Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
07.11.2026 · 18 · 0 · Tahmini 14 dk okuma
PDF olarak indir

“Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 2” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 2

Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 2

Bölüm 2: Buzulların Erimesi

Kaan, sabahın ayazında ana caddeden ara sokağa saptığında rüzgâr nemli montunun yakasından içeri sızdı. Gece boyu dinmeyen hafif bir çisenti kaldırımları parlatmış, çöp kutularının kenarlarında biriken sararmış çınar yapraklarını taşlara yapıştırmıştı. Sokaktaki fırından yeni çıkmış susamlı simitlerin ve mayalı hamurun kokusu yükseliyordu; Kaan burnunu çekti, o koku bile zihninde bir şeyleri uyandırmaya yetmedi. Dün gece yatağında dönerken aklına takılan tek şey, arka koridordan gelen o sert, kuru ağda bandı sesiydi. Ve bir de o tek kelime: "Kızım." Bir insanın bütün varlığını tek bir kelimenin içine sığdırıp sonra da dünyaya sırtını nasıl bu kadar sert dönebildiğini düşünmüştü. Düşünmemesi gerekirdi; başkalarının hayatları sınır ihlaliydi ve Kaan sınırları korumak için yıllarını vermişti.

Salonun önüne geldiğinde durdu. Pembe beyaz tabela sabahın gri alacakaranlığında soluk görünüyordu. Anahtarı kilide soktu, pirinç göbeğin içindeki dişlilerin birbirine otururken çıkardığı kuru tıkırtıyı dinledi. Kapıyı ittiğinde içerinin havası yüzüne çarptı: gece boyu havasız kalmış odanın soğuk rutubeti, kimyasal saç açıcıların boğucu tortusu ve Ceyda’nın gitmek bilmeyen o ağır, yapışkan vanilya kokusu.

Kaan kapıyı ardına kadar açık bıraktı. Eşiğe bir takoz koyarak rüzgârın salonun ciğerlerine kadar işlemesine izin verdi. Montunu çıkardı, askılığa astı. Gömleği bu sabah lacivertti; pazar günü ütülediği, yakası sert, kolları bileklerine tam oturan kumaşın tenindeki serinliğini hissetti. Tezgâhının başına geçtiğinde derin, ciğerlerini dolduran bir soluk verdi. Parmak uçlarıyla tezgâhın cilalı mermerini yokladı. Dün akşam çıkmadan önce sildiği gibiydi; tek bir saç teli, tek bir toz zerresi yoktu. Yine de cebinden temiz beyaz mikrofiber bezini çıkardı. Dezenfektan spreyini sıktı; alkolün keskin, temiz kokusu vanilyanın ağırlığını bir bıçak gibi kesti. Aynayı yukarıdan aşağıya, dairesel hareketlerle, tek bir su lekesi bırakmayacak biçimde sildi.

Aynadaki yansımasına baktı. Açık kumral saçları alnına düzgünce taranmıştı. Mavi ile grinin birbirine karıştığı ela gözlerinin kenarlarında, sabah uykusuzluğunun bıraktığı ince gergin çizgiler vardı. Yüzüğün parmağında bıraktığı o soluk beyaz halkayı başparmağıyla bir kez daha ovdu. Alışkanlıklar insanı ayakta tutardı ama aynı alışkanlıklar insanın geçmişten kaçmasına da izin vermezdi. Kaan o izin varlığını kabullendi, elini indirdi ve makaslarını kılıflarından çıkardı.

Dışarıdan gelen adımları tanıdı.

Düz, tempolu, ne telaşlı ne de çekingen adımlar; topuk vurmayan, yere tabanıyla sağlam basan bir yürüyüş. Kapının üzerindeki küçük metal çan incecik bir ses verdi.

Gül içeri girdi.

Üzerinde koyu yeşil, eski ama iyi bakılmış yün bir hırka vardı. Omuz hizasındaki saçları aceleyle plastik bir mandal tokayla ensesinde toplanmıştı; ucuz sarı boyanın altından kendi siyah saç dipleri iki parmak kalınlığında belirmişti. Yüzü sabah ayazından hafifçe pembeleşmişti, yanaklarındaki çiller o pembeleşmeyle birlikte daha belirgin görünüyordu. Elinde küçük, siyah bir bez çanta ve cam bir kavanoz vardı. Telefonu hâlâ kulağındaydı; kapıdan girerken sesini olabildiğince alçak tutmaya çalışıyordu ama salonun sabah sessizliğinde her hece netti:

"Parayı yatırdım Ayşe’m... Evet, sabah erkenden hallettim. Sen derslerine bak, gerisini düşünme. İyiyim ben, çok iyiyim kızım. Hadi öpüyorum, derse geç kalma."

Telefonu kapattı. Göğsünden taşan derin bir nefesi dışarı bıraktı; o nefeste hem bir annenin bitmek bilmeyen endişesi hem de görevini yapmış bir insanın rahatlaması vardı. Başını kaldırdığında Kaan’la göz göze geldi.

Kaan elindeki bezi tezgâha bıraktı. Başını çok hafif eğdi. "Günaydın."

Gül duraksadı. Koyu kahverengi gözleri Kaan’ın tezgâhına, oradaki kusursuz hizalanmış makaslara, ardından Kaan’ın doğrudan gözlerinin içine baktı. Dünkü o ilk karşılaşmanın gerginliği tamamen silinmemişti ama sabahın bu erken saatinde gereksiz bir savunma kalkanı da taşımıyordu.

"Günaydın," dedi. Sesi tok ve pürüzsüzdü.

Başka bir şey söylemedi. Koridordaki küçük odasına yöneldi. Kaan onun arkasından baktı; yürüyüşünde eğreti hiçbir şey yoktu. Sırtı dimdikti; sanki görünmeyen bir ağırlığı iki omzuna dengeli dağıtmak için yıllardır böyle yürümek zorundaymış gibi bir diklik. Odasının kapısı kapandı, ardından içeriden su sesleri, metal tepsilerin tezgâha konurken çıkardığı o tiz, temiz çınlamalar duyuldu.

Kaan tezgâhının başına dönüp havluları katlamaya başladı. Yan tarafta, küçük çay ocağının bulunduğu mutfak bölmesinden su kaynama sesi yükseldi. Birkaç dakika sonra Gül koridordan çıktı. Üzerine beyaz iş önlüğünü giymişti. Önlüğün kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı; kollarında dünden kalan ağda kızarıklıkları silinmiş, yerini sabun ve tıbbi antiseptik kokusuna bırakmıştı.

Gül mutfağa girdi. Kaan çaktırmadan başını o yöne çevirdi. Kadın dolaptan kendi beyaz seramik kupasını çıkardı. Demlikten koyu, demini almış bir çay doldurdu, üstüne kaynar suyu ekledi. Kupayı tezgâhın mermerine bıraktı. Tam elini uzatıp bir yudum alacaktı ki odasından gelen metalik bir zil sesi duyuldu; sterilizatörün döngüsü bitmişti. Gül kupaya baktı, elini geri çekti ve hızla odasına döndü. Çay orada, mermerin üzerinde, incecik bir buhar sütunu yayarak kaldı.

Kaan bunu izledi. Dün de aynısını görmüştü. Bu kadın bir işe odaklandığında kendi boğazını, susuzluğunu, yorgunluğunu bir kenara itiveriyordu. Kaan tezgâhındaki tarakları kutularına yerleştirirken gözü mutfak tezgâhındaki o beyaz kupaya kayıp durdu. Buhar yavaş yavaş inceldi, söndü. Kasım soğuğunun açık kapıdan içeri süzülen esintisiyle çayın yüzeyinde koyu, mat bir zar belirdi. Aradan yirmi dakika geçti. Gül odasından çıktı; elinde atık kutusu vardı. Tezgâhta unuttuğu bardağı gördü. Yüzünde en ufak bir bıkkınlık ya da sitem ifadesi belirmedi. Soğumuş, yüzeyi katman bağlamış o çayı aldı, tek bir dikişte içti ve bardağı musluğun kenarına bıraktı.

Kaan bunu görünce içinde garip bir sızı duydu. Kendisi soğumuş kahveye elini sürmezdi; sıcaklığını yitiren her şey onda terk edilmişlik hissi uyandırırdı. Ama bu kadın, önüne gelen hayatı nasıl soğuk ve sert yutmak zorunda kaldıysa, o buz kesmiş çayı da öylece şikâyetsizce içine akıtıyordu. Bir insanın kendine bu kadar az hak tanıması, Kaan’ın kalbinde tarif edemediği bir duygu yumağı oluşturdu.

Saat dokuza doğru ilk müşteri geldi. Kırklı yaşlarında, beli bükük, adımlarını zorlukla atan bir kadın. Yüzünde kronik bir ağrının getirdiği derin gölgeler vardı. Ceyda henüz ortalıkta yoktu. Kadın salona girdiğinde Kaan nezaketle koltuğu gösterdi ama kadın çekinerek ellerini önünde kavuşturdu: "Ben... Gül Hanım için gelmiştim. Bel fıtığım yine azdı, doktor masaj önerdi."

Gül kapının aralığından başını uzattı. Kadını görünce yüzündeki o mesafeli, sert duvar bir anda dağıldı. Kaan o değişimi aynadan net bir biçimde yakaladı. Gül’ün yanaklarındaki çiller, dudaklarının kenarına yerleşen sıcacık bir tebessümle birlikte parıldadı.

"Nermin Abla, hoş geldin," dedi Gül. Sesi öyle yumuşak, öyle şefkat doluydu ki, sabahki o ketum kadından eser kalmamıştı. "Geç otur şöyle, ayakta durma sakın. Çantanı alayım ben."

Kadının koluna girdi. Tutuşu ne aceleciydi ne de yapmacık; bir hastayı incitmekten korkan, acının dilini çok iyi bilen eski bir hemşirenin özeni vardı parmaklarında. Onu yavaşça koridora, küçük odaya yönlendirdi. Kapıyı çekerken Kaan aralıktan içeriye baktı. Gül hastasını sedyeye yatırmadan önce lavaboya gitti. Su sesi uzun sürdü; parmak araları, tırnak dipleri, bilekler... Yedi aşamalı cerrahi yıkama rutini. Ardından çekmeceden çıkardığı iki kat mavi lateks eldiveni ellerine geçirdi.

Kaan kendi usturasını temiz bir bezle silerken Gül’ün odasından kısık, tekdüze bir ses sızmaya başladı. Gül konuşuyordu; kadının kas spazmını dağıtmak, dikkatini ağrıdan uzaklaştırmak için mahalledeki pazardan, ekmeğin fiyatından, havaların soğumasından bahsediyordu. Arada sırada kadının acıyla nefesini tuttuğu anlarda Gül parmaklarının baskısını azaltıyor, "Biliyorum ablacım, biliyorum... Geçti, derin nefes al, bırak kendini bana," diyordu. Sesindeki o sahici şefkat duvarları aşıp salona yayılıyordu. Kaan aynanın karşısında boş koltuğun arkasında dururken parmaklarının ucunda ince bir karıncalanma hissetti. Bu kadın işini sadece geçinmek için yapmıyordu; ellerinin altındaki acıyı dindirmek onun için bir varoluş biçimiydi.

Kaan’ın kendi müşterisi saat ona doğru geldi. Yirmili yaşlarında genç bir üniversite öğrencisi; saçlarının kırıklarını aldırmak ve uçlarını hafifletmek istiyordu. Kaan kızı koltuğa oturttu, siyah saten pelerini boynuna bağladı. Parmaklarını saçların arasına soktu. Dokunuşu son derece ölçülü ve hassastı; tarağı tutuşundaki denge, makasın havadaki açısı kusursuzdu. Tek bir gereksiz hareket yapmıyordu. Saç tutamını parmaklarının arasına kıstırıp makası vurduğunda çıkan metalik "çıt" sesi, salonda bir saat gibi düzenli yankılandı.

Tam o sırada Gül odasından çıktı. Elinde kirli havlular vardı. Çamaşır sepetine doğru yürürken bir an durakladı. Gözleri Kaan’ın ellerine takıldı.

Kaan, arkasındaki kadının bakışını ensesinde hissetti. Nefesini tutmadı ama makasın ritmini de bozmadı. Gül’ün onu izlediğini aynadaki yansımadan görüyordu. Gül, Kaan’ın saç tutamını ayırırken kullandığı küçük parmak hareketini, makasın milimetrik açısını, müşterinin başını incitmeden yönlendiren o sakin ustalığını inceliyordu. Gül’ün dudakları hafifçe aralandı. Bir zanaatkârın başka bir zanaatkârı tanıdığı, saygının sessizce el sıkıştığı o an, aralarındaki birkaç metrelik havada asılı kaldı. İkisi de tek kelime etmedi. Ama Gül’ün gözlerindeki dünkü o soğuk, mesafeli şüphe erimiş, yerini derin bir kabullenişe bırakmıştı. Kaan da bunu gördü. İçi, çok uzun zamandır hissetmediği garip, duru bir aydınlıkla doldu.

Kapının çanı sertçe, telaşla çaldı.

Ceyda içeri girdi.

Salona girdiği anda bütün hava bir anda bozuldu. Yoğun, geniz yakan, neredeyse mide bulandırıcı bir vanilya kokusu içeri hücum etti. Ceyda’nın üzerinde koyu bordo, dizlerinin üstünde biten dar bir elbise vardı. Omuzlarına attığı kürk etolü tek bir savurmayla çıkardı. Koyu bakır saçları kuaför fönüyle parlatılmıştı, dudaklarındaki mat kırmızı ruj sabah ışığında fazlasıyla cırtlak duruyordu. Topukları gri fayanslara vurdukça çıkan "tık-tık-tık" sesleri salonun sessizliğini parçaladı.

"Ay ay ay! Ne soğuk dışarısı, dondum yemin ederim!" diye bağırdı Ceyda. Pahalı deri çantasını tezgâhın üzerine gürültüyle bıraktı. Gözleri hemen salonu taradı; Kaan’a, sonra arkada duran Gül’e baktı.

Kaan müşterinin saçını kesmeye devam ediyordu. Başını bile çevirmedi. "Günaydın Ceyda," dedi sadece, sesi tekdüze ve alçaktı.

Ceyda onun bu tepkisizliğinden hoşlanmadı. Ağır, cilveli adımlarla Kaan’ın tezgâhına doğru yürüdü. Vanilya kokusu Kaan’ın ciğerlerine doldu; Kaan burnundan nefes almayı bırakıp soluğunu ağzında tuttu.

"Kaan’cığım, ne kadar erkencisin yine," dedi Ceyda, sesini kasten incelterek, Kaan’ın omzuna bir tüy gibi bırakmak istercesine. Kolunu Kaan’ın tezgâhına dayadı, vücudunu ona doğru eğdi. "Kahve yaptın mı bana? Bakayım... Ah, senin o meşhur şekersiz acı kahven vardır şimdi sadece. Bana bir gün kendi ellerinle orta şekerli yaparsın artık, değil mi?"

Kaan makası durdurmadı. Aynadan Ceyda’nın gözlerinin içine baktı; o ela gözlerde en ufak bir dalgalanma, en ufak bir ilgi kırıntısı yoktu. "Müşterim var Ceyda. Çay ocağında taze demlenmiş çay var."

Ceyda bozuldu ama belli etmemek için güldü. Gülüşü kısa, tiz bir metal sürtünmesi gibiydi. "Aman ne kadar profesyonel! Bayılıyorum senin bu ciddiyetine." Elini uzatıp Kaan’ın omzundaki hayali bir saç telini almak istedi. Parmakları Kaan’ın lacivert gömleğinin sert kumaşına değdiği anda Kaan gövdesini hafifçe sola kaydırdı; kadının eli boşluğa düştü.

Ceyda’nın kaşları bir an için çatıldı. Dudaklarının kenarındaki o tatlı kıvrım yerini gergin, sert bir çizgiye bıraktı. Kaan’ın bu reddedişi gizli değildi. Ama daha kötüsü vardı: Ceyda, Kaan’ın gözlerinin aynada nereye kaydığını fark etti.

Kaan müşterinin saçını tararken, aynanın sol üst köşesinden arka koridoru, çamaşır sepetinin başında duran Gül’ü izliyordu.

Gül, kirli havluları sepete atarken Kaan ile Ceyda arasındaki bu küçük sürtüşmeyi görmüştü. Yüzünde alaycı değil, ama durumu çok iyi anlayan bir kadının olgun, sessiz tebessümü vardı. Ceyda’nın ucuz cilvelerini, Kaan’ın o cilvelere karşı ördüğü taş duvarı tartmıştı. Gül’ün gözleri bir an aynadaki Kaan’la buluştu. İkisinin bakışları camın soğuk yüzeyinde birleştiğinde, Kaan’ın göğsünde ince bir tel koptu. Gül başını çok hafif iki yana salladı; bu hareket, "Onu tanırım, boşuna uğraşıyor," der gibiydi.

Ceyda bunu yakaladı. Kadınsı sezgisi bir bıçak gibi keskinleşti. Başını hızla arkaya çevirip Gül’e baktı. Gül hemen gözlerini kaçırıp mutfak bölmesine doğru yürüdü.

Ceyda’nın gözlerinde sinsi, zehirli bir kıvılcım parladı. Gülümsemesini yeniden yüzüne yapıştırdı ama bu kez gülümseme tehditkârdı. Topuklarını vura vura Gül’ün peşinden mutfağa gitti.

"Gül’cüğüm!" dedi Ceyda, sesi salonun her yerinden duyulacak kadar yapmacık bir neşeyle doluydu. "Nermin Hanım geldi mi sabah? Biliyorsun onun seansları biraz uzun sürer, ama arkasından Şükran Hanım gelecek. Lütfen odayı iyi havalandır, dün içerisi biraz fazla ağda kokuyordu. Kaan Bey de rahatsız olmuş zaten, burnu pek hassastır onun."

Kaan makası elinde sıktı. Parmak boğumları beyazlaştı. Kaan arkasını dönüp "Ben öyle bir şey söylemedim" demek istedi, dudakları aralandı ama sustu. 

Mutfaktan Gül’ün sesi geldi. Sakin, pürüzsüz ve dimdik.

"Oda her seanstan sonra yirmi dakika havalandırılıyor Ceyda. Havalandırma motoru çekmediği için koku koridora sızıyor. Bunu geçen hafta da söylemiştim. Motoru yaptırırsan kimsenin burnu rahatsız olmaz."

Ceyda’nın içeride bir an nefessiz kaldığı hissedildi. Gül geri adım atmamıştı. Ceyda hemen sesini tatlılaştırdı: "Canım benim, ben senin iyiliğin için söylüyorum. Yoksa biliyorsun seni ne kadar sevdiğimi. Sen bu salonun direğisin."

"Biliyorum," dedi Gül, sesi mermer kadar soğuktu. "Çay dolduruyor musun, çekileyim mi tezgâhtan?"

Ceyda mutfaktan çıktığında yanakları öfkeden kızarmıştı. Hırsını bastırmak için ellerini cebine soktu, tezgâhların arasında bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başladı. Kaan müşterisinin saçına son fönü çekiyordu. Sıcak hava fön makinesinin ucundan uğultuyla çıkarken, aynadan Ceyda’nın onu nasıl aç, hırslı ve hesapçı gözlerle izlediğini görüyordu. Ceyda bu adamı istiyordu; onun yalnızlığını, yıkılmışlığını, suskunluğunu kendi mülkü haline getirmek istiyordu. Ama Kaan’ın o yapay vitrinde yeri yoktu.

Öğleden sonra saat ikide salonda kısa bir boşluk oldu. Müşteriler çekilmişti. Dışarıda yağmur yeniden başlamış, camlara ince parmaklar gibi vuruyordu.

Kaan lavaboda gün boyu kullandığı yuvarlak fırçaları, tarakları temizlemeye başladı. Ilık suyu açtı. Dezenfektanlı şampuanı fırçaların üzerine döktü, parmaklarıyla kılların arasındaki en ufak saç tellerini tek tek, sabırla ayıkladı. Her bir fırçayı sirkeli ve dezenfektanlı suya batırıp çıkardı, temiz beyaz havlunun üzerine yan yana, aralarında eşit boşluklar bırakarak dizdi. Bu onun için bir temizlik değil, bir arınmaydı; elleri çalıştıkça zihnindeki fazlalıklar dökülüyordu.

O sırada mutfak kapısı aralandı. Ceyda ve Gül içerideydi.

Kaan fırçayı suyun altında tutarken başını kaldırmadı ama aynadan mutfak kapısının aralığını çok net görebiliyordu. Ceyda masaya oturmuş, telefonunda bir şeyler gösteriyordu. Gül ise ayaktaydı, elinde yine o beyaz kupa vardı.

"Bak kız," dedi Ceyda, sesi bu kez daha doğaldı, sinsi bir mahalle dedikodusu tonundaydı. "Bizim karşıdaki emlakçı var ya, karısını terk etmiş. Kime gitmiş biliyor musun? Yanındaki yirmi iki yaşındaki stajyer kıza!"

Gül önce dinlemez gibi durdu. Sonra Ceyda’nın telefonundaki fotoğrafa göz ucuyla baktı. Bir an kaşları çatıldı, ardından dudaklarının kenarından küçük, tutulamaz bir kıkırdama kaçtı.

"Ceyda, adamın torunu yaşındaki kız o, saçmalama," dedi Gül.

"Yemin ederim bak! Adamın haline baksana, kelini kapatmak için saçlarını sarıya boyatmış bir de!"

Gül bu kez kendini tutamadı. Başını hafifçe geriye attı ve salonda yankılanan o kahkahayı attı.

Kaan’ın elindeki fırça suyun içinde donup kaldı. Musluktan akan suyun sesi birden uzaklaştı, silindi.

O kahkaha... Boğuk, pürüzsüz, derinden gelen, bütün yorgunlukları, sırtındaki o görünmez yükleri, yılların terk edilmişliklerini bir anlığına silip atan mucizevi bir sesti. Gül gülerken gözleri tamamen kısılmıştı, yanaklarındaki çiller birbirine yaklaşmıştı, elini göğsüne bastırmıştı. O an o küçük, loş mutfakta duran kadın; ucuz sarı boyalı saçlarıyla değil, içindeki bütün canlılığıyla, bastırılmış kadınlığıyla, saf ve doğal güzelliğiyle parıldıyordu.

Kaan nefes almayı unuttu. Gözleri aynadaki o küçük aralığa mıhlandı. Göğsündeki o yıllardır kımıldamayan taş kütle, tam ortasından derin bir çatırtıyla yarıldı. Bir acı değildi bu; uzun süre dondurucuda kalmış donuk bir tenin aniden kaynar suyla temas etmesi gibi, sızlatan, can yakan, diri bir uyanıştı.

Gül kahkahasını toparlarken aniden başını kapıya doğru çevirdi. Aynanın açısını yakaladı.

Gözleri bir kez daha kilitlendi.

Gül’ün gülümsemesi yavaşça dindi ama bu kez yüzü sertleşmedi. Şaşırdı. Kaan’ın ona nasıl baktığını gördü. Kaan elindeki fırçayı unutmuş, açık musluğu unutmuş, bütün kurallarını ve savunma kalkanlarını yere indirmiş bir halde, gözlerini dikmiş ona bakıyordu. O ela gözlerdeki derin, yaralı açlığı, o bakıştaki saf hayranlığı Gül ilk kez bu kadar çıplak gördü.

Gül’ün yanaklarına gerçek bir sıcaklık yürüdü. Boynuna doğru inen pembe bir dalga belirdi. Elindeki beyaz kupayı iki eliyle sıktı. Bakışlarını kaçırmak istedi ama yapamadı; Kaan’ın bakışındaki o ağırlık, o mıknatıs onu yerinde tuttu.

"Kaan?"

Ceyda’nın tiz sesi büyüyü bir cam kırığı gibi parçaladı.

Ceyda mutfak kapısından fırlamıştı. İkisinin arasındaki o görünmez, elektrik yüklü hattı anında hissetti. Gözleri Kaan’ın donup kalmış ellerine, sonra Gül’ün kızarmış yüzüne kaydı. Ceyda’nın yüzü bir an için karardı; dudakları büzüldü, burnundan sert, öfkeli bir soluk verdi. Kıskançlık, göğsünü zehirli bir sarmaşık gibi sardı.

Hemen Kaan’ın yanına, lavabonun başına adımladı. Kasten Kaan’ın koluna çarparak musluğu hırsla kapattı.

"Sular boşa akıyor Kaan’cığım, dalgınsın bugün," dedi. Sesi tatlıydı ama dişlerinin arasından bir yılan gibi tıslıyordu. Vücudunu Kaan ile ayna arasına, Gül’ün görüş açısını tamamen kapatacak şekilde soktu. "Neye bakıyordun öyle dalıp dalıp? Bir şey mi oldu arkada?"

Kaan yavaşça kendine geldi. Parmaklarındaki gerginliği serbest bıraktı. Havluyu aldı, ellerini kurulamaya başladı. Ceyda’nın yüzüne baktı; o mat kırmızı boyalı dudaklara, yapay vanilya kokusuna, o sinsi ve hesapçı gözlere.

"Hiçbir şey olmadı," dedi Kaan. Sesi yine o eski, buz gibi tona dönmüştü.

"İyi," dedi Ceyda, elini Kaan’ın koluna koydu, bu kez tırnaklarını kumaşın üzerinden tenine batırırcasına bastırarak. "Akşam çıkışta konuşalım seninle biraz. Salonun malzemeleri için bir liste yaparız, sonra belki köşedeki balıkçıda bir şeyler içeriz baş başa. Ne dersin?"

Kaan elindeki havluyu tezgâha bıraktı. Kolunu Ceyda’nın elinin altından yavaşça, hiç acele etmeden, soğuk bir kararlılıkla çekti.

"İşim bitince eve gideceğim Ceyda. Liste lazımsa tezgâha yaz bırak, yarın sabah bakarım."

Arkasını döndü. Ceyda arkasında kaskatı kaldı; reddedilmenin getirdiği o yakıcı, aşağılayıcı his yüzünü çarpıtmıştı.

Kaan tezgâhına doğru yürürken Gül mutfaktan çıktı. Elinde soğumuş çay kupasıyla kendi odasına doğru ilerliyordu. Yan yana geçtikleri o dar koridor boşluğunda, birbirlerine değmeden geçtiler. Ama bu kez aralarındaki mesafe kilometrelerce değildi. İkisi de tenlerinde aynı yangını, aynı çatlayan buzun sızısını taşıyordu.

Gül odasının kapısını kapattı ama bu kez sertçe çarpmadı; sessizce, ardında ince bir aralık bırakırcasına hafifçe çekti.

Kaan tezgâhının başına geçti. Aynadaki yansımasına baktı. Kalbi, yıllar sonra ilk defa göğüs kafesine çarpıyordu. Ve o çarpıntı, Kaan’ın ördüğü hiçbir duvarın durduramayacağı kadar güçlü ve o kadar da sahiciydi.


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 2

Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 2

SemihaAkıncı SemihaAkıncı