Zorlu Dönemeçler-1-b1-40-43
40. GARİP BİR CASUS
Köy odasında bir radyo vardı, Ne zaman ve kimin tarafından temin edildiği hakkında, muhtelif rivayetler dolaşırdı. Haber saatleri gelince, köylü, bilhassa, büyükler, odaya dolar, kulak kesilirlerdi. En büyük merakları haber dinlemek, ondan sonra, o haberler üzerinde , kendilerine göre yorumlarda bulunmaktı. Almanlar, komşusu, Polonya'ya, saldırmış, ikinci cihan harbi patlak vermişti. Almanların, bazı memleketleri, kolaylıkla işgal etmesi, Türk insanını da endişeye sürüklemişti. Acaba, bizim için, Türkiye için bir tehlike var mıydı? ATATÜRK öldüğüne göre, İnönü ne yapacak, nasıl davranacaktı? Türkiye'yi harbe sokmayacak bir çare bulunabilecek miydi? Artık, köy odasında, bütün konuşmalar, yorumlar, bu konu üzerinde yapılıyordu.
Bir gün, Yusuf Kaya ile, Kel Şevket, önlerinde, garip kıyafetli, bir yabancı ile, dağ yolundan, pınar önüne, çıkıp geldiler.
-Bu bir casus! Casus yakaladık, diyorlardı. Genç adam, yabancı dilde konuşuyor, eliyle, gökyüzünü işaret ediyor, bazı hareketler yapıyor , fakat, hiç bir şey anlaşılmıyordu. 20-25 yaşlarında görünüyordu; üzerinde, boz renkli, tuluma benzer, bir giysi bulunuyordu. Giysisi toz toprak içinde, yüzünde çizikler, giysisi nin kol ve bacaklarında yırtıklar görülüyordu.
Yusuf Ağa, muhtar olarak, manyetolu telefonun başına geçti. Güdül'e, jandarmaya telefon etme gayretine düşmüştü. Zorlukla, telefonun ucundakine, meram anlatabilmişti. Sonra , köylüye dönerek,
-İki jandarma gönderecekler, Onlar gelinceye kadar, yabancıyı gözden uzak tutmayalım. Belki karnı açtır, bir şeyler, ikram edelim, dedi,. Sonra, bana dönerek,
-Git anana söyle, yiyecek bir şeyler hazırlasın, ekmek, üzüm, ayran, gözleme, ne varsa getir, diye buyruk etti.
Genç adamın aç olduğu belli idi; O ikram edilenleri yerken, köylüler de merakla bakıyorlardı. Bir yandan da konuşmaya, yorumda bulunmaya devam ediyorlardı. Kimine göre Alaman, kimine göre İngiliz, kimine göre ise Rus casusuydu. Böyle konuşmalar uzayıp giderken, İki silahlı jandarma, çıkageldi. Birisinin kolunda kırmızı bir işaret vardı. Yusuf ağa Ona, onbaşım diye hitap ediyordu. Yabancıyı, jandarmaya teslim eden muhtar, rahatlamış görünüyordu. Jandarmalar, casusu, önlerine katıp götürmüşler, biz çocuklar da Onların arkasından, harmanlara, hatta, gözden uzaklaşıncaya kadar takip etmiştik ..
Bu konu, günlerce, köy odasında konuşulmuş, durmuştu. Netice, Ankara'dan Güdül'e, Güdül'den de köye ulaşmıştı. Meğer casus dediğimiz, Alman pilotuydu. Romanya'dan havalanmış, Rusya'nın, Karadeniz'deki tesislerini keşif maksadıyla görevlendirilmişti. Dönüşte, yolunu şaşırmış, saatlerce havada dolaştığı için yakıtı bitmişti. Pilot da uçağı terk edip, atlamaya mecbur kalmıştı. Uçağın enkazı konusunda ise, yakıtı bittiği için yanmadığı, parçalanıp orman içine dağıldığı yorumu yapılmıştı. Pilot ise, Paraşütünü, ormana gömerek, meskun bir yer bulmak ümidiyle bir patikayı takip etmişti . Bizimkiler de işte bu sırada, casus diye Onu yakalayıp köye getirmişlerdi. Ben de ilk defa, bu vesile ile bir pilot görmüştüm. .
41. İLK HEVESLERİM
Gerçi Ankara- İstanbul arasında sefer yapan uçakları, zaman, zaman, Güdül semalarının üzerineyken görüyorduk, sesini de duyuyorduk. Onları gökyüzünde izlemek, benim en büyük merakımdı.
