Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
07.11.2026 · 33 · 0 · Tahmini 17 dk okuma
PDF olarak indir

“Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 1” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 1

Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 1

Bölüm 1: İki Yabancı

Kaan, alarm çalmadan on dakika önce uyandı ve yatağın sağ tarafına baktı. Orası boştu. Üç yıldır boştu. Yine de her sabah ilk bakışı oraya gidiyordu; gözleri kendi kendine yokluğu yokluyor, sonra tavana dönüyordu. Yastığın kenarı pürüzsüzdü. Çarşafta kırışık yoktu. Kaan bu pürüzsüzlüğü bir ölçü sayıyordu: geceyi kimse karıştırmamıştı.

Perdenin aralığından giren sokak lambasının ışığı tavanda soluk bir leke yapmıştı. Komodinin üstünde saat tıkırdıyordu. Beş elli. Yatakta kalmanın faydası yoktu, doğruldu. Parke ayaklarının altında buz kesmişti, kasım ayının ilk haftasında kalorifer henüz sabahları işe yaramıyordu. Terlikler yerindeydi, sağ ayağını önce soktu. Dairenin havasında nem vardı, eski halının tozu ve dünden kalan kahvenin acısı. Başka koku yoktu; ne bir parfüm, ne bir şampuan, ne bir yemek. Bir zamanlar bu evin banyosu şeftali kokardı. O kokuyu hatırlamak için şimdi çaba harcaması gerekiyordu ve çabanın sonunda hep aynı şey çıkıyordu karşısına: kokunun kendisi değil, kokunun bittiği gün.

Banyoda musluğu açtı, suyun ısınmasını bekledi. Floresan lamba iki kez titredi, sonra ince bir vızıltıyla yandı. Aynaya bakmadan önce yüzünü yıkadı, çünkü aynada gördüğü adamla uyanık biçimde yüzleşmeye hazır olması için suyun soğuğuna ihtiyacı vardı. Havluyu indirdiğinde otuz sekiz yaşında, gözaltları koyu, çenesi iki günlük sakalla gölgelenmiş bir adam duruyordu karşısında. Sol elinin dördüncü parmağında beyaz, ince bir halka izi vardı. Yüzüğü çıkaralı iki yıl olmuştu ama güneş o parmağı hiç yakmamış, deri de iz bırakılan yeri unutmamıştı. Kaan izi başparmağıyla ovdu. Silinmedi. Her sabah ovuyordu, her sabah silinmiyordu ve her sabah bunun neden hâlâ yaptığı bir şey olduğunu kendine sormadan banyodan çıkıyordu.

Usturayı köpüğün üstünde gezdirirken mentolün serinliği burnunun içinden başına yükseldi. Ustura çenesinden boynuna inerken kuru bir hışırtı çıkardı, bu sesi duyduğunda omuzları kendiliğinden düşüyordu. Yıllarca başkalarının yüzünde çalıştırdığı el kendi yüzünde de aynı ağırlıkla gidiyordu. Bir keresinde, çok eskiden, biri bu hışırtıyı dinlemek için banyonun kapısına yaslanmıştı. Gülüyordu, ıslak saçlarından omzuna su damlıyordu ve uykunun genzinde bıraktığı o boğuk, çatallı tınıyla sabah sofrasında ne görmek istediğini sorardı. Kaan usturayı bir an havada tuttu, sonra çeneye bastırıp o görüntüyü kesti.

Mutfağın penceresinden gün ağarmaya başlamıştı, cam mavi bir sisle kaplıydı. Cezveyi ocağa koydu. Kahve kutusundan iki kaşık aldı ve bunun iki kişilik olduğunu kaşıkları cezveye boşalttıktan sonra fark etti. Elinde kaşık, bir süre kahvenin üstüne baktı. Bu yanlışı ayda bir yapıyordu. Dökmedi, hepsini pişirdi. Kahve köpürüp taşmaya yaklaşırken ocağın mavi alevi cızırdadı ve kavrulmuş çekirdeğin koyu, ağır kokusu mutfağı doldurdu. İki fincana değil, tek büyük kupaya boşalttı.

Kahvaltı sofrası yine aynıydı: mavi çizgili çatlak kenarlı tabak, iki dilim ekmek, beyaz peynir, üç zeytin. Peynirin tuzu dilinin yanlarında dağıldı, ekmeğin kabuğu dişlerinin altında çıtırdadı. Zeytin çekirdeğini tabağın kenarına dizdi. Aşağı katta bir kapı çarptı ve tanıdık sürüklenen ayak sesleri merdivende yankılandı: üçüncü kattaki emekli bey ekmeğe iniyordu. Kaan bu adamla altı yıldır komşuydu. Adam bir keresinde ona "çay içmeye gel" demişti, Kaan "işim var" demişti, işi yoktu. Bunu hatırlayınca kaşığı tabağa bıraktı. Neden yalan söylemişti? Çay içmekten korkmuyordu. Çay içtikten sonra adamın ona "bir eşin vardı değil mi, görmüyorum artık" diyeceğinden korkuyordu. Sorulacak soruların bütün listesini zihninde tutuyor, soru gelmeden önce kapıyı kapatıyordu.

Dolaba yöneldi. Yedi gömlek haftanın günlerine göre dizilmişti, gri, lacivert, beyaz, gri, lacivert, beyaz, siyah. Bugün cumartesiydi, ama yeni işin ilk günü olduğu için gömlek seçmek bile bir karardı. Griyi aldı. Kumaş naftalin ve kuru hava kokuyordu, kolunu geçirdi, düğmeleri aşağıdan yukarı ilikledi. Son düğme boynunda parmak ucuna değdi ve orada, derinin altında hızlı bir nabız duydu. Heyecanlı mıydı? Heyecanlanacak bir şey yoktu. Yeni salon, yeni tezgâh, tanıdık makaslar, bunların hepsini tanıyordu.

Kapının yanındaki çantayı bir kez daha açtı. Üç makas, taraklar, usturalar, klipsler, sprey, önlük ve kahverengi deri kılıfın içinde on yıl önce ustasının hediye ettiği eski makas. Ahşap sapı artık ten rengini almıştı. Kullanmıyordu, ama onsuz çıkmıyordu. Çantanın fermuarını çekti. Yanındaki cep açıktı, içinde küçük, pembe, tokası kırık bir toka duruyordu. Kaan o tokayı iki yıldır çantadan çıkarmamıştı. Neden orada olduğunu da bilmiyordu. Elini cebe soktu, tokanın soğuk metalini parmaklarının arasında çevirdi, sonra fermuarı kapattı.

Dışarı çıkmak üzereyken cebindeki telefon titredi. Ekrana bakmadan sesini kıstı. Telefonda iki tane cevapsız çağrı vardı, ikisi de aynı numaradan: bir banka. Kaan numarayı tanıyordu. Borcun taksit günü yaklaşıyordu. Karısının tedavi masrafı için sattığı daire, yatırdığı tasarruflar, çekilen krediler. Hastane ücretleri ona ev, araba ve şehrin öbür yakasındaki küçük salon ortaklığına mal olmuştu. Bunların hepsini kendi isteğiyle yapmıştı. Hâlâ yapardı. Bunu bilmek, sonucun acısını hafifletmiyordu ama pişmanlığı da önlüyordu. Pişman değildi. Yalnızca, o paranın karşılığında aldığı hayatı hatırlamak istemiyordu.

Sokak soğuktu. Fırının kapısında bir kuyruk vardı, sıcak ekmeğin buğusu cama çarpıp akıyordu. Bir kedi çöp konteynerinin üstünde oturmuş, patisini yalıyordu. Rüzgâr yeni tıraşlı yanağında ince bir serinlik bırakıyordu. Kaan paltosunun yakasını kaldırdı, durağın soğuk çelik bankına oturdu. Otobüsün farları sisin içinden belirdi.

Pencere kenarına geçti. Yanındaki yaşlı kadından naneli şeker kokusu geliyordu. Camın buğusunu avucuyla sildi. Şehir kayıyordu: bakkallar, eczaneler, kepenkleri yarım açık kuru temizlemeciler. Onlara bakarken on bir gün önceki telefonu düşündü. Ceyda'nın sesi. On beş yıl geçmiş, o ses hiç değişmemişti. Her cümlenin sonuna bir iltifat iliştiren, tatlı ve akıcı ses. "Kaan'cığım, duydum ki boştasın. Benim yerim küçük ama kendi yerim. Kadın kuaförü arıyorum, senin gibisini bulamam." Kaan telefonu kulağından biraz uzaklaştırmıştı. Ceyda neyi duymuştu? Ne kadarını? Bu şehirde herkes birbirine bir şey söylüyordu ve Kaan, kendi hikâyesinin ağızdan ağıza ne hâle geldiğini hiç öğrenmek istememişti.

"Evet, gelirim," demişti telefonda. Çünkü borç vardı, çünkü kira vardı ve çünkü evde sessizlik, sabah altıdan akşam altıya kadar bir kez daha dayanılmaz olmuştu.

Otobüs kasımın nemli sabahında ana caddeden saptı. Kaan indi.

Sokak dardı, iki yanında üç dört katlı eski apartmanlar sıralanıyordu. Balkon demirlerinde solmuş sardunyalar, bir pencereden taşan yumurta ve sucuk kokusu. Sucuğun yağda cızırdadığını duydu ve midesi kıpırdadı. Çocukluk mutfağı, annesinin sırtı, kızaran tavanın çıtırtısı. Bu görüntü bir saniye sürdü, başını silkeledi, yürüdü.

Salonun tabelası pembe ve beyazdı, harfler hafif eğri: "Ceyda Güzellik & Saç Tasarım". Vitrinde dört manken başı sıralanmıştı, birinin peruğu yana kaymıştı. Kaan o peruğa bakıp elini uzatıp düzeltmek istedi. Yapmadı. Kapıyı itti, üstündeki küçük çan çaldı.

Koku, kapıdan girer girmez yüzüne çarptı. Saç boyasının amonyağı gözlerini sulandırdı, ağdanın erimiş bal ve reçine kokusu bunun üstüne kat kat bindi. Lavanta oda spreyi arkadan başarısız bir çabayla yükseliyordu. Fön makinesinden gelen sıcak, kuru yanık tüy kokusu da ekleniyordu. Bunların hepsinin altından vanilya geliyordu. Ağır, tatlı, bildiği bir vanilya.

"Kaan'cığım!"

Ceyda arka koridordan çıktı, topukları fayansta tık tık sesler çıkardı, tavan alçak olduğu için sesi odadan geri döndü. Koyu bakır saçlarını dalga dalga omzuna dökmüştü, dudakları mat kırmızıydı. Kollarını açtı, Kaan'a sarıldı. Saçlarından yükselen sprey ve vanilya kokusu bir saniyede Kaan'ın bütün boğazına yayıldı. Kaan elini Ceyda'nın sırtına koydu, ne bastırdı ne çekti, üç saniye bekledi.

"Yüzün düşmüş," dedi Ceyda geri çekilip onu baştan aşağı süzerek. Sesi şefkatliydi ve her hecesi dikkatle seçilmişti. "O kadından sonra tabii. Herkes anlatıyor, Kaan'cığım, ben duyunca yemin ederim ağladım. Bu kadar da kötü davranılır mı sana."

Kaan'ın çenesi hafifçe kasıldı. "Günaydın, Ceyda."

"Günaydın canım, günaydın. Gel, yerini göstereyim."

Kaan salonu taradı. Üç koltuk, hepsi siyah deri, birinin kolçağındaki yırtık siyah bantla kapatılmış. Karşılarında üç boy aynası. Birinci tezgâhta taraklar ve fırçalar dağınık, ikincisi boş, üçüncüsü pencereye yakın. Gri fayans zeminin derzlerinde sararmış çizgiler. Tavandaki spotlardan ikisi yanmıyordu. Bekleme köşesindeki bordo kanepenin önünde cam sehpa, sehpada dergiler ve dibi kurumuş kahve halkasıyla dolu bir fincan.

Fincana baktı. Sonra Ceyda'ya. 

"Üçüncü koltuk senin. Işık almak istersin diye düşündüm. Hatırlıyorum, hep ışığa yakın dururdun."

"Teşekkürler."

Çantasını tezgâhın altına koydu. Cam yüzeyi parmağıyla sildi, parmak ucunda ince bir toz kaldı. Mendil çıkardı. Ceyda kollarını kavuşturdu. "Aa, ben temizletmiştim ya," dedi gülerek. Kaan mendili ikiye katladı, tezgâhı baştan sona sildi. Aletlerini soldan sağa dizdi, makaslar, taraklar, usturalar kılıfında sağ üst köşede. Her şey yerine oturduğunda tezgâhın üstü onun oldu ve dünyanın geri kalanı salonun öbür ucuna çekildi.

"Şimdi seni ekiple tanıştırayım. Gül! Gül, gel canım!"

Koridorun sonundaki "Epilasyon & Bakım" tabelalı kapı açıldı.

Gül, mavi lateks eldivenli elinde bir ağda spatulasıyla belirdi. Orta boylu, sarı ucuz boya ile boyanmış saçları ensesinde sıkı bir topuzla toplanmış, tek tel kaçmamıştı. Beyaz önlüğünün altında koyu bir pantolon vardı. Yüzünde makyaj olup olmadığı anlaşılmıyordu, varsa çok inceydi. Koyu kahverengi gözlerinde yorgunluk vardı ama bu yorgunluk geri adım atan birinin yorgunluğu değildi; kimseden yardım istemeyen birinin yorgunluğuydu. Kaan'a doğrudan baktı. Gülmedi.

"Gül, bu Kaan. Yeni ustamız."

"Merhaba."

"Merhaba."

İkisi de el uzatmadı. Gül'ün eldivenli eli kendi yan tarafında asılı kalmıştı. Kaan o eldivenlere dikkat etti, çünkü Gül eldivenlerin üstüne bir tane daha giymişti; iki kat. Sıradan bir epilasyon uzmanı böyle yapmazdı. Eldivenlerin bileklerdeki lastiği, önlüğün kolundan titizlikle içeri alınmıştı. Gül'ün sağ elinin başparmağının altında, avucun kenarında, soluk, ince bir iz vardı. Küçük, yuvarlak bir iz. Kaan o izin nedenini merak etti. Merakın kendisi onu rahatsız etti ve gözlerini başka yöne çevirdi.

Gül'ün üzerinden ağda kokusu geliyordu: ısıtılmış bal, reçine, yanık şeker. Bu koku salonun diğer kokularıyla çarpışınca Kaan'ın şakaklarında ince bir ağrı başladı.

"Kaan Bey kadın saçında çok iyidir," dedi Ceyda. "Boyada, kesimde, her şeyde. Tanıdığım en iyi."

"Duydum," dedi Gül. Bakışları Kaan'ın sol elinde durdu. Dördüncü parmaktaki o beyaz iz, bir saniye. Sonra gözlerini kaldırdı.

Kaan eli cebine soktu. "Bir şey söyleyeceğim," dedi. Sesi istediğinden daha düz çıktı. "Ağdanın kokusu salona yayılıyor. Müşterilerim için kapıyı kapalı tutarsanız iyi olur."

Gül'ün kaşı kıpırdadı. "Kapı kapalı. Koku havalandırmadan geliyor, havalandırma ben gelmeden bozuktu."

"Anlıyorum."

"Güzel."

Ceyda iki kişinin arasında ellerini birbirine vurdu, kahkahasının tizliği salonda yankılandı. "Aman, daha ilk dakikadan tartışmayın! Gül, canım, Kaan'a salonu anlat."

"Kaan Bey her şeyi kendi bildiği gibi yapar. Sorusu olursa sorar."

"Tezgâhıma dokunulmayacak," dedi Kaan.

"Odama da," dedi Gül.

"Anlaştık."

"Anlaştık."

Gül dönüp koridora yürüdü. Terlik tabanlarının hafif sesi uzaklaştı, kapı arkasından kapandı. Menteşenin ince gıcırtısı koridorda biraz asılı kaldı. Ceyda ellerini önlüğüne sürdü ve alçak sesle, yalnızca Kaan duysun diye konuştu: "Gül biraz sert görünür. Hayatında çok şey yaşamış, bilirsin. Kızını tek başına büyütüyor. Kimseye pek açılmaz. Ama merak etme, ben senin için ona göz kulak olurum."

Kaan başını kaldırdı. Göz kulak olmak. Ceyda kimin için kime bakacaktı?

"İş yapacağız," dedi. "Yakın olmamız gerekmez."

Ceyda güldü, gülüşün bir köşesi eksik kaldı. "Sen bilirsin canım."

İlk müşteri ona on dakika sonra geldi. Altmış yaşında, bej mantolu, saçları kısa kesilmiş, beyaza çalan gri tellerle dolu bir kadındı; adı Hatice Hanım'dı. Koltuğa oturdu, çantasını dizine yerleştirdi. Aynada Kaan'ı uzun uzun süzdü. Parfümünde gül suyu ve eski pudra vardı.

"Evladım, kısa olsun ama çok kısa değil. Geçen sefer biri kesti, aynaya baktım, kendimi tanıyamadım."

"Anlıyorum."

Kaan parmaklarını kadının saç diplerine soktu. Derinin sıcaklığı, ince kemiğin altında nabzın atışı. Başlara dokunduğu ilk anda her zaman aynı sessiz bilgiyi alırdı: bu insan ne kadar yorgun, ne kadar yalnız. Hatice Hanım'ın başı yorgundu ama yalnız değildi. Boynunda gevşek bir rahatlık vardı, evde onu bekleyen biri olduğunu gösteren türden. Kaan bunu hemen gördü ve garip bir şekilde bunu fark etmekten hoşlanmadı.

Makas saçların arasında metalik, ince bir sesle açılıp kapandı. Saç telleri pelerine hafifçe düştü. Kaan kesti, tarağı yukarı çekti, kesti. Çalışırken zihni sessizleşiyordu. Bu, günün tek saf anıydı. Elleri ne yapacağını bilirdi, gözü açıyı ölçerdi ve kafasının içinde sürekli akan o gürültü, makasın ritmine uyum sağlayıp çekiliyordu.

Hatice Hanım, aynadan baktı. "Gül Hanım'ın odası orada, değil mi?"

"Evet."

"O kadının eli çok hafiftir. Aylardır ona gidiyorum. Hemşireymiş eskiden, bilir misin? Sanki dokunmadan yapar. Ağdada acımaz, masajda yorgunluk bırakmaz." Kadın sesini alçalttı. "Ama niye bıraktığını kimse bilmez. İyi bir hemşireymiş diyorlar, ne oldu da bıraktı, kimse bilmiyor. Sorarsan gülüp geçiyor."

Kaan'ın eli bir an durdu. Makas Hatice Hanım'ın kulağının hemen yanında havada kaldı. Hemşire. İki kat eldiven. Kolundaki lastik. Avucundaki yuvarlak iz. Parçalar bir araya geliyordu ama Kaan onları birleştirmeyi reddetti. Makası saçlara indirdi.

"Bilmiyorum," dedi.

"Evet, sen de yeni geldin tabii."

Saat on bire gelirken öğle öncesi dört müşteri daha geldi. Kaan her birinde kendi ritmini buldu. Fön makinesi sıcak havayı saçlardan geçirirken yükselen sıcak keratin kokusu, spreyin soğuk, ince serpintisi, kesilen saçların fayans zeminde küçük küçük yığılışı. İkinci müşteri boya istedi, Kaan fırçayı kasenin içinde karıştırırken amonyaklı buğu yüzüne çarptı, gözleri yaşardı, ama elleri sabit kaldı. Üçüncü müşteri tam tezgâhının önündeyken koridorun öbür ucundan bir kahkaha duyuldu: kısa, boğuk, telefon karşısında bir kadının tutamadığı bir gülüş.

Gül'ün kahkahasıydı.

Kaan'ın elindeki fırça kasenin kenarında durdu. Kahkahanın içinde başka bir tını vardı, çok uzun zamandır kullanılmamış, paslanmış bir şey, ve ses kesilirken derin bir nefes alındı. Sonra sessizlik. Kaan, o kısacık gülüşün neye karşılık geldiğini düşündü. Telefonun öbür ucunda kim vardı? Kızı mıydı? Başka biri miydi?

Merak etmesi gerekmiyordu. Fırçayı karıştırmaya devam etti.

Öğle arasında Ceyda iki saat için dışarı çıktı, "banka işi var" dedi, kapıyı çekerken kokusu bir süre havada kaldı. Kaan mutfak bölmesine gitti. Dar bir yer, bir tezgâh, küçük bir buzdolabı, tek bir pencere. Duvardaki rafta iki bardak asılıydı. Mavinin kenarında kurumuş bir ruj izi, beyazın içinde ise yarım kalmış, soğumuş çay.

"O benim."

Kaan döndü. Gül kapıda duruyordu. Elinde küçük bir plastik kutu, içinde pirinç ve tavuk. Önlüğünü çıkarmıştı, koyu bir kazak giymişti, kolları dirseklerine kadar sıvalıydı. Önkollarında ağdanın bıraktığı ince kırmızı çizgiler vardı.

"Beyaz bardak," dedi Gül. "Benim."

"Dokunmayacaktım."

"İyi."

Gül içeri girdi, Kaan'ın yanından geçerken omuzları değmesin diye vücudunu yana çevirdi. Kaan da aynı anda aynı hareketi yaptı. İkisi de durdu. Dar mutfakta iki insanın aynı anda geri çekilişi, ikisinin de gözünden kaçmadı.

Gül kutuyu mikrodalgaya koydu. Düğmeye bastı. Tabağın dönüşünün uğultusu mutfağı doldurdu. Telefonu titredi. Gül ekrana baktı, bir an gözlerinin içi değişti, yüz çizgileri gevşedi ve Kaan ilk kez onun yüzünde hiç beklemediği bir şey gördü: yumuşaklık. Telefonu kulağına götürdü.

"Ayşe'm. Evet kızım, yeni yerim güzel. Yok, yok yorulmadım. Yurt ücretini yarın göndereceğim, sen merak etme. Yemek yedin mi? Tamam, tamam, öpüyorum seni."

Ses, her kelimede, Kaan'ın o sabah gördüğü hiçbir şeye benzemeyen bir sıcaklıkla doluydu. Gül telefonu kapattığında yüzündeki yumuşaklık, bir dakikalık bir görüntü bırakıp çekildi. Gözleri tekrar Kaan'a döndüğünde, o yumuşaklığın tamamı çoktan kilitlenmişti.

"Duymadın," dedi Gül.

"Duydum."

"Duymadın."

Kaan bir şey söylemedi. Gül'ün gözlerindeki ifade tartışma istemiyordu; sınır istiyordu. Kaan kendi yoğurt kabını dolaptan çıkardı, kapağını açtı. Soğuk, ekşi koku burnuna doldu. İkisi mutfağın iki ucunda, birbirine bakmadan yedi. Kaan, Gül'ün kutusundan yükselen buharda baharat ve tavuk kokusunu aldı, karnı yarım gün sonra ilk kez gurulduyor, ama Gül'ün omuzları bu sesi duymadığını söyler biçimde kasılıyordu.

Koridordan Ceyda'nın telefonda biriyle konuştuğunu duydular. Kapıdan girmiş olmalıydı ama onları görmemişti. Sesi alçaktı, hızlı, tatlıydı: "...yok canım, öyle bir şey değil, biraz soğuk ama idare ederiz. Gül'ü zaten bilirsin, Kaan da halinden belli..." Kaan'ın kaşığı yoğurdun içinde durdu. Gül'ün gözleri tavandaki lamba ışığında bir an Kaan'ınkilerle buluştu. İkisi de aynı cümleyi duymuştu. İkisi de aynı şeyi anladı. Hiçbiri bir şey söylemedi.

Gül kutuyu yıkadı. Kaan yoğurt kabını yıkadı. Su sesi, bardakların seramik tıkırtısı, buzdolabının alçak mırıltısı. Kapıdan çıkarken Gül durdu, arkasını dönmeden konuştu: "Pencereyi aç. Sabah haklıydın. Ama yalnızca bir kez."

Kaan pencerenin sürgüsünü çekti. Kasım havası içeri doldu; sert, nemli, metalik. Gözlerini kapattı ve ilk kez o gün derin bir nefes aldı. Karşı binanın damında bir güvercin kanat çırptı, uzakta bir çöp kamyonu homurdandı. Eliyle yüzünü sildi ve elinin hâlâ yoğurt kokusu taşıdığını fark etti.

Öğleden sonra daha yavaş geçti. Üç müşteri, bir boya, bir saç bakımı. Kaan her işte kendini unuttu. Ama fön makinesinin sesinin kesildiği aralarda, o sabah duyduğu kelime kulağına geri geliyordu: "kızım". Telefonda söylenen "Ayşe'm". Kaan o adı içinde bir kez tekrarladı, sonra bir yana itti. Başkasının hayatı onu ilgilendirmezdi. Hiçbir zaman da ilgilendirmemişti. Kendi hayatı bile onu fazlasıyla ilgilendiriyordu.

Saat dörde doğru salona genç bir kadın girdi. Yirmi altı, yirmi yedi yaşlarında, kalın kaşlı, elinde bir telefon ve pembe bir dosya vardı. Kapıdaki çanı duymadan içeri daldı, nefes nefese, yanakları soğuktan kızarmıştı. "Ben randevu almıştım ama Ceyda Hanım yok galiba," dedi. "Gelin saçı için bakmaya geldim. Üç hafta sonra düğünüm var."

Kaan başıyla koltuğu gösterdi. Kadın oturdu, dosyayı açtı. İçinde gazete kesikleri, telefondan basılmış fotoğraflar, bir dolu işaretli sayfa vardı. Kâğıtların kokusu mürekkep ve ucuz parfümdü. "Böyle toplu ama gevşek olsun istiyorum," dedi, parmağıyla bir fotoğrafı gösterdi. "Ama çok yapılmış da durmasın. Kocam öyle sevmez. Sade sever beni."

Kocam. Kaan fotoğrafa baktı, sonra aynadaki kadının yüzüne. Genç kadın gülüyordu, kendi cümlesine kendisi inanmış biçimde, içten. Kaan elini kadının saçlarına koydu. Kalın, sağlıklı, sıcak saçlardı, taramaya gerek duymadan parmaklarının arasından kayıyorlardı. Bir an, bir başka saçın bu saçtan çok daha ince, hastalık sonrası yeniden çıkan tüylerin ince yumuşaklığıyla avucunda durduğunu hatırladı. Bir kadının, tedaviden sonra sabah aynada kendini ilk kez saçıyla görüp ağladığını. Kaan o gün hiçbir şey söylememişti; sessizce geri çekilmiş, onun kısa saçını ince bir makasla düzeltmişti. Kadın "Güzel olmuşum, değil mi?" demişti. Kaan "Hep güzeldin" demişti. İkisi de o cümlenin doğru olduğuna inanmıştı.

Elini çekmeden yüksek sesle konuştu, çünkü sessizliğin uzamasından hoşlanmamıştı. "Saçınız dolgun. Alttan bir topuz yaparız, yanlardan birkaç tel serbest bırakırız. Kıvırmak gerekmez, kendiliğinden dalgalı duruyor."

"Gerçekten mi? Ceyda Hanım kıvırtmam lazım demişti."

"Ceyda Hanım saçınıza bakmadı."

Kadın şaşırdı, sonra güldü. Kaan'ın cümlesi sert çıkmıştı ama gülüş geriye çok sıcak bir şey bıraktı salonda. Kadın dosyayı kapattı. "Siz çok doğrusunuz. Bunu seviyorum."

Kaan o sırada aynanın kenarından koridora doğru baktı. Gül'ün odasının kapısı yarı açıktı, içeride loş bir ışık yanıyordu. Yatağın üstünde yüzükoyun uzanmış bir kadın, sırtında Gül'ün elleri. Gül aşağıdan yukarı doğru, omuz bıçaklarının altına kadar uzun, yavaş bir hareketle bastırıyor, sonra bir noktada duruyor, parmaklarını gömüyor, bekliyordu. Hareketi ölçülüydü. Kaan o ellerin sırtı değil, ağrıyı dinlediğini fark etti. Bir kasın gerginliğini bulup onu sabırla çözmenin hâli, bir insanı hiç tanımadan bile tanımak demekti.

Kadın bir ses çıkardı, yarı iç çeken, yarı gevşeyen bir ses. Gül'ün omuzları o sesten sonra bir milim düştü. Yüzü Kaan'ın göremediği bir açıda kaldı ama alnındaki hafif bir kıvrım yumuşadı, dudakları belirsiz bir şekilde kıpırdadı. Belki bir şarkı mırıldanıyordu.

Kaan onu izlediğini fark ettiğinde çok geç kalmıştı. Gül başını çevirmişti. Gözleri, aynanın içinden, yarı açık kapının aralığından doğrudan Kaan'a bakıyordu. Bir saniye. İkisi de kıpırdamadı. Gül'ün yüzündeki yumuşaklık, ağır bir kepenk inerken çıkan sessizlikle kayboldu, yerini yine o koyu, düz ifade aldı. Kapıya uzandı ve yavaş, kararlı, tek bir hareketle kapattı.

Kaan makası aldı. Elinin hafifçe yandığını fark etti. Yüzünü yanında oturan kadına çevirdi. "Evet, topuzu alttan yapalım," dedi. Sesinin tonu iyi duyulmadı kendisine bile.

Genç kadın durmadan soruyordu: krem sürmeli miydi, saçı önceden yıkamalı mıydı, duvak nasıl takılırdı. Kaan her soruya tek tek cevap verdi. Ama zihninin bir köşesinde, kapanan kapının ucundaki sessizlik, Gül'ün gözlerinin içindeki o kısa ve korumalı ışık, hâlâ duruyordu. O bakış ona iki şey söylemişti. Birincisi, onu izlemesine izin verilmediğiydi. İkincisi ise, Gül'ün o odada bir başkası olduğuydu: sabah ona sert, soğuk, dik başlı görünen kadın, kapının ardında elleriyle bir başkasını iyileştirmeye çalışan biriydi.

Kaan bunu bilmek istemedi. Bilmek, bir şeye sorumluluk vermek olurdu.

Akşam altıya doğru dışarıda ışık kısaldı. Ceyda spotları yaktı, beyaz ışık tezgâhların aynalarında katlanarak çoğaldı; Kaan'ın yüzü üç ayrı aynada üç ayrı açıdan ona baktı. Hiçbirinde gülümsemiyordu.

"Çok güzel geçti bugün!" dedi Ceyda ellerini çırparak. "Kaan'cığım, memnunum senden. Gül, sen memnun musun canım?"

Gül önlüğünü askıya asıyordu. Omzunun üzerinden baktı. "İşler yolunda."

"İşler yolunda," dedi Kaan.

"Bak, aynı şeyi söylüyorsunuz. Anlaşacaksınız, biliyorum."

Gül çantasını omzuna attı. Kaan aletlerini topluyordu. Gül kapıdan çıkarken çan kısa çaldı, soğuk hava içeri sızdı, sonra kapı kapandı. Kaan mendili çıkardı, tezgâhı bir kez daha sildi. Ceyda arkasında bir şeyler söylüyordu, yarınki randevular, yeni müşteri defteri. Kaan hepsini duydu ve hiçbirini dinlemedi.

Dışarı çıktığında sokak lambaları yanmıştı. Sarı ışığın altında ıslak kaldırım parlıyordu. Durakta Gül'ün sırtı duruyordu, ona dönüktü. Kaan bankın bir ucuna ayakta durdu, Gül öbür ucunda. Aralarında üç adımlık nemli taş vardı.

Otobüs gelmiyordu. Kaan soğuğu burnundan çekti, ağzının içinde ağdanın yanık şekerinin tadı hâlâ duruyordu. Gül'ün bulunduğu taraftan sabunun ve nemlendirici kremin temiz kokusu geliyordu, hiçbir parfüm karışmamış, çok eski ve çok yalın bir koku. Hastane koridorlarının kokusu. Kaan bunu düşündüğü anda bir adım geri attı.

Telefon ışığı Gül'ün yüzünü aydınlattı. Yazı yazdı, parmakları hızla gitti. Dudakları kıpırdadı, bir kelime, belki bir ad. Sonra telefonu cebine koydu. Kaan'a bakmadı.

Karşıdaki bakkalın kepengi inmeye başladı, demirin yere vuran gürültüsü bütün sokağı doldurdu. Kaan o gürültünün içinde ilk kez o gün kendi kalbinin sesini duydu. Ağır, düzenli, tek başına.

Otobüs geldi. Kapılar açıldı. İkisi aynı anda adım attı, ikisi aynı anda durdu.

"Önce sen," dedi Gül.

"Sen bin."

"Sen."

Kaan bindi. Gül ardından bindi ve iki koltuk uzağa oturdu. Cam buğuluydu. Kaan bu kez parmağıyla sildi. Dışarıda, geride bırakılan salonun pembe tabelası bir an göründü, sonra sokağın köşesinde kayboldu. Cam yeniden buğulandı.

Yeni işin ilk günü bitmişti. Ona ve Gül'e dair ortada bir şey yoktu, bir cümle bile. İki koltuk aralığında, birbirlerine bakmadan, ikisi de tanımadıkları bir şehirden geçerek gidiyorlardı.


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 1

Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 1

SemihaAkıncı SemihaAkıncı