içeriye gider.


Diğeri sürekli dışarıya bakar.


Dışarıdan gelen her sesin peşine düşen zihin, kendi sesini duymakta zorlanır. Birinin övgüsüyle yükselir, başka birinin sözüyle düşer. Bir gün kendisini sarayda, ertesi gün uçurumun kenarında bulabilir.


Oysa insanın kıymeti, başkalarının terazisinde tartıldığında sürekli değişen bir şey değildir.


Bugün yüceltilmiş, yarın yerilmiş olabilir.


Bugün sevilmiş, yarın damgalanmış olabilir.


Bir dil onu övebilir, başka bir dil haysiyetini beş paralık etmeye çalışabilir.


Bütün bunların arasında değişmeyen bir yer vardır.


İnsanın kendi özüne karşı dürüst olduğu yer.


Vicdanın yüksek sesle konuşmadığı, fakat insanın kendisinden kaçamadığı o yer…


Orada insanın kendisine vereceği cevap, dışarıdan aldığı bütün cevaplardan daha uzun ömürlüdür.


Çünkü insan başkasını kandırabilir; kendi zihnini de kandırabilir. Fakat sorgulamayı gerçekten sürdürdüğünde, kendi içine bıraktığı sorular birer birer kabukları kaldırmaya başlar.


Korktuğu şeyin gerçekten korkulacak bir şey olup olmadığını…


Öfkesinin kendisine mi, başkasına mı ait olduğunu…


Bir düşüncenin kendi düşüncesi mi, yoksa yıllar boyunca içine bırakılmış bir düşünce mi olduğunu…


Bir hükmün hakikatten mi, alışkanlıktan mı doğduğunu…


Bunları insanın yerine kimse cevaplayamaz.


Belki de bu yüzden bazı kapılar dışarıdan açılmaz.


Anahtarı başkasının elinde olmayan kapılardır bunlar.


İnsan oraya tek başına gider.


Yalnızlık anlamında değil; başkasının yerine yaşayamayacağı bir iç yolculuk anlamında.


Ve orada korktuğu kadar karanlık olmadığını fark eder.


Çünkü insanın kendisine bakmasından duyduğu korkunun önemli bir bölümü de yine zihnin oyunudur.


Kendine bakmak, kendini mahkûm etmek değildir.


Kendini görmek, kendini küçültmek değildir.


Sorgulamak, kendine düşman olmak değildir.


Tam tersine, insan kendisini gerçekten görmeye başladığında başkalarının onu nasıl gördüğünün ağırlığı azalır.


Kendisini ispat etme ihtiyacı da…


Çünkü kendini bilen insanın her cümleyi düzeltmeye, her yaftayı sökmeye, her yanlış portreyi yeniden çizmeye yetişmesi gerekmez.


Kendi kıymetini bilen, kıymetini ilan etmek zorunda değildir.


Kendi ruhunu bilen, ruhuna başkasının verdiği adı taşımak zorunda değildir.


Kendi yolunu bulan, herkesi o yola çağırmak zorunda değildir.


Belki insanın kendisini gerçekleştirdiği eşik de tam buradadır:


Artık kendisini başkasının gözünde tamamlamaya çalışmıyordur.


İnsanlardan uzaklaşmak değil bu.


İnsanları değersiz görmek hiç değil.


Yalnızca insanın kendi varoluşunun sorumluluğunu başkasına bırakmaması…


Çünkü başkasının onayıyla kurulan benlik, onay çekildiğinde eksilebilir. Başkasının reddiyle kurulan benlik de reddedildiğinde yaralanabilir.


Oysa kendisini içeride tanımış olan insan, ne övgünün sarayına yerleşir ne de yerginin uçurumuna.


İkisini de görür.


İkisini de bilir.


Fakat ikisiyle de kendisini ölçmez.


Belki hakikat, insanın kendisi hakkında söylenen bütün cümlelerin arasından sıyrılıp tek başına kaldığı o sessiz yerde bekliyordur.


Orada kimse bir başkasının yerine geçemez.


Orada hiçbir portre bütünüyle yeterli değildir.


Orada söz susar, zihin biraz geri çekilir ve insan ilk kez kendisine dışarıdan değil, içeriden bakmaya başlar.


Ne gördüğü ise ona kalır.


Çünkü insanın en gerçek yolculuğu, başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü öğrenmek değil;


kendi içinde kim olduğunu, başkasının sesine ihtiyaç duymadan görebilmektir.


Hamiye GÜL

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 1
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Gölgeden Büyük

Hamiye Gül Hamiye Gül