İçimizdeki Ormanı Duymak İçin Geyiklerin Kulağıyla Dinlemeliyiz
İÇİMİZDEKİ ORMANI DUYMAK İÇİN GEYİKLERİN KULAĞIYLA DİNLEMELİYİZ
İnsana, bazı sesleri duyma ve
belirli sayıdaki şeylerin kokusunu alma yeteneği verildi. Geyiklere ise hassas
bir kulak ve inanılmaz bir koku tahlil laboratuarı sunuldu. Rüzgârlı bir günde,
yarım mil uzaktaki kokuları analiz etmek onlar için hiç zor değildi. Ormanda
gezerken, bir çam ağacının iğnesinin yere düşmesini bile duyabilen bu canlılara
hayran olmamak mümkün müydü? Geyikler gibi tabiatın her parçasının, sayısız
hareketin, oluşumun farkına varabilseydik, belki de yaşamın içinde birçok şeyi
kaçırmamış olurduk.
Oysa insan, kendisine verilen
sonsuz hayal gücü ile gözlem yapmayı ve algıladığı şeyleri anlamlandırmayı artık
bıraktı. Yaşam, lezzet almaktan çok artık bir eziyet haline dönüştü. Günler
eskisinden daha hızlı geçmeye başladığından beri, durup düşünmek zaruri bir
ihtiyaç oldu. Bir saatin birbirine bağlı çarkları zamanı inşa ederken, bir
yandan da bireysel olduklarını hiç akıllarına getirmemişlerdi. Her gün birileri
ile aynı kapalı alanda, yapay bir iletişimin içinde yaşarken, o çevreye
aşinalığı azaldığında, endişeye kapıldı insan. Kendi kendine cevabını
bulamadığı sorular sormaya başladı.
Bu durum özellikle