Hukuk Aşkı Kimseyi Yakmaz Fakat Yaşatır
Temel hak ve özgürlükler geniş,
yasaklar ve kısıtlamalar dar yorumlanır. Anayasalar, milletlerin ortak hür iradesiyle
hazırlanır; önce yurttaşların, devlet eliyle sınır aşılıp zulüm düzeni
kurulmaması için haklarını korur, devlet organlarının görevini, şeklini,
sınırlarını belirler ve denetletir. Kanunla, hukuki bir norm ile açıkça
yasaklanmayan her tercih, eylem serbesttir. Hukuka uygun niteliği olmayan bir
delil uydurmak, normlar hiyerarşisinde yazılı yeri olmayan bir suç tipi
uydurmak, yasalarımıza göre suçtur.
Yargılama erki; devletin yönetim sisteminin de üzerinde konumlanıp,
idareyi denetleyerek gerektiğinde yargılayabiliyorsa meşrudur, hakkaniyete,
anayasaya uygundur, uyumludur. Diğer türlü, 26 yıl önce, 1999-2000 dönemi
adli yıl açış konuşmasında, toplum sözleşmesi olan Anayasa hakkındaki çekince
ve uyarılarını, gerekçeleriyle açıklayan Yargıtay Eski Başkanı sayın Prof.
Dr. Sami Selçuk; hukukun genel ve evrensel usul, ilke ve uygulamalarından
uzaklaştığımızda, Anayasal devlet değil, kağıt üzerinde kalan “Anayasalı Devlet” konumuna
düşeceğimizi hatırlatmıştı. 26 yılda ne değişti, anayasacılık oynamaktan öteye
geçebildik mi? Yorumunu, vicdanı
arı-duru kalabilenlere havale ediyorum.
Hukuki normlar, ilkeler, yasalar,
yaptırımlar, kısıtlamalar; çoğunluğun, azınlığa baskısını önlemek, hak ve
özgürlükleri dengelemek ve denetlemek için vardır.
Demokratik hukuk devleti, yargılama
gücünün bağımsızlığı, tarafsızlığı ve bağlayıcılığı, güçler ayrılığı, kanun
önünde eşitlik, suç, ceza ve delilde kanunilik, yasaların geri tarihe
işlemezliği, suçun maddi ve manevi unsurları, objektif isnadiyet şartı, yargılamanın her evresinde dürüstlük ilkesi,
suçların şahsiliği, şüphe giderilmemişse sanık lehine yorumlanması, yargılamada
silahların eşitliği, çelişmeli/adil/açık yargılama ilkesi, isnat edilen suç ile
deliller arasında nedensellik bağı kurulması, somut gerekçeli karar, doğuştan
kazanılmış, sonradan pekiştirilmiş, evrensel hukuk ilke, yasa ve normları, hukuki
belirlilik ve öngörülebilirlik v.b. hukukun meşru kaynak ve dayanaklarını
askıya alırsak; atılacak olan her yanlış adım, toplumda adeta atom bombası
etkisi gibi kalıcı tahribat yapacaktır. Buna kimin hakkı, yetkisi ve haklı
gerekçesi olabilir?
Hukukun genel ilke ve kurallarının bilerek ve isteyerek zedelenmesi;
zaten devreye almakta zorlandığımız, özlemini çektiğimiz bireysel vicdan,
toplumsal refleks ve akıl donanımlarını serseri mayın haline dönüştürür.
Kimlere ve ne zaman çarpacağını önceden kestiremeyiz. Yargılama erkinin kendini
özgür, bağımsız, tarafsız, yansız hissedememesi; zaten ağır aksak ilerleyen
devlet kurumsal yapısını topal ördek durumuna dönüştürür. Devlet mekanizması
topallarsa, onun dümenindeki kaptanların, güvertesindeki yurttaşların dimdik
ayakta durmasının kime ne faydası olacaktır? Sonunda bu gemi ister istemez ya
karaya oturacak veya görünmez bir kayaya çarpacaktır. Operasyonel küresel
güçlerin manevra alanına dönüşecektir.
“Yasaları bilmemek mazeret sayılamaz” yasa hükmünün; muhatabı,
niteliği ve kapsamı genişletilerek, yalnızca sanığa hitap eden konumdan
çıkarılmalıdır. Usul, esas, iddia, savunma ve hükümde yanılgıya düşen hata
yapan tüm duruşma süjelerini kapsayacak şekilde yeni bir düzenleme
yapılmalıdır. Adil yargılanma, silahların eşitliği ilkesi ve delil serbestisi
ilkesi bunu gerektirir. Eğer “bilmemek, yanlış anlamak ve yorumlamak” bir
mazeret kabul edilemiyorsa; gerekçeleri, somut bir gerçekliğe dayanmayan
iddianame, karar ve hükümleri de
“içtihat hatası, adli yanılgı” diyerek meslek körlüğü kapsamına
alamayız. Yani olağan kabul edemeyiz. O zaman evrensel, anayasal, demokratik,
sosyal hukuk devleti iddiamızı kendimiz çürütmüş oluruz.
Bir toplumda hukuk güvenliği
sağlanamamışsa, hukukun bağlayıcılığından endişe duyuluyorsa, hukuki belirlilik
ve öngörülebilirlik sosyal barışa hizmet edemiyorsa, evrensel ilke, norm ve
kararlar yükselen bir değer ve ölçüt haline gelememişse; devletin savunma,
üretim, kalkınma, eğitim, ihracat, dayanışma ve yönetim potansiyeli ve
etkinliği sallantıda demektir.
TBMM Genel kurulu üyeleri, tamamen sıfırdan yeni bir anayasa
hazırlayamaz.
Çünkü, tüm kurul üyeleri, göreve başlamadan önce, genel kurulda, kamuoyuna açık
şekilde ettikleri yeminde; “anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma…” şeklinde söz
vermişlerdir.
Bir insanın sadık kalacağına yemin ettiği bir metni; tamamen değiştirmesi,
akla, mantığa, hukuka, etik değerlere, evrensel kazanımlara aykırıdır. Millet
size, “anayasaya uyun, uygulayın” diye yetki ve süreli bir görev vermiştir.
Peki nasıl bir yöntem izlenmelidir?
Özü, ruhu ve sağladığı hak ve
özgürlük alanları, en az elli yıl değiştirme ihtiyacı duyulmayacak olan
bir anayasa metni; her kesim ve meslekten katılımla deneyimli, donanımlı,
istekli yurttaşlardan oluşan “yeni anayasa hazırlama şûrası” tarafından
hazırlanıp, TBMM üyelerinin de görüşleri alınarak, son şekli verildikten sonra,
halk oylamasına sunulmalıdır.
Devamında ve acilen 7000 civarında olan kanunlar, yeni anayasa uyumlu,
önceliğine göre gözden geçirilip güncellenmelidir. Kişiye özel anayasa özlemi,
darbe anayasayı niteliğinden farksızdır.
İstediğimizi, rakiplerimizi, husumet duyduklarımızı, aykırı
bulduklarımızı; ısmarlama, konjonktürel ve siyasi ikbal gerekçesiyle suçlu ve silahlı / silahsız terörist ilan ederek,
hiçbir kalıcı kazanım elde edemeyiz. Bu şekildeki bir girişimle beka sorununu
çözemeyince, gerçekten terörist olanlarla mutabakat yapmak da bizi sahil-i
selamete ulaştırmaz. Her şeyden önce dürüstlük kuralına aykırıdır. Önceki hamlelerin
hata/yanlış/kusur ve suç olduğunu şeffaf ve dürüstçe kabullenmeden, yeni çıkış
noktalarını, çözüm önerileri, çırpınışları ve arayışları gibi sunmak inandırıcı
olmaz, mertliğe sığmaz, aldatıcı olur. Anayasal demokratik hukuk devleti kumar
oynamaz. Yalan söylemez, tuzak kurmaz. Bilimsel, hukuki, ahlaki ve vicdani bir
yaklaşımla hatasını açıkça söyler, kendiyle yüzleşir, yeni önerisini sunar. Ve
biz de toplumun tüm bileşenleri olarak kucaklaşır, tek yumruk oluruz.
Cumhuriyetimizin 102. Yılında,
dışardan dayatmayla, içerden yanıltmayla, kurgulanan toplum mühendisliğine
ihtiyacımız yoktur. Dört mevsimi aynı anda yaşadığımız, üç tarafı denizlerle
çevrili, turizm/tarım/tarih/ doğal kaynaklar cenneti, ata mirası bu
topraklardan; 5 tane tarım ülkesi
Hollanda, 3 tane Teknoloji ülkesi Japonya, 1 tane bilim ülkesi Almanya
çıkartabiliriz.
Enerji, coğrafya, iş gücü ve doğal kaynaklarımız bu kapasiteye uygundur.
“Peki bu anlatılanları kâğıt üzerinden
kurtarıp, nasıl başaracağız?” derseniz, “Önce adalet, ancak adalet ile”
başlamak gerektiğini belirtmeliyim. Peki “adalet nedir, kapsamı, fonksiyonu,
kaynağı nedir?” diye soracak olanlar varsa, “bu soruyu sormak da bir başlangıç,
yiğitlik, dürüstlük ve açık sözlülüktür” diyorum. Soran cevabını alır, arayan
bulur. Hukukçu olmayan bir okur-yazar olarak hukuk alanında yüzlerce kitap
okuyup, halen bunu sürdürüyorsam, sorunuzu sizleri ikna edecek şekilde
cevaplamak çok zordur. Soruyu sorduktan sonra, sabırla, ilgiyle, dikkatle
okumayı sürdürün, o eserler arasında aradığınızı bulacak ve benim de uykusuz
gözlerimin izine rastlayacaksınız.
Adalet; bir yasaya, anayasaya,
kanunlara, devlete, insan beynine, kitaplara, inançlara, tüm hukukçuların toplam
müktesebatına sığmayacak, bırakılmayacak, terk edilmeyecek kadar yüce ve
sürekli kendini yenileyen bir güç, ilke, değer ve medeniyetin temel kaynağıdır.
Kesinlikle bir kişinin anladığı, beklediği, yönlendirdiği, dizginlediği, güncellediği,
tımarladığı bir konuma indirgenemez.
Adaleti arayıp, keşfedip, bulup, yaşatıp, dağıtmaya başladığımızda, kıyamet
kopsa da gözümüz arkada kalmayacaktır. Ben ancak bu kadarını anladım ve anlatabildim.
Anlayanlar, anlayamayanlara açıklasın lütfen.
Saygı, sevgi, özlem, aşk ve
muhabbet ile
Samsun, 17.04.2025
Ali Rıza Malkoç
arm.web.tr
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.