
Kimsenin yaşamadığı eski virane ahşap bir evde yazıyorum bunları. Karşı komşu balkonda izliyor tuhaf bakışlarla; şişman bir adam, ağzında pipo, içine çekiyor katran dumanını. O balkonda, rengarenk elbiseler asılı küflenmiş çamaşır iplerinde. Hayır, hayır düşündüğünüz gibi, burası varoş bir semt değil, Beyoğlu'nun en güzel sokağındayım...
Karşımda loş ışıkla gürleyen nostaljik sokak lambaları ve inadına çamaşır iplerine takılı hayatlar. Hayalleri kurutuluyor duman pas sis içinde; gerçi akşam vakti, güneş çoktan batmış...
Daha dün geceydi sessiz gidişim, onu terk edeli kaç saat oldu ki? O kadın bende bir zerre mutluluk bırakmamıştı, artık önemsemiyorum o eşsiz mavimsi gözlerini...
Ve bu ev ne de virane, harabe olmuş umutlarım gibi; bu ev ana kucağı gibi sımsıcak... Sanki ateşin peşine düşmüş, düşlerimde yakıyorum eski İstanbul'u. Ve ahşap kent yanıyor yanmasına, lakin çıkan dumanlarda tek ben boğuluyorum...
Ve aklımda hep doğduğum kent, İzmir; o eski çarpık yapılanmayı özlüyorum, gecekondu semtlerini özlüyorum, çeşmelerden su yerine çamur akan günleri bile özlüyorum...
Evet, iki kente sevdalıyım, iki kadını sever gibi. Fotojenik, doğal bir şehir ve nostaljinin kraliçesi; kendimi iki arada bir derede kalmış gibi hissediyorum. Seçim yapmak mümkün mü?...
Ve bu gece bir hurda yüreğim, bu eski ahşap evde; diyorum kendime, acaba şu çatı katında kaç hikaye, kaç siyah beyaz fotoğrafa sıkıştırılmış sevda gizlidir... Lakin oraya çıkmak mümkün görünmüyor; tahtaları çürük bir ahşap merdivenle nasıl çıkılsın ki? Şu köşede duran, çürümeye yüz tutmuş çeyiz sandığında ne umutlar gizlidir? Bilmiyorum, doğrusu bilmek de istemiyorum...
Veya giriş katında yere yığılmış, oracıkta yanı başında şarap şişelerine sarılmış uyuyan adamın hikayesi nedir?
İşte böyle bir gecede, daha dündü seni terk edişim; sakın nedenini sorma. Bu virane ev gibi umutlarım tükenmişti, umutlarım eskilerde kalma bir şarkı olmuştu; evet, belki bir umut, bir son kıvılcım kalmıştı. Ama gitmeseydim o kıvılcım yakardı işte bu ahşap evi...