Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

İçimizdeki Ormanı Duymak İçin Geyiklerin Kulağıyla Dinlemeliyiz

İçimizdeki Ormanı Duymak İçin Geyiklerin Kulağıyla Dinlemeliyiz




İÇİMİZDEKİ ORMANI DUYMAK İÇİN GEYİKLERİN KULAĞIYLA DİNLEMELİYİZ

 

İnsana, bazı sesleri duyma ve belirli sayıdaki şeylerin kokusunu alma yeteneği verildi. Geyiklere ise hassas bir kulak ve inanılmaz bir koku tahlil laboratuarı sunuldu. Rüzgârlı bir günde, yarım mil uzaktaki kokuları analiz etmek onlar için hiç zor değildi. Ormanda gezerken, bir çam ağacının iğnesinin yere düşmesini bile duyabilen bu canlılara hayran olmamak mümkün müydü? Geyikler gibi tabiatın her parçasının, sayısız hareketin, oluşumun farkına varabilseydik, belki de yaşamın içinde birçok şeyi kaçırmamış olurduk.

 

Oysa insan, kendisine verilen sonsuz hayal gücü ile gözlem yapmayı ve algıladığı şeyleri anlamlandırmayı artık bıraktı. Yaşam, lezzet almaktan çok artık bir eziyet haline dönüştü. Günler eskisinden daha hızlı geçmeye başladığından beri, durup düşünmek zaruri bir ihtiyaç oldu. Bir saatin birbirine bağlı çarkları zamanı inşa ederken, bir yandan da bireysel olduklarını hiç akıllarına getirmemişlerdi. Her gün birileri ile aynı kapalı alanda, yapay bir iletişimin içinde yaşarken, o çevreye aşinalığı azaldığında, endişeye kapıldı insan. Kendi kendine cevabını bulamadığı sorular sormaya başladı.

 

Bu durum özellikle buhar ve su gücünün sanayide kullanılması anlamına gelen Sanayi Devrimi’yle ortaya çıktı. Yenilikler dünyayı küçülttü fakat gelenekler ile yenilikler arasında kuvvetli bir çatışmayı başlattı. Bu çatışmanın ateşlenmesi insanların büyük bunalımlar geçirmesine yol açtı. Sonraki yıllarda ise Dünya Savaşları başladı. Savaşın yıkıcı etkileri ortaya çıktıkça; depresyon, ekonomik problemler ve gelecek kaygısıyla insanlık karşı karşıya kaldı. Anlam arayışı, yalnızlık ve belki de daha ileriye gidip intihar düşüncesi bir girdaba çekmeye çalıştı insanları.

 

21. yüzyılı yaşadığımız şu günlerde, yeniliklere ve imkânlara sahip olmak isteyen insan daha çok çalışmaya başladı. Zenginleşirken, üzerine ustalıkla örülmüş çelikten örtüyü kırıp göğe bakmayı, güneşin doğuşunu izlemeyi unutmuştu. Teknoloji, baş aktör olarak her yere girmeyi başardı. Kalıcı olan her şey bir kenara atıldı ve insanlık yoluna geçici olan şeylerle devam etti. Sosyal paylaşım alanlarında, yalnızlık hissini daha da derinleştirdi. Dijital dünyada daha fazla vakit geçirmeye, daha fazla içerik tüketmeye başladı. Zihnini, gözlerini hep meşgul tutuyor fakat bir şeylerin eksikliğinden şikâyet etmeden de duramıyordu. Bu hastalık şehirleri aşıp, ülkeleri geçmiş ve dünyanın neredeyse tamamına yayılmıştı.

 

Oysa kâinattaki her şeyle bağlı bir şekilde yaratılan insan, kendisini dışarıda bıraktığında, bütün sistem anlamsız kalıyordu. Ne kadar başarılı olduğunu düşünürken, garip bir burukluk hissediyordu içinde. Her şeye yetişememiş, maalesef o muhteşem sistemin nimetlerinden yoksun kalmıştı. Hâlbuki insan doğayı izleyebilseydi, bir kızıl gerdanın gün batımını anımsatan göğüs tüylerinde yüreğini ısıtabilirdi. Bir yasemin çiçeğinin yağmurdan sonraki büyüleyici kokusunda, kıyıyı devamlı kucaklayan dalgada ya da bir fok balığının gözyaşında hayatın anlamlarını keşfedebilirdi.

 

Çoğu kez şükrünü bile unuttuğumuz su içme eylemi, binlerce yıl evvel nasıl da önemseniyordu. Suyun temizliği ve tazeliğinden başka içildiği kaba da özen gösteriliyordu. Eski insanlar bakır bardakta su içmenin nasıl bir zenginlik kaynağı olduğunu çok önceden fark etmişlerdi. Bakır kap; bakterileri geri püskürten, ağrıyı unutturup, cildi temizleyen ve hatta hayata pozitif bakmayı sağlayan bir şifa kaynağıydı.

 

İnsanlık mutsuzluğundan dem vururken, yıllarca en mutlu ülke seçilen İskandinav ülkelerinde yaşayanlar bunu nasıl başarıyorlardı? Çok mu zenginlerdi, istedikleri her şeye anında mı sahip oluyorlardı? Tam tersi, aslında ihtiyaçları olmayan hiçbir şeyi satın almıyorlardı. Satın aldıkları eşyaları da 45-50 yıl kullanılabilecek kalitede olanlardan seçiyorlardı. Aileleriyle, dostlarıyla ve komşularıyla hep beraber oturup sohbet ediyor, kalabalık sofralar kuruyorlardı. Bu da gösteriyordu ki şaşaa ve sonsuz imkânlar insanın mutluluğu için yanlış bir tercihti. İnsan birbirinin hayatına dokunarak; huzurlu hissedebilir, kendi yalnızlığından kurtulabilir ve paylaşmanın keyfini tadabilirdi.

 

Vatan sevdamız, erdemlerimiz, geleneklerimiz ve maneviyatımızın zarafeti, bizi yıllarca birçok ırktan farklı kıldı. En kısa zamanda kendimizi toparlamamız gerektiğini anlayalı çok oldu. Çözüm uzaklarda, dünyanın hiç ayak basılmamış bir köşesinde değildi. Aradığımız şey, bundan sonra köklerimize sımsıkı sarılmaktan başka ne olabilirdi! Yan yana ve bir arada yaşayan ağaçları, hangi fırtına kolaylıkla devirebilirdi ki?

 

Eski çağlarda yaşamış gezici âlimler, dervişler, şifacılar, şairler, hikâye anlatıcıları, hayatı yollarda geçen tüccarlar az sayılamayacak kadar çoktu. Bu insanlar hem hayatlarını devam ettirdiler hem de birer kandil olduklarını farz ederek, sayısız yüreği tutuşturdular. İnsan kendi konforundan çıktıkça, başkalarının karanlığını aydınlattıkça insandı. Yoksa faturaları ödemek, istediğini yiyip içmek, pahalı zevklerin peşinde koşmak için yaratılmamıştı. Doğru ve güzel anlamda etkilenmek, etkilemek insanlığın sorunlarını dert edebilmek, anlam peşinde bir rota çizmek için dünyadaydı.

 

Her sabah doğan güneş, sayılı nefesi, anne babası, çocukları, eşi, hayatını devam ettirmesi için gerekli olan her şey bir insana emanetti. Her an bunun farkında olarak yaşamak insan olmanın gayesiydi. Birbirini aynı evin içinde görememekten şikâyet eden aile üyelerinin, gerçekten de bunun için yarım saatleri bile kalmıyor muydu? Oysa kendisi de dâhil, vakit ayırmadığı hiçbir şeyin gerçek varlığından söz edemezdi insan.

 

Sık ormanlık alanlarda, tundralarda ve savanlar arasında yaşayan geyiklere, kadim bir koku emanet edildi. Milyonlarca insanın koku hafızasında olmayan bu tek koku, geyik miskiydi. Her hayvana bir zanaat, bir anlam veren Rabb, insanın yüreğine de bir hazine saklamıştı. Bu hazine, akla gelen diğer hazinelerden farklıydı. Sadece ona sahip olan insanı mutlu etmiyordu. Dağıttıkça, harcadıkça daha da çoğalıyordu ve giderek herkes zengin oluyordu. Evrende kaybolmayan ve daima dönüşmeye devam eden bu hazine ne olabilirdi? Sevgi tabii ki, sadece sevgiydi bu. İşte insanın oradan oraya savrulurken kaçırdığı şey buydu, sevgi.

Bitmeyecek gibi gelen sorunlar elbet sona erecek ve bir gün sokaklarda gül lokumu dağıtılacak. Gül ağaçlarından kırlangıçlar havalanacak, acılar gül yağıyla ovulacak.




 

                        Mavi Yıldırım





Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 7
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
İçimizdeki Ormanı Duymak İçin Geyiklerin Kulağıyla Dinlemeliyiz

İçimizdeki Ormanı Duymak İçin Geyiklerin Kulağıyla Dinlemeliyiz

TülayMaviYıldırım TülayMaviYıldırım