Katrenin Dolunay Sevmeleri ''son Kapı''
Osman amca, kapıyı sanki bir ölüler diyarından ses gelmişçesine yavaşça açtı. Azad’ı karşısında gördüğünde, elindeki kapı kolu dünyadaki tek dayanağıymış gibi ona sıkıca tutundu. Gözleri, geçmişin gölgeleriyle bugünün yıkımı arasında gidip geliyordu; rengi, bahçedeki kurumuş sardunyaların toprak rengine dönmüştü. "Azad?.." diyebildi sadece. Bu isim, Osman amcanın boğazında yıllardır biriken bir hıçkırık gibi asılı kaldı.
O sırada içeriden, Ruken’in yokluğunun bıraktığı o sağır edici sessizliği bölen bir ayak sesi duyuldu. Rüya, Osman amcanın ağzından dökülen o ismi, "Azad" nidasını işitir işitmez olduğu yerde donup kalmıştı. Kalbi, o sarı papatyalı albümden tanıdığı o mağrur gencin hayaliyle çarparak kapıya doğru koştu.
Fakat kapı eşiğinde gördüğü manzara, Rüya’nın zihnindeki o parlak fotoğrafı tek hamlede yırtıp attı.
Rüya, karşısında omuzları çökmüş, beti benzi solmuş, gözlerinin feri sönmüş bir enkaz görüyordu. Albümdeki o saçları omuzlarına dökülen, dünyaya meydan okuyan genç gitmiş; yerine acının potasında erimiş, zayıflıktan elmacık kemikleri fırlamış, ruhu teninden önce yaşlanmış bir yabancı gelmişti. Azad’ın elindeki paketler, o titreyen parmakların arasında adeta ağır birer yük gibi duruyordu.
Rüya’nın gözleri doldu, boğazı düğümlendi. Azad’a bakarken aslında Ruken’in neden o kadar derinden yandığını, neden "o benim mezar toprağım" dediğini şimdi çok daha iyi anlıyordu. Azad, karşısında sadece bir insan olarak değil, yarım kalmış bir vuslatın, verilmiş ama tutulamamış sözlerin ve harcanmış bir ömrün trajedisi olarak duruyordu.
"Sen..." diye fısıldadı Rüya, sesi titreyerek. "Sen gerçekten o musun?"
Azad’ın gözleri Rüya’ya değdiğinde, o bakışlardaki hayal kırıklığı ve derin keder, bahçedeki kurumuş yaprakları bile titretecek kadar ağırdı. Azad, sığındığı o son kapıda, sadece kilitli bir ev değil, kendisini tanıyamayan gözlerle de karşılaşmanın o devasa yıkımını yaşıyordu. Artık sadece bir aşkın değil, kendi varlığının da altında kalmıştı.
Azad’ın üzerindeki o yeni lacivert ceket, sanki emanet bir zırh gibi zayıf bedeninden aşağı sarkıyordu. Gözlerinin altındaki derin morluklar ve bakışlarındaki o hüzünlü yorgunluk, çektiği o ağır hastalığın ve Yasemin’in uyuşturucu pençesindeki ayların izini taşıyordu. Rüya, fotoğraflardaki o hayat dolu adamın yerine, ayakta durmaya dermanı kalmamış bir gölgeyle karşılaşınca olduğu yerde donakaldı.
Yarım Kalan Nefes: Perihan Teyze’nin Feryadı
Azad, gıcırdayan merdiven basamaklarını birer birer çıkarken, her adımda Ruken’in o odaya sinmiş, artık bir hayaletten farksız olan hatırasına çarpıyordu. Kapı eşiğine geldiğinde, oda kış ortasında kalmış, ayaz yemiş bir bahçe gibi soğuk ve kimsesizdi. Perihan Teyze, Ruken’in boş kalan yatağının kenarına tünemiş; sanki kızının son nefesini, kokusunu o yorganın kıvrımları arasında arar gibi oraya kapanmıştı. Azad’ın kapıdaki zayıf, avurtları çökmüş ve solgun gölgesini gördüğünde, önce bunun bir hayal, vuslatın acı bir oyunu olduğunu sandı; elleriyle boş havayı yokladı, yaşlı gözlerini kırpıştırdı.
"Azad..." diye inledi Perihan Teyze. Sesi, sanki toprağın yedi kat altından, bir mezar derinliğinden yankılanarak geliyordu. "Sen... Sen ölmedin mi ? Dirilip de mi geldin bu matem evine?"
Perihan Teyze, titreyen elleriyle yatağın çarşafını sanki Ruken’in ellerini tutuyormuş gibi sıktı. Gözlerinden akan yaşlar, Ruken’in veda ettiği o beyaz yastığa düşerken hıçkırıkları boğazında bir düğüm gibi kördüğüm oldu. "Bize senin veda haberin geldi... Bize 'Azad artık yok' dediler. Sen gelmeyince, bir kara mektup gelince biz seni toprağa verdik de yasını tuttuk. Meğer biz sağ olanın yasını tutup, diri olanı mezara koymuşuz."
Ayağa kalkmaya çalıştı ama dizlerinin feri, o büyük kaybın ağırlığıyla kesilmişti. Azad’a doğru bakarken, bir annenin evladının göz göre göre soluşunu, bir aşkın mezara girişini izlemesinin verdiği o kahredici acıyla yüzü buruştu.
"Ruken bu yatakta, senin adını sayıklayarak, her nefesinde ismini bir dua gibi dudağına dolayarak can verdi... O camın önündeki sandalyeyi gördün mü? Aylarca oradan gözünü ayırmadı; ne bir kuş geçti ne bir rüzgar esti de o seni sormadı. Bir mum nasıl biterse, senin sevdana öyle bitti. Gözleri yollarda ferini bıraktı, kalbi senin hayalinle yoruldu da durdu benim yavrum. Sen sağmışsın Azad, ama o senin öldüğün haberine inanıp öldü..."
Azad, bu sözlerin altında bir enkaz gibi ezilirken, Perihan Teyze’nin feryadı odanın boş duvarlarında bir ağıt gibi yankılanmaya devam ediyordu.
Perihan Teyze, Azad’ın o zayıflamış, beti benzi solmuş yüzüne bakarken kendi göğsündeki yangını bir anlığına unuttu; karşıdaki manzara, yaşayan bir ölüden farksızdı. Bir eliyle, sanki hâlâ sıcakmış gibi yastığı okşarken diğer titreyen eliyle Azad’ı bir suçlu gibi değil, bir kurban gibi işaret etti.
"Ona neden haber salmadın evlat? Neden bu kadar geç kaldın?" dedi, sesi bir ağıtın en tiz perdesinden kopup gelerek. "Bir kelimen gelseydi, 'yaşıyorum' deseydin, o şimdi bu soğuk yatakta değil, senin kollarında olurdu. Ben bir evladımı daha o kara toprağa, senin gelmeyen haberine kurban verdim. O sadece bekledi Azad... Son ana kadar, gözlerinin feri sönüp de karanlık onu teslim alana kadar sadece seni bekledi."
Azad, Perihan Teyze’nin her kelimesinde ruhundan bir parçanın koptuğunu, kemiklerinin bir değirmen taşında öğütülür gibi un ufak olduğunu hissetti. Dünya etrafında sessizce dönmeye devam ediyordu ama onun için zaman, o boş yastığın başında ebediyen durmuştu. Titreyen elleriyle sıkı sıkıya tuttuğu o mürdüm rengi ipek şalı, sanki Ruken o an orada yatıyormuş da üşüyormuş gibi, büyük bir hassasiyet ve kutsiyetle boş yastığın üzerine bıraktı.
Şalın yumuşak dokusu yastığa değdiği an, o sessiz temas Azad’ın içinde aylardır biriktirdiği, onu hayatta tutan o görkemli umut kalesini büyük bir gürültüyle çökertti. Şal, yastığın üzerindeki boşluğu örtemedi; aksine, Ruken’in yokluğunu daha da somutlaştırdı. Azad’ın boğazından ne bir hıçkırık ne de bir feryat çıkabildi; sadece içindeki ocağın son külü de o mürdüm ipeğin üzerine düştü. Şimdi karşısında ne bir aşk ne de bir gelecek vardı; sadece soğuk bir yastık, sitemkar bir ana ve katili olduğu bir bekleyiş duruyordu.
Daha fazla ayakta duracak dermanı kalmadı; dizleri, bu devasa kederin, bu telafisi imkansız gecikmenin ağırlığı altında kırıldı. Azad, Ruken’in son nefesini verdiği o yatağın önünde, tozlu parkelerin üzerine büyük bir gürültüyle çöktü. Başını yatağın kenarına, Ruken’in elinin değdiği, belki de son kez tutunduğu o yere yasladı ve ciğerlerinden kopup gelen, insanın iliklerini donduran, gök kubbeyi yerinden oynatacak o nidayı bıraktı:
"Rukennnnnnn!.."
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu