Kasabanın kalabalık caddelerinden
birinde, her zaman gülen yüzüyle tanınan genç bir kadın vardı, Serpil.
Çocukluğunda geçirdiği talihsiz bir hastalık sonucu tekerlekli sandalyeye bağlı
yaşamını sürdürmesine rağmen, Serpil'in içindeki yaşama sevinci sönmemişti.
Gözlerinin içi daima ışıl ışıl parlar, her sabah balkondaki çiçeklerini
sularken mırıldandığı şarkılarla mahalleye ve çevresindeki insanlara neşe saçardı.
En büyük hayali, yazar olmaktı. Her gece, küçük defterine hayallerini,
umutlarını, bazen de yaşadığı zorlukları yazardı. Bu defter, onun en yakın
sırdaşıydı.
Serpil, ailesinin sevgi
dolu desteğiyle hayata sıkıca tutunuyordu. Annesi, babası ve ablaları, onun her
zaman yanında, en büyük motivasyon kaynakları olmuştu. Ta ki babasının işleri
ters gitmeye başlayana dek. Borçluların kapıya dayanması ve babanın
omuzlarındaki yükün artmasıyla birlikte evin içindeki neşe yavaş yavaş
çekilmeye başlamıştı. Babanın yüzündeki gülümseme silinmiş, yerine gerginlik ve
öfke çökmüştü.
Serpil'in babası, her
geçen gün daha da içine kapanıyor, ailesiyle olan iletişimi azalıyordu. İş
yerinden eve geldiğinde yüzünde gergin bir ifadeyle oturur, akşam yemeklerinde
bile sessizliğini korurdu. Annesi ve ablaları, bu duruma bir çare bulmaya çalışıyor,
babalarının dikkatini dağıtmak için konuşmaya, gülmeye çabalıyorlardı. Ancak
her girişimleri, babanın derin bir iç çekişi veya kısa, sert bir yanıtıyla son
buluyordu.
O akşam yemeğinde durum
farklıydı. Sofraya oturulduğunda, baba sessizliğini bozarak, "Yine
alacaklılar geldi bugün. Ne yapacağımı bilmiyorum artık," dedi. Annesi,
"Canım, merak etme, birlikte aşarız bu durumu," diyerek destek olmaya
çalıştı. Ancak babanın gözünde biriken öfke, bu sözlerle daha da alevlendi. "Kolay
söylemek! Sen ne anlarsın ki! Bu eve her gün para girmesi gerekiyor, ben artık
nasıl sağlayacağımı bilmiyorum!" diye sertçe çıkıştı. Serpil, babasının bu
haline üzülerek, "Baba, lütfen sakin ol, halledeceğiz," diye
fısıldadı.
İşte tam bu noktada,
babanın gözü Serpil'in oturduğu tekerlekli sandalyeye takıldı. İçindeki
birikmiş tüm öfke ve çaresizlik, yanlış bir hedefe yöneldi. Sanki tüm
sorunların kaynağı buymuş gibi, Serpil'in sözlerini duymazdan gelerek,
"Keşke daha az yük olsaydın! Zaten başımızda bin türlü dert varken, bir de
sen… Evden dışarı bile çıkamıyorsun, ne işe yararsın ki!" diye bağırdı.
Annesi ve ablası şaşkınlık içinde sessizliğe bürünmüşlerdi.
Bu sözler, Serpil'in
kalbine bir bıçak gibi saplandı. O ana dek hayatının en büyük dayanağı sandığı
babasının gözünde bir yük olduğunu anlamıştı. Annesi ve ablası bu beklenmedik
ve acımasız çıkış karşısında şaşkınlık içinde sessizliğe bürünmüşlerdi. Serpil,
elindeki defteri yavaşça masaya bıraktı ve gözleri doldu. Konuşmaya çalıştığı
an, tüm sesler boğazında düğümlenmişti.
Sonraki günler, Serpil için
bir işkenceye dönüştü. Babası her geçen gün daha acımasızlaşıyor, sözleriyle Serpil’in
kırılgan ruhunu paramparça ediyordu. "Ne yazıp duruyorsun ki? Kim okuyacak
engelli bir kızın saçmalıklarını? Kendine gel, gerçek hayata dön!"
sözleri, kaleminin ucundaki tüm mürekkebi kurutuyordu. Annesi ve ablası
çaresizdi. Babalarıyla aralarındaki gerginlik, onları da içten içe kemiriyordu.
Serpil’in yaşadığı acıya şahit olsalar da babalarına karşı duracak güçleri
yoktu.
Serpil, defterini açtı.
Artık yazacak hiçbir şeyi yoktu. Umutları, hayalleri, yaşama sevinci… hepsi
birer birer ellerinden alınmıştı. Babasının sözleri, onun hayat damarlarını
kesmişti. Gözlerindeki ışık tamamen sönmüş, mırıldandığı şarkılar susmuştu. O,
artık sadece bir gölgeden ibaretti.
Bir gece, herkes uyurken, Serpil
sessizce balkona çıktı. Kasabanın ışıkları uzaktan pırıl pırıl parlıyordu, ama Serpil’in
dünyası zifiri karanlıktı. O ana kadar sımsıkı tutunduğu yaşama, şimdi anlam
veremiyordu. Kalbindeki son umut kırıntısı da babasının sözleriyle yok olup
gitmişti. Gözlerinden süzülen yaşlar arasında gökyüzünde parlayan yıldızlara
son kez bakarak usulca kendini boşluğa bıraktı.
Ertesi sabah, Serpil’in
cansız bedeni bulundu. Küçük defteri ise yatağının başucunda, son satırları boş
kalmış bir şekilde duruyordu. Ailesi yıkılmıştı. Babası, ne yaptığını anlamış
gibi, dizlerinin üstüne çöküp hıçkırıklara boğuldu. Annesi ve ablası, Serpil’in
gidişiyle birlikte, kendi içlerindeki sessiz çığlıkların da yükseldiğini fark
ettiler.
Serpil’in intiharı,
kasabada büyük yankı uyandırdı. Herkes, genç ve engelli bir kadının bu kadar
büyük bir yaşama sevinciyle nasıl bu hale geldiğini sorguladı. Serpil’in bedensel
engeli vardı, ama asıl darbeyi ruhuna vuranlar, en yakınındaki insanlar olmuştu.
Bir insanın canına
kastetmekle, onun yaşama sevincini ve umutlarını elinden almak arasında ince
bir çizgi vardır. Bu çizgiyi geçenler, belki doğrudan cinayet işlememiş olurlar,
ama bir ruhu adım adım ölüme sürükleyerek, ruhen katil olurlar. Serpil’in
durumu, aile içinde söylenen yıkıcı sözlerin, görmezden gelinen duygusal
şiddetin ve kaybedilen empati ve sevginin ne denli ölümcül sonuçlar doğurabileceğinin
acı bir örneğiydi. Onlar, Serpil'i bedensel olarak değil, ruhsal olarak
öldürmüşlerdi. Ve bu, belki de en ağır cinayetti.