Seksenli ve doksanlı yıllarda öğrenci olmak ayrıcalıktı; sevgi vardı, saygı vardı, kalite vardı. Maddi imkânsızlık olsa bile pırıl pırıl hayaller vardı. Giysilerimiz bir beden büyük alınırdı, “Seneye de giyersin.” denilerek. Kimi zaman sırt çantamız olmazdı, kimimizin ise boyalı kalemleri ve okuma kitapları eksik olurdu. Bir defteri iki ders için kullanırdık ve ne biz utanırdık bundan ne de öğretmenimiz kızardı. “İstediğiniz yere not alabilirsiniz.” derdi; yani resim defterinize coğrafya veya matematik derslerinin notlarını alabilirdiniz.

Çiçeği burnunda, genç ve idealist bir öğretmendi o… Öğrencilik hayatımda derin izler bırakan ve üzerimde hakkı olan öğretmenlerimin başında yer alırdı. Bazen uyuyakalırdı; oturduğu ev okulun hemen karşısında olduğu için teneffüs aralarında onu uyandırmaya giderdik. Seslendiğimizde hop diye kalkar,  şiş gözleriyle apar topar okula koşar  ve kravatını sınıfta bağlardı. Bazen traş olmadan gelir, bazen de aceleyle traş olmuş olmalıydı ki yüzünde çizikler olurdu.

Kemal öğretmenin cezalarına bayılırdım. Aslında cezalar genelde yıldırıcı olur ama onun cezaları yapıcı, yaratıcı ve kalıcıydı. Ödev verirdi; “Başım ağrıdı, misafirler geldi, elektrikler yoktu.” gibi mazeretleri kesinlikle kabul etmezdi ceza hazırdı: “İstiklal Marşı’nı on sefer yaz!” Sınıfta konuşanlar veya dersi kaynatmak isteyenler olurdu; Türkçe kitabımızdaki en uzun metni bulur, cezayı keserdi:
“Bu metni noktasına ve virgülüne kadar üç kez yaz!”

Onun “yazdırma cezaları” bitmek bilmezdi. Yapmadığınızda ceza iki katına çıkar, onu da yapmazsanız sözlü notunuza yansırdı.

Sınav sorularını pek zor sormazdı. Beşlik not sistemi vardı; beş aldınız mı kurtuldunuz. Ancak alamadığınızda tahtaya çıkıp ya tek ayak üstünde dururdunuz  ya da elinize sopayı yerdiniz. İki aldıysanız üç sopa, dört aldıysanız bir sopa… Yani notunuzu beşe tamamlardı. Sopası otuz santimetrelik bir cetvel ya da oklavaya benzer ince bir çubuktu; attığı sopa sinek ısırığı kadar  acıtmaz ve sopa bizler için bir eğlenceye dönüşürdü.

Aradan neredeyse otuz yıl geçti  derste işlediğimiz konular, özellikle dil bilgisi, hâlâ dün gibi aklımda. Bu yazıyı ya  okursun ya okumazsın Kemal hocam ama sana minnet borcum var,aile ortamını aratmayan  sobalı  o köy okulumuz hem çocuk sesine  hem zil  sesine hasret şimdilerde . Dili olsaydı da konuşsaydı o duvarlar,kapılar,sıralar,kara tahtalar...Ölüm döşeğindeki  ağır hasta misali ...
( Kemal Öğretmen başlıklı yazı berberce tarafından 13.08.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu