-Aşk buysa kalsın, dedim. Kapılmaksa
bir sele, atılmaksa bir ateşe, düşmekse bir uçurumdan kalsın istemem. Ol yâre sel,
ateş ve uçurum olamadıktan sonra boğulsan ne, yansan ne, düşsen ne?
Ol yâre, deva olmadıktan
sonra, ol yârin işine yaramadıktan sonra bırak yarsınlar kalbimi, lime lime
etsinler canımı, kanalizasyona akıtsınlar kanımı. Ne olur ki?
Kalbe giden
damarlar tıkalı bu aşkta! Akla giden damarlar devre dışı bu aşkta!
Cereyana kapılmadım
değil bu aşkta, oyuna gelmedim değil, hileye düşmedim… Bile isteye, güle oynaya
o cereyana kapıldım yüreğimi yüksek voltajlı bir aşkın telleriyle sarmaladım. Çarpıldım
da çarpıldım ol yâre, kapıldım da kapıldım ol aşka!
Oyunlara
geldim aklım sıra kaybettim, kazılan kuyulara düştüm ve Yusuf zannettim kendimi
birden, hileye duçar oldum kabullendim bir an, bile bile lades dedim bu aşka!
Suçum çok,
hakkım olmadığı halde sevdim, dengim olmadığı halde kendimi salıverdim onun
hülyalarına, düşlerine girdim cesurca, gözlerine misafir oldum göre göre,
kalbine kamp kurdum bile bile.
İliğime değin
hissettim yalan yok, içime işledi bakışları. Yüreğime kadar nakşettim itirazım
yok canımı okudu iğneleri.
Sonra kalktı
bir gün:
-Sevgisizlikten geberiyorum, dedi.
Yüzüme baka baka, kalbime basa basa dedi.
Nutkum tutuldu.
Yaşlarım boşaldı sağnak sağnak. Sözlerim döküldü ağlak ağlak. Kızmadım ona,
kızamadım. Üzmedim onu üzemezdim asla.
-Ne kadar da benziyoruz birbirimize, dedim ‘Ben de sevgisizlikten ölüyorum senin gibi…
Çok zorluklar gördüm çok çetin aşklar yaşadım. Dalgalandım çokça kayaları
dövdüm kendimi keskinleştirdim.
Uzunca baktı
gözlerimin içine, süzdü ruhumu boydan boya, içime bir kez daha işledi aşkını
delice, sonra şunları sarf etti ol sedefe benzeyen ağzında, inciler saçarak hem
de:
-Dokunabilir misin gözyaşlarıma, silebilir
misin yanaklarımda süzülen incileri, dudağıma değen abı hayatı kurulayabilir
misin? diye.
Onun neyi kast
ettiğini neyi düşündüğünü anlıyordum.
Güldüğü vakit
yanaklarında neşet eden ve gönle neşe saçan o ölümsüz gamzelerini ona söylediğim
ve ‘bunları benden asla eksik etme!’
diye talepte bulunduğum gün, bana iyi olmadığını söylemişti.
Onun iyi
olmaması benim iyi olmamam demekti. Onun huzursuzluğu, mutsuzluğu ve
umutsuzluğu direkt bana tesir ediyordu.
Aşk böyle bir
şey işte: İki farklı can ama ortak hisler; acı ya da tatlı… Onun kırılmışlığı, kolumun
kanadımın kırılmışlığıydı.
Ona eziyet
veren bir sevdalı olmaktansa ona mutluluk veren bir ağyar olmayı isterdim. Her
şey onaydı, onun çekim gücü vardı bende, onun alım gücü vardı her şeyimi, onun
kapsama alanı vardı beni saran…
-Gönlümün sana meyli var, sana kastı…
Gözyaşlarında boğulayım iste, yanaklarında konaklayayım yüzyıllarca,
dudaklarında kalakalayım öylece… Sen üzülme tek, ezilme, darılma, küsme,
kırılma, incinme… Bak bütün bu gönül incitici kalp kırıcı sözcükleri yüklendim,
alıp götürüyorum senden çok uzaklara. Seni kimse kıramaz bu ben bile olsam
tavrım net olur. Cezamı kesiyorum kendime.
Sözlerimdeki samimiyet
onun kalbine isabet ediyordu. O dünyalar iyisi kalbi ve o dünyalar güzeli
gözleriyle bir olup bana bakınca elim ayağım iç içe giriyordu. Daha bir
seviyordum onu, yeter ki bahanem olsun.
Islak
kirpiklerini yumdu uzunca, sonra açtı kocaman kocaman gözlerini ve yutkundu,
tam bir şey diyecekken sustu.
-Ama buna hakkım yok, dedi. ‘Ne sana bunu yapmaya hakkım var ne de
kendime. Yanlış zaman yanlış insana demir attın sen.’ diye devam etti.
-Küsmüşsün sen, dedim. ‘Hem de çok derinden ve içten.’
-Küsme değil kırılma var sana karşı, dedi.
-Haddim değil seni kırmak, üzerime vazife
değil çünkü işim seni sevmek 24 saat! Sen kır beni, üz beni, sil beni, it beni…
Bunlara itirazım yok ama ben seni kıramam, üzemem, silemem ve itemem uzaklara. Gidiyorum
o vakit, seni kırdığım için affetmeyeceğim kendimi. Sen kesme cezamı ben eza mı biliyorum. Bu yaşamda verilebilecek en
büyük ceza sensizliktir bana bu dakikadan sonra. Kalp kırıklığını alacaksa eğer
yokluğum, gidiyorum senden sonsuza
değin. Gidiyorum senden… Gözümün
yaşına bakmadan, dinlemeden hiç kimseyi… Senin kırıldığın bir dünyada, benim
kırılmadan durmam hak değil! Sen kırılma tek ben kırılırım orta yerimden… Sen
üzülme tek ben üzülürüm sol yanımdan… Seni neden kırdığımı bilmiyorum, senin niye
kırıldığını… Sadece seni böyle bir hisse saldığım için, seni böyle bir
fikirle baş başa koyduğum için üzgünüm. Özür diliyorum senden, af diliyorum. Haddim
ve hakkım değil ama yine de söylemek istiyorum: Seni seviyorum.
- Buna hakkımız yok, dedi. ‘Buna hakkımız yok; bunu ikimize yapmaya
ne senin hakkın var ne de benim hakkım var.’ diye devam etti gözü yaşlı
yüreği kanlı bir şekilde.
-O vakit susuyorum, dedim. Sayıklamalarım geceden geceye,
ağlamalarım saniyeden saniyeye, susmalarım ecelden ecele… Gel hecele istersen
son bir kez: “ Susuyorum sana, gidiyorum
senden! Hoşça kal sevgili! ”