Halil parlak
kahverengi atın
üzerinden kıvrak bir şekilde yere atladı ve kurumuş toprağın tozu ayaklarının
etrafını sardı. Sakin adımları ile Vahap dedenin yanına yürüdü. Azıcık öne eğik
vaziyetde arı kovanlarına göz gezdiren Vahap dedenin beyaz sakalı neredeyse
yüzünün yarısını tutmuştu. Halili görcek başında uçuşan arılara aldırmadan
kenara çekildi ve tahta sandalyeye oturdu.
- Hava çok sıcak... Herhalde atla gezi
keyifli geçmemiştir diye Arapça Halile seslendi.
- Biz araplar alışkınız, dede. Kumlu sahra
sıcağının yanında bu ne ki ?!
- Orası öyle diye ihtiyar ayağa kalktı - madem
sıcağa alışkınsın hadi eve geçelim de bir sıcak çay içelim, o zaman.
Yüce boylu, kıvrak yerişli, araplara has
kara kaşlı ve kara gözlü Halil azıcık öne eğik ihtiyar Vahabın yanında yürürken
hayatın zıttlarından sadece bir tanesi gözler önünde sergileniyordu: Biri taze,
diğeriyse eski hayatlar.
Onlar taze gül reçeli konulmuş sofraya
oturdular. Çayı ikram eden ihtiyarın yegane kız torunu olan Lemandı. Endamı hoş,
güzel ve zarif bir kızdı Leman. Siyah kaşları gerilmiş yay gibi sanki yüzüne
konmuşdu. Yanakları son zamanlar sıcak geçen havalarda güneşten yanmış ve
kızarmıştı. Uzun ve siyah saçları her zamanki gibi omuzlarına dağılmıştı. Bir az geçtikten sonra Leman çayları tazelemek için tekrar taş duvarlı serin odaya geçti. Dudaklarını
sıkı sıkı bir-birine birleştirerek çayı bardaklara dökerken dedesi ile genç
misafirin sohbetini dinliyordu. Onlar farklı bir şey konuşmuyorlardı. Adet ettikleri
her günkü sohbetlerindeydiler. Halil iki aya yakındı Vahabın Araz nehri
kenarındaki iki katlı, sessiz ve sakin
huzur dolu evinde misafir olarak ağırlanıyordu. Yaşlı Vahabın kendisi
köy mescidinin imamıydı. Arapçayı ve Farsçayı güzel bir şekilde ezbere
biliyordu. Yanında büyüyen erkek torunu Celil küçüklüğünden beri dedesinin
güzel sesiyle okuduğu Kurana ve bununla beraber Arapçaya aşık olduğundan, büyürken
etrafındaki yaşıtları gibi arzuları başka semte yol almak yerine daha da kuvvetlenmişti.
Ve Arapçayı öğrenmek için kalkıp ta Halebe kadar gitmişti. Uzun süren
eziyetlerden ve azimden sonra eğitimini tamamlamış ve geri dönmüş, Nahçivan
Devlet Üniversitesinde arapça eğitimi vermeye başlamıştı. Halil ile
arkadaşlıkları da Halep günlerine dayanıyordu. Halil o günlerde vermiş olduğu söz
üzerine bu sene kalkıp ta Celilin memleketine kadar gelmişti. Geldiği ilk günden beri
Celilin kız kardeşi Lemanı çok beğenmişti. Leman da aynen onu. İlk görüşte aşk
değildi ama zaman keçtikçe her gün bir az daha aşık olmaktı onlarınki. Her gün
birlikte, bir-birlerine yakın geçirdikleri yazın sıcak günleri onların
aralarına kimsenin göremeyeceği, hatta kendilerinden bile gizlemeye
çalıştıkları, gözle görülmeyen bağlar oluşturmaya başlamıştı. Gözleri, dilleri
ve kalpleri değil, ruhları bir-birlerini bulmuştu sanki. Leman dedesinden ve
abisinden almış olduğu dil eğitiminden dolayı Halil ile ara-sıra sıkıntı
çekmeden konuşa biliyordu ve bu da onların bir-birlerini daha yakından tanımalarına
ve bağlanmalarına sebep oluyordu. Bu
şekilde günler gelip geçerken ve sevdalarını gizlemeye çalışırlarken aralarında
üzde dostluk samimiyyeti yaranmıştı. Her ikisi de akıllı ve değerlerine aşırı
değer verdiklerinden Halil kardeş gibi bildiği Celilin arkadaşlığına, onun
samimi, sıcak ailesine karşı aklının tastiklemediği şeyi yapamıyor ve aşkını
Lemana itiraf edemiyordu. Leman da aynen Halil gibi böyle bir adımı atamadığına
göre her ikisi de sevgilerini sessiz ve sakin, bir-birlerinden dahi habersiz
yaşamaya karar vermiştiler.
Leman ince nakışlı çay bardağının birini
dedesinin, öbürünü de Halilin karşısına koydu. Bakışları defalarca olduğu gibi
yine de karşılaştı. Halilin sınayıcı bakışları karşısında Lemanın yanakları
kızardı ve ilk defa dudaklarının kenarlarında hafif tebessüm yarandı ve yüzündeki
hali gizlemek için hemen odadan çıktı.
O gün güneş sabahtan beri her yeri yakıp
kavururyordu. Çöl bozumsu serap içerisinde kaynıyor gibiydi. Araz nehri
kenarındaki taşlar ve sarı kumlar yakıcı güneşin altında el yakacak derecede
sıcaklaşmıştı. Terlemiş at sakin sakin yürürken üzerindeki Halil bakışlarını çölde
ve nehirin üzerinde gezdirerek düşünüyordu. Aklını ve kalbini meşgul eden
tereddütlerden dolayı sıcağa aldırmadan atla tekrar geziye çıkmıştı. Yaklaşık yarım saatti semerin üzerinde gelecek hakkında karmakarışık
düşüncelerde dolaşmasına rağmen ağır bir keder Halili incitiyordu. Lemana karşı keskin duygularını, kalbinde gizlemekte
olduğu derin aşkını inci taneleri gibi sıra ile dizmek isterken aralarındaki
aşılmaz engellerden kaynaklanan sıkıntılar ve acılar buna izin vermiyorlardı. Düşüncelerdeyken
bir yandan da güneşten yanmış, kurumuş kekik otunun keskin kokusu onun burnuna
doluyor ve doldukça Leman onun aklının ve kalbinin derinliklerine
bir az daha iniyor ve tüm ruhuna hakim kesiliyordu. Çünki Lemanın ikram ettiği
çay hep kekik otlu olduğundan Halile göre o unutulumaz ferahlatıcı, güzel koku
bardaktan değilde Lemanın saçlarından geliyordu.
Akşam gün batımına az kala boz bulutlar
aniden güneşi her taraftan sarmaya başladılar. Gök yüzünün göz kamaştıran sarı
rengi aniden soldu ve değişti. Bulutlar çok kalın ve tutkundular. Kımıldanmadan ufukun eteklerine dokunur gibi dizilseler de hafif rüzgar
esmeye ve şiddetlenmeye başladı. Ve bulutları bir az daha batıya doğru kovup köyün
üzerinde yerleştirdi. Narin yağmur taneleri kurumuş ve çatlamış toprağa düşmeye,
evin çatısına vuran damlaların ahenktar sesleri duyulmaya başladı. Gece Celil
uzun zamandır beklediği yağmurla yanyana uyumak için yastık ve battaniyesini
alıp Halilin odasına geçti.
- Kardeşim, ben çardağın altında serinde uyumak
istiyorum. İstiyorsan senin de yatağını serelim?
- Yok, abi, ben bu güzelim havada uyuyamam
seni de uyutmam şimdi. En iyisi ben balkonda oturayım biraz , temiz havayı da
doyasıya yutmuş olurum.
- Nasıl istiyorsan, kardeşim diye Celil
elindekilerle aşağı inerken Halil de onun arkasından balkona çıktı. Yukarı başta
halı üzerine serilmiş minderlerde oturan Lemanla bakışları yine karşılaştı.
İçeriye geçmek istedi ama Leman onu durdurdu.
- Rahatsız olmayın, buyurun oturun, lütfen...
Halil
geçip yeşil minderin üzerinde bağdaş kurarak oturdu. Bu zaman odadan süzülen hafif işık Lemanın
esmer ve zarif yüzüne düşüp onu ışıklandırıyordu.
- Yağmuru sever misiniz diye Leman sakinliyi
bozdu.
- Hem de nasıl! İnsan hasret kaldığı
uzağında olduğu şeyleri hep sever.
- Anlamadım? diye Leman taacüp ederek sordu.
- Demek istediğim o ki bizim topraklar
yağmurla az az buluşuyor, anlayacağın yağmura hasret. Değil yazın, hatta son
bahar ve kış önceleri bile... Peki sen... sen de severmisiniz?
- Elbette severim. Hele yağmurdan sonra
toprağımızın bu benzersiz kokusu var ya hiç bir şeye değişmem.
Halil bakışlarını dipsiz karanlıklardan
ayırmadan derin bir ah çekti:
- Toprağını sevmek ve ona bağlı olmak insan evladı için büyük bir mutluluk.
Şunu da söyleleyim ki bu her insana bahş edilen bir şey değildir.
- Evet, haklısınız. Yalnız bu mutluluğun da bir üzücü tarafı var...
- Nedir o? Diye Halil sakin ama meraklı bir sesle sordu.
- Değil ondan uzak kalmak, uzak kalmayı düşünmek bile insanı çok çok
rahatsız ediyor... Hiç uzaklarda yaşamadım ama yaşayamam diye düşünüyorum. Biliyor musunuz... Hep özgür bir kuş olmak
istemişimdir. Günlerce istedikleri semte kanat çırparak uçan kuşlardan biri
mesela. Onlar çok mutlular bence... Mevsimlere göre her yer onların vatanı... Hem yukarıdan yer yüzünü istedikleri gibi göre biliyorlar da...
Leman konuştukça Halilin karşısında çocuk
kalbi kadar masum bir kalp açılıyordu sanki...Aynen sabahın taze çiçekleri gibi. Halil Lemanın bu kelimelerini duydukça, onun vatanından ayrılmak gibi bir düşünceye kapılmış olduğunu anladı. Ama görünen o ki, Leman seçimini yapmıştı. Belli ki, toprağına olan sevgisi daha ağır basmıştı. Halil hiss ettiği bu vatan sevgisine hayran
oldu tabi ama kalbindeki umutlara da bir şeyler oldu sanki. Kalbi şiddetle vurmaya
başladı... Artık sevdasını kalbinde gizlediği için üzülmüyordu, kendini kınamıyordu.
Aksine garip bir mutluluk duyuyordu. Üzülmek ve diğer taraftan da şimdiye
kadar sessizliğini koruyup sakladığı için mutluluk duymak: Bu karışık duygular
içerisindeyken Lemana bakıyordu. Lemanın alnına düşen az kıvırcık siyah
tellerini hafif rüzgar estiriyordu. Yavaşlayan yağmurun sesi çok güzeldi.
Damlalar kulağa hazin ama hüzünlü bir müzik söylüyordu sanki.
O geceden sonra iki gün geçti ve bir sabah Halil gönlündeki ateşe şahit
olan o iki katlı evin önünde Vahap dedenin elinden öpüp, onunla vedalaştı. Ev
sahipleri tarafından samimi ve sıcak bakışların altında bahçe kapısına kadar
geçirildi. Yine de her kesle tek-tek vedalaştı. Sıra Lemana gelince başını azıcık
eğerek benzersiz hizmetlerinden ve güzel
ev sahipliğinden dolayı ona ayrıca teşekkür etti. Lemanın kırmızı ve zarif
dudaklarında azıcık tebessüm olsa da, bu gözlerindeki ayrılıktan doğan kederi
gizlemeye kadir değildi.
-
Topraklarınıza yağmur düştüğü zaman bizim buraları hatırlar mısınız diye masum
bakışlarının eşliğinde Halile seslendi.
-
Eğer yağmuru beklersem uzun süre hatırlamamak zorunda kalırım dedi Halil, hafif
ama durgun tebessümle.
- O
halde ben serapa bürünmüş çöllerinizin yağmura hasret kalmaması için hep dua
edeceğim.
Onlar arabaya oturdular. Celil
direksiyondayken Halil ise öndeki aynadan uzaklaşmakta olan o sıcacık eve bakıyordu.
Araba hareket ettikce sokak uzanıp gidiyor sonra sola dönüyordu. Baktıkça Halilin
kalbi acıyordu sanki. İki aydır türlü türlü gizli acılarla sevdiği ve buna
rağmen onu bu topraklarda, aslında onun kendi topraklarında bırakıp gitmek
zorunda kaldığı esmer kız güneşten yanmış küçük ve zarif elini gözünün üzerine
koyarak balkonda dayanmış ve bakışlarıyla arabayı takip ediyordu. Araba sokağı
döndükçe o da başını dönderiyor, gözlerini uzaklardan ayırmıyordu. Aynen
güneşin sakin, yavaş yürüşünü izleyen ayçiçeğinin güneşi kayb etmemek için
başını döndererek onu takip ettiği gibi. Halil kalbindeki ayrılık acısı ve
kederiyle, vücudunda yorgunluk ve garip bir ağırlıkla canının yandığını hiss
ediyordu. Uzaklaştıkca aradakı görünmez bilinmez bağ geriliyor canını bir az
daha yakıyordu. Aslında o yalnız gitmiyordu. Kendisiyle iri ve siyah gözlerin
hayalini bir de kurumuş kekik otunun hala keskinliğini koruyan kokusunu alıp
götürüyordu.
Yazarın
Önceki Yazısı