Abacılardan İbrahim'le iyi arkadaştık. Boş vaktimizde, Onunla beraber olur, tarlalarda koşar, asmalardan üzüm yer, kuytu bir yere oturduğumuzda; " geçecek uçağı kim önce görecek" diye bahse girerdik. Önce uçağın sesini duyar, sonra gök yüzüne gözlerimizle tarayarak, kendisini görmeye çalışırdık. Güya kendimce deneye, deneye bir yöntem geliştirmiştim. Önce ses, arkasında görüntü diye. Böyle bahse girdiğimiz zamanlarda bu yöntemi kullanarak, önce sesin geldiği tarafa kulaklarımı çevirir, sonra, gözümü, arka taraflarda tarayarak, uçağı, arkadaşımdan önce bulurdum. Bazen, madeni kısmı güneşten parlar, daha çabuk görmemize imkân verirdi.
Yine böyle konuşmalarımızda,
-İbrahim! Ben bu köyde durmayacağım, bir gün muhakkak gideceğim, belki de Şu uçağı kullanan gibi, pilot olacağım, derdim. İbrahim de
-Hadi lan! Bunun imkanı yok işte, diye, benimle alay ederdi. Sözlerim, tabii ki hayalden öte bir şeydi. Olmayacağını ben de biliyordum. Bu, gerçekleşemeyecek büyüklükteydi ama benim ilk hevesimdi. Diğer heveslerim ise böyle büyük değil, küçük, küçük şeylerdi. Muhittinin getirdiği gibi bir bisikleti, küçük kardeşim, Celal için istiyordum, Büyüyüp, para kazandığım zaman, -sanki kardeşim öyle küçük kalacakmış gibi-, Ona bir bisiklet alacağım diye kendi, kendime söz verirdim.
Çakı ve ayna, köy çocuklarının en çok sahip olmak istedikleri şeylerdi. Dağda, bağda, kırda, çakı, en çok kullanılan, ihtiyaç duyulan bir aletti. Onunla üzüm salkımını keser, yaş cevizi oyup içini çıkarır, söğüt alından düdük yapar, velhasıl , sayılamayacak kadar çok iş gördürürdük. Aynı zamanda, bizim için, fiyaka ve koruma aletiydi.
Aynaya gelince: Bu da her an cepte taşınır, arada bir çıkarılarak, yüze, göze bakılır, kendi, kendimizi tetkik etmemizi sağlardı. Bir de iyi, kötü bir tarak olursa, fiyakaya diyecek olmazdı. Ben bunların üçüne de sahiptim. Tarakla çakıyı , Muhittin ağabeyim, İstanbul'dan ilk gelişinde, getirmişti. İbrahim Agam da eski aynasını bana vermişti.
Yalnız kaldığım zamanlar, ben de aynayı elime alır, yüzümü, gözlerimi, saçlarımı, kulaklarımı, dişlerimi ayrı, ayrı tetkik ederdim. Gözlerim küçükçeydi, ama renkleri güzeldi. Elâ mıydı? Mavi miydi? Bana göre güzeldi işte! Bakışlarımın ifade ve manası bana bağlı idi. Bazen yumuşak ve sevecen, bazen de sert. Burnum büyükçeydi. (sonraları, daha da büyüyecek, beni oldukça çirkin gösterecekti), Saçlarım kumral gibiydi.( sonraları, simsiyah ve kirpi gibi sert olacaktı) Yüzümün şekli ve rengimden hiç şikayetim yoktu. Buğday rengindeydi. Dişlerim muntazamdı, ama, İbrahim'inki kadar iri ve beyaz değildi. Ayaklarım fazla taraklı değil, fakat devamlı yalım ayak dolaştığımdan, oldukça büyüktü. Ellerim de oldukça büyük, parmaklarım da uzundu.
Köy odası hariç, kimsenin evinde, radyo yoktu. H. Hüseyin amca, bir kurban bayramı, Ankara'dan geldiğinde, anlaşılan daha önceki hizmetlerime karşılık, bana bir oyuncak getirmişti. Bu basit bir radyo idi. Kulağa giren bir kulaklığı, içinde bir nevi kömürü olan camdan bir tüpü, kömüre temas sağlayan, iğne gibi bir teli ve nihayet, toprakla irtibatı sağlayan bir kablosu, teli vardı. Nasıl çalıştığını, H. Hüseyin amca bana öğretivermişti. Gerçekten, bilhassa, güneş battıktan sonra, Ankara radyosunu dinlemem mümkün oluyordu. Daha çok şarkı ve türküleri dinlemesini seviyordum. Şarkıcıların sesi, bana öyle güzel geliyordu ki, çocuk olduğum halde, adeta mest oluyor, duygulanıyor, zaman, zaman da göz yaşlarımı tutamıyordum. Bazen de şarkı söyleyen, kadın, kız herkimse, Ona aşık olur, o yaşta , hayal alemine dalar, " gelse de yalnızca bana şarkı söylese" diye içimden geçirirdim. Acaba, çocukluğumda, ana ninnisi duymadığımdan mı ileri geliyordu bu duygusallığım,! Merak ederdim
42. KÖPEK VE EŞEĞİN KİNİ
Köy çocuğu olup da, olumsuzluklarla karşılaşmamak
mümkün müydü? Dağa veya bağa giderken, genellikle, Kara Mehmetlerin evinin önünden geçiyordum. Onların, 8-10 baş davarı, kapılarının önünde bağlı bir de köpekleri vardı. Köpekleri sevmeme rağmen, her nedense, oradan geçerken, beni görünce havlardı. Ben de köpeği kızdırıcı hareketler yapmaktan zevk alıyordum. Bir gün yine oradan geçiyordum ki, nasıl olduysa, köpek tasmasından kurtuluvermez mi! Durumu fark ettim ama geç kalmıştım. Peşimden koşup, bir anda dişlerini, bacağıma geçiriverdi. Bende feryat , figan! Neyse ki pınarın önü çok yakındı, orada her zaman insan bulunurdu. Orada oturan büyükler hemen müdahale ederek, beni kurtardılar; çok korkmuştum , önce su içirdiler, sonra da yaramı açıp yıkadıktan sonra tütün bastırdılar. Ne doktor, ne de ilaç vardı. Kimse de bu durumu fazla önemsememişti. Ama ben haftalarca, zorlukla yürümüş, bacağımın sızısını, günlerce içimde hissetmiştim.
Her zaman odun taşıttığım, eşekle aram pek iyi değildi. İnatçı hayvan, bilhassa, odun yüklerken yerinde durmaz, benden, arada bir sopa yerdi.
Bir gün yine oduna giderken, onu bir taşın önüne çektim, ve semerine atlayıp, üzerine kurulmuştum. Şeytan dürtmüştü. Soğuk pınardan ılıcalara kadar, düz yolu, eşeği bir atmışçasına koşturarak, kat etmek istedim. Başlangıçta, hakikaten, bir at gibi tırıs koşuyor, ben de heyecanla karışık sevinç duyuyordum ki yolun sonuna doğru, eşeğe sanki bir şeyler oldu, arka ayaklarıyla çifteler atmaya başladı. Onu zapt edemedim, çüş, müş dedimse de nafile, artık kontrol ondaydı ve netice , Beni sırtından, bir anda atıverdi. Başım bir yere çarpmış olmalı ki feleğimi şaşırdım, bir müddet yerde uzanmış, kendime gelemedim. Kendime geldiğimde, eşek, ileride durmuş, alay eder gibi, kara gözleriyle bana bakıyordu. Eşekten düşmenin, bu kadar kötü olacağını bilmiyordum, ( Tevekkeli ,"eşekten düşeceğine, attan düş " dememişler . Artık eşeğe fazla kızamıyordum. Çünkü bu sonu, kendim hazırlamıştım.
Bir gün de pınarın önünde, arkadaşlarla, şakalaşıp, didişiyorduk. Her nasıl olduysa, birisinin dirseği, çenemin altından yukarı doğru, bir balyoz gibi iniverdi . Birden, ağzımdan kan boşanmaya başlamıştı. Büyükler görüp yetiştiler, ağzımı açtırıp baktılar. Dilim, neredeyse, ortasından ikiye ayrılmıştı. Ufak bir parça tutuyordu. Anlaşılan, konuşurken, dilim dışarıdaydı ve o esnada darbeyi yemiş ; alt , üst dişlerim de bıçak gibi dilimi kesmişti. Yapılacak bir şey yoktu; ne doktor vardı ne de hemşire. On beş gün , önce su, sonra da süt ve çorba ile beslenmek mecburiyetinde kalmıştım. Gecelerim uykusuz, gündüzlerim sızı ile geçmişti. Zamanla dilim kendiliğinden, birbirine kaynadı. Ama izi kaybolmayacak, dilimi dışarı çıkardıkça, o olayı hatırlatacaktı.
Taş atmak, taşla herhangi bir yere veya şeye nişan alarak vurmak, köy çocuklarının vazgeçemeyeceği bir alışkanlıktı. Kuş avlamak, veya hayvan güderken, onları, istediğimiz yöne sevk etmek gerektiğinde, taş, en çok baş vurduğumuz nesne idi. Hatta, arkadaşlar arasında, " kim daha iyi nişancı" diye bahse girdiğimiz oluyordu. İşte böyle bir bahis sırasında, benim attığım taş sekerek, ORMANCININ oğlunun başına isabet etmişti. Orman memuru, bilhassa, yaz aylarında, Hacıların evinde, misafir kalıyordu. Hacının Selahattin ve misafir çocuk ta bizimle beraber olur bazen oyun oynardık. Attığım taştan dolayı, çocuğun başı kanadığı için, köyde hadise olmuştu. Annesi gelip, Onun akan kanını durdurmuştu, ama, herkes babasından çekiniyordu. Acaba, babası ne diyecek, bu olayı nasıl karşılayacaktı?. Orman memuru köylü için kral kadar önemliydi. Bu sebeple köylülerden beni azarlayan bile çıkmıştı. Neyse ki, ormancı, köyde değildi, diğer köylere gözlem için gitmiş ve iki- üç gün sonra dönmüştü. Çocuğun başı da bu zaman zarfında iyileşmeye yüz tuttuğundan, babası, bu olayı normal karşılamış ve hadise de böylece kapanmıştı.
43. YABANCI KUMA
Yusuf Ağa, sık, sık Karacaviran köyüne giderdi. Bizim köy ile komşu köyün arasında 4-
Bir gün anam hastalandı, acılar içinde kıvranıyordu. Bana,
-Yusuf! Ölüyorum, git , amcana haber ver, gelsin, dedi. Sık, sık midesinden şikayet ediyordu, otururken, hep iki büklüm olur, devamlı , elini yumruk yapar, midesinin üzerine bastırırdı. Bu sefer durumu çok kötü görünüyordu, ölecek diye korkmuştum. Komşu köye doğru, hem koşuyor, hem de ağlıyordum. Ne kadar zamanda oraya vasıl oldum, hatırlamıyorum , ama tazı gibi koşmuştum. Amcamın nerede olduğunu tahmin ediyordum. Hacı Ömer Ağa faizle para verirdi ve ikisinin arası çok iyiydi. Tahminim doğru çıkmıştı. Ona yaklaşarak:
Amca! Anam çok hasta, ölecek galiba, Seni çağırıyor, dedim. O eşek sırtında, ben yaya, hemen yola koyulduk. Öyle koşuyordum ki, bazen onu geçiyor, sonra durarak bana yetişmesini bekliyordum.
Köye vardığımızda, anamın sancısı geçmişti. Yusuf Ağa anama bakarak;
-Seni, Ankara'ya, kardeşimin yanına göndereyim, bir doktora götürüp göstersin, dedi.
Güdül pazarını bekledik. Yusuf Ağanın üvey babası, bekçi Hasan dede ve ben anamı, eşeğe bindirerek, Güdüle götürdük. Onlar, külüstür bir otobüsle Ankara'ya gidecek, ben de eşeği köye, geri getirecektim. Tanıdık, bakkal Caferlerin dükkanında, otobüsün hareket saatine kadar bekledik. Onları yolcu ederken üzüntüm çok büyüktü. Köye dönerken, eşek sırtında "anam iyileşsin" diye Tanrıya dua ediyordum.
Hasan dede, anamı, H.Hüseyin amcalara bırakıp geri dönmüştü. Aradan 15 gün geçmiş, anamdan , henüz , bir haber çıkmamıştı. Köyde de, bir dedikodu almış yürümüştü: Yusuf Ağa, Karacaviran'dan bir kız ile evlenecekti.
Komşu köye sık, sık gitmesinin sebebi buydu demek, artık işin mahiyeti anlaşılmıştı
Haber gelince, eşekle, anamı almak üzere, Güdül'e gittim. Anam, bakkal Caferlerin dükkanında oturmuş, bekliyordu. Beni görünce,, mavi gözleri güler gibi oldu. Yolda gelirken;
-Ana hastalığın geçti mi? diye sordum.
-Doktorlar muayene ettiler, ama bir şey bulamadılar, yine de , midem için, toza benzer bir ilaç verdiler, cevabını vermişti. Ama , ben ,Onun hala dalgın ve üzüntülü olduğunu görüyordum. Sevgili küçük oğlu, Celali bile sormamıştı ve yol boyunca, hiç konuşmamıştı. Belki de Yusuf Ağanın , üstüne kuma getireceğini biliyordu.? Belki de, daha önce, bu konuyu konuşmuşlardı?
Anam evde artık hayalet gibi dolaşıyordu. Hiç sesi çıkmıyor, sanki, dünyadan elini, eteğini çekmiş gibi davranıyordu.
Bir gece, yattıkları odadan sesler yükseldi; kulak verdim, münakaşa ediyorlardı. Seslere Nadire de, Emine de uyanmış, merakla dışarı çıkmışlardı. Galiba, anam ağlıyordu. .
O geceyi takip eden günlerde, anam hocalara gider olmuştu. Geredeli hocaya iki defa muska yazdırmıştı. Ümitsizlik neticesi, çareyi böyle şeylerde arıyordu. Kendisini çok zavallı hissediyordu. Başında, Nadire ve Ben, iki yetim vardı. Celal de henüz bebekti. Babasından kalan tarla ve bağları, Yusuf Ağa elinden almış, satmış, yeni bir ev yaptırmış, ayrıca sürü sahibi olmuştu. Kocası ile nikahlı olan kendisi idi. Gelecek olansa kendine kuma olacaktı. Ama, bu hadiseden sonra, en büyük çöküş, kendini yorgun ve olduğundan daha fazla yaşlı hissetmesiydi. Kocası kendinden gençti , ama, alacağı kız, Yusuf Ağadan çok daha gençti. Yapacağı fazla bir şey yoktu. Asırlardır, Anadolu kadınının kaderi böyleydi. Erkekler tarafından, devamlı, istismar edilmişlerdi. O da mecburen, kaderine boyun eğecekti.
Yusuf Ağa yine komşu köye gitmişti. Bir kaç gündür yoktu ve bitişikteki eski evde, bazı hazırlıklar yapılmaktaydı. Galiba, gelin oraya gelecekti.
Bir ara, katır ve eşek sırtında bazı eşyalar gelmiş, eski eve yerleştirilmişti. Bir kaç gün sonra da, Yusuf Ağa, yeni karsıyla çıkagelmişti. Düğün falan yapılmamıştı bizim köyde; Ama, kadının köyünde neler yapıldığı hakkında herhangi bir fikrimiz yoktu.
Kadın genç ve güzeldi. 20-22 yaşlarında gösteriyordu. Sakindi ve iyi bir insana benziyordu. Davranışları, sanki, anama tabi olmuş gibiydi. Anama, abla diye hitap ediyordu. İsimlerimizi çabucak öğrenmiş, ve bizi adlarımızla çağırıyordu.
Anama, bazen kafa tutan Nadire ve bana , sığıntı muamelesi yapan Emine, yeni anasına karşıydı. Sanki Onunla her an kavga edecekmiş gibiydi. Belki de Ona, babasının sevgisini çalan kadın gözüyle bakıyordu. Anamı bütün köylü severdi. Kimseyle münakaşa ve dedikodu etmez, herkesin iyiliğini isteyen sakin bir kadındı. Bu sebepledir ki bütün köylü, bilhassa kadınlar anam için çok üzülmüşlerdi. Bütün köylü için yeni gelen kadın bir yabancıydı ve öyle de kalacaktı.
Yeni gelinin benimle arası iyi idi. Bana anlayışlı davranıyordu, tarlalara, bağlara beraber gidiyorduk. Çalışkan bir kadındı, Babası ölünce, ağabeyi, Hüseyin ağanın yanına sığınmış, orada yaşamaya başlamıştı. Onların da tarla ve bağları vardı ve oralarda çalışmaya alışkındı. Şimdi ise Yusuf Ağanın tarla ve bağlarında , kullanılamayan kısır yerleri kazarak, verimli hale getirmeye çalışıyordu. Bu arada, bana da sözleriyle gayret veriyor, çalışmamı sağlıyordu. Ben de gücümün yettiği kadar çalışıyordum. Aramızda duygusal bir bağ doğmuştu. Belki de anamın göstermediği yakınlığı, O gösteriyordu.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.