Makale / Tarihsel Makaleler

Eklenme Tarihi : 11.08.2025
Okunma Sayısı : 333
Yorum Sayısı : 10
Mondros’tan  Sevr’e-3.  Bölüm-


Mondros  Ateşkes  Antlaşmasıyla,  evet  dünya  tarihinde  ilk  kez  bir  barış değil  ateşkes  antlaşmasıyla  hem  de  Osmanlı  gibi  bir  ülke  parsel  parsel  işgal  edilirken  Türk  Milleti  -  düzensiz  de  olsa-  Milli  Mücadeleyi  başlatmıştı.

Mustafa  Kemal  on  beş  gün  ikamet  ettiği  Pera Palastan,  arkadaşı  Salih  Fansa’nın  evine,  oradan  da Aralık  başlarında Şişlideki  evine  taşındığı  günlerde Hatay’ın  Dörtyol  İlçesinde  Fransız  gavuruna,  yani  ülkemizi  işgal  eden  düşmana  ilk  kurşun  sıkıldı. ( 19  Aralık  1918’de  Kara  Mehmet  Çavuş adında  bir vatandaşımız düşmana  ilk kurşunu  sıktı. )

Bu  ilk  kurşun  sıkıldıktan beş  ay  kadar  sonra  Mustafa  Kemal, 15  Mayıs  1919’da Hasan  Tahsin’in  İzmir’de  Yunan ‘a  ilk  kurşunu  sıktığı  günün  ertesi  günü( 16  Mayıs  1919 )  Milli  Mücadeleyi  başlatmak  için  İstanbul’dan  Samsun’a  hareket  etti.

Kafanız  mı  karıştı? 

Benim  tam  otuz  üç  sene  kafam  karıştı  bu  ilk  kurşun  ve  Milli  Mücadelenin  başlaması  konusunu  anlatırken.  Biraz da  sizin  kafanız  karışsın çok  mu?

Evet,  Mustafa  Kemal  Paşa  16  Mayıs  1919’da  Samsun’a  gitmek  üzere  İstanbul’dan  yola  çıkmıştır  ama  bu  yolculuktan  aslında  hiç  de  memnun  değildir.

Şimdi  ‘’  Yahu  hocam  saçmalama.  İspat  et  memnun  olmadığını ‘’  Diyenler  olabilir.  Vallahi  ben  değil  bizzat  kendisi  söylüyor.  Hem  de  en  önemli  eseri  olan  Nutuk’ta.  Aynen  şöyle:

‘’……….Bu geniş salahiyetin, beni İstanbul'dan sürmek ve uzaklaştırmak maksadıyla Anadolu'ya gönderenler tarafından, bana nasıl verildiği garibinize gidebilir! Derhal ifade etmeliyim ki, bana bu salahiyeti onlar bilerek ve anlayarak vermediler. Ne olursa olsun benim İstanbul'dan uzaklaşmamı arzu edenlerin icat ettikleri sebep, "Samsun ve havalisindeki asayişsizliği mahallinde görüp tedbir almak için Samsun'a kadar gitmek" idi. Ben, bu vazifenin yerine getirilmesinin bir makam ve salahiyet sahibi olmaya bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir beis görmediler.’’

 Bu  görevden  hiç  de  memnun  olmadığına  başka  delil  gerekir  mi  bilemem.  Bizzat  kendisi sürgün  diyor.

Neyse,  ana  konudan  çok  uzaklaşmamak  için  bazı  olayları  atlıyorum.

4 Eylül  1919’da  Sivas’ta  toplanan  Kongre’de alınan kararlar  içinde biri  çok dikkat  çekicidir. 

‘’ Meclis-i  Mebusan  derhal  toplanmalıdır. ‘’ 

Padişah  tarafından  görevinden  alınmış,  hakkında  tutuklama  kararı  olan  bir  Mustafa  Kemal’e  neydi   kapalı  olan  Meclis-i  Mebusanın  yeniden  açılması?

Haydi  onu geçtim,  padişah  Vahdettin,  Mustafa  Kemal’in  emir  eri  miydi  ki  hemen  Sivas  Kongresi  biter  bitmez  11  Eylül  1919’da  Parlamentonun yeniden  açılması  için  tüm  yurtta  seçim  kararı  aldırmıştı?

Adamı görevinden  almışsın, (ayrıca  kendisi  de  istifa  etmiş.) hakkında  tutuklama  kararı  çıkartmışsın ama o ‘’ Meclis-i  Mebusan  derhal  açılmalıdır’’ Diyor  sen  de  Meclis-i  Mebusanı  derhal  açıyorsun. Sizce  de  haddinden  fazla  tuhaf  değil  mi  bu  durum?

Ülkenin  her  tarafında  seçimler yapılıyor  ve  12  Ocak 1920’de Meclis-i  Mebusan  tekrar  açılıyor.

Şimdi  sorulabilir: ‘’Ülkede  tüm bunlar  olup  biterken  İngilizler  uyuyor  mu?’’

Evet,  Dünyanın  en  sağlam  gizli  haber  alma  örgütüne  sahip  olan  İngiltere  garip  bir  şekilde  uyuyor.

Mustafa Kemal,  Samsun’a  giderken  uyuyor  ve  o kıyıdan  kıyıdan  giderek  Samsun’a  varıyor.

Samsun’a  vardığında  daha  karaya  ayak basmadan  vuracak  konumda olmalarına  rağmen  uyuyorlar,  vuramıyorlar.

Hele  de  Samsundaki  İngiliz  İşgal  kuvvetleri  komutanı  Mr. Salter’in   o  çelik  mavisi  gözleri  görünce  heyecana  kapılıp  askerleriyle  birlikte  Mustafa  Kemal’e  teslim  olması  olayı  var  ki  evlere  şenlik. ( İngiliz  İşgal Kuvvetleri komutanı  Salter  değil Yüzbaşı L. H. Hurst’dür. Böyle  bir  teslim  olma tabii ki  söz  konusu  bile  değildir. )

Osmanlı parlamentosu  yeniden  açılırken  de  uyuyorlar  zira  ‘’Türkler sonunda  barışa  yanaşıyor.  Biz  onlara  barış  masasında istediğimiz her  şeyi  imzalatırız’’ düşüncesiyle  uyuyorlar.

Derken  efendim 28  Ocak  1920’de  Cemile  ve  Münire  Sultanların ( II. Abdülhamit’in  kız  kardeşleri ) saraylarında ( Çifte Saraylar  da  denir bu  saraylara ) yani  II. Abdülhamit’in  Osmanlı  Parlamento  binası  yaptığı  sarayda  ( Dolmabahçe  Sarayına  yakındır  bu saraylar)  çok  önemli  altı  kararı   mebuslar   oy  birliği ile  kabul  ediyorlar  ve  bu  kararlara ‘’ Misak-ı Milli ya  da Ahd-ı  Peyman  deniliyor.

Misak-ı  Milli yani  ‘’Milli  Yemin’’ denen  altı  maddelik   metinde mebuslar,  Türk  Milleti  adına  nereleri  Türk  Devletinin  toprakları  olarak  gördüklerini, nerelerden  vazgeçebileceklerini  açık açık  ortaya  koyuyorlardı.

*****

Şimdi Misak-ı  Milli belgesini  cebimize koyalım ve  çok  sık  sorulan  bir  soruya  cevap  verelim:  Lozan hezimet  midir  yoksa zafer mi?

Altı  maddelik  Misak-ı  Milli Belgesinde  Akdeniz  ve  Ege’deki  adalar hakkında  tek  kelime  yoktur.  Bunun  ne  manaya  geldiğini  siz değerli  okuyucularıma bırakıyorum. Misak-ı  Millide  yer  almayan  adalar  Lozan’da  12.- 13.- 14.-15. ve 16. Maddeler olarak  karşımıza  çıktı  ve   Akdeniz  ve  Ege’de Türklere  ait  ada neredeyse  hiç  kalmadı.

Misak-ı  Millide  Mısır  ve  Sudan’ın  adı  geçmiyordu. Hal  böyle  olunca  Lozan’da  17.  Madde ile  Mısır ve  Sudan  üzerindeki bütün  haklarımızdan  vazgeçtiğimizi  taahhüt  ettik.

Misak-ı  Millide  Kıbrıs yoktu,  Lozan  Antlaşmasının  20.  Maddesiyle  Türkiye, İngilizlerin  Kıbrıs’ı 5  Kasım  1914’de   ilhak  etmiş  olmasını tanıdı

Misak-ı Millide   Trablusgarp ( Libya )  yoktu dolayısıyla  Lozan  Antlaşmasının 22.  Maddesi  ile  Türkiye,  Trablusgarp  üzerindeki  bütün  haklarından  vazgeçti.

Hatta  bu  belgede  yani  Misak-ı  Millide  Kars,  Ardahan,  Batum ve  Batı  Trakya’dan  bile  vazgeçebileceğimiz belirtiliyordu ( Yapılacak  bir  oylamada  bu  bölge  halkı  Türklerle  yaşamak istemediklerini  beyan ederlerse  vazgeçebilecektik. )

O  sebeple  bence ‘’Lozan hezimet  midir,  zafer  midir?’’  Diye  sorulmasın.

Eğer  Misak-ı  Milli  bizim  kırmızı  çizgimizse { Ki hangi  görüşte  olursa  olsun  insanımız Misak-ı  Millinin  kırmızı  çizgimiz  olduğu  ortak  paydasında  birleşir. ( Ben  ve  bir  avuç başka  insanlar  hariç )}  Lozan  bir  zaferdir.  Çünkü  Lozan  ile  Misak-ı  Milli  sınırları  olarak  belirlenmiş  yukarıdaki  haritada  gösterilen  sınırların  en  az  %80’i  ( hatta  fazlası )  gerçekleştirilmiştir.

Bir  diğer  soruya  da cevap vereyim  bu  arada.

Kut el  Amare’de  İngilizlerin  canına  okuyan,  ordularını  ve  komutanlarını  esir alan  biz,  bir  kaç  ay  içinde  nasıl  perişan  olduk,  yenildik? 

Yüzde  yüz böyledir  diyemem  ama  eğer  ordu  kumandanları  ‘’ Arabın  toprağını  savunmak  için,  bizi  sevmeyen,  sürekli  arkamızdan  vuran hainler için  değmez  bunca  çabaya. ‘’  Düşüncesine idilerse ( ki  daha  sonraki  Misak-ı  Milli  kararları  bunun  böyle  olduğunu  gösteriyor. ) savaşa  asılmadılar. 

****

Gelecek  bölümde  inşallah  İstanbul’un  resmen  işgali,  TBMM’nin  açılışı, aynı  gün  yapılan  San Remo  Konferansı ve  Sevr  üzerinde  duracağım…


( Mondros’tan Sevr’e-3. Bölüm- başlıklı yazı Sami Biber tarafından 11.08.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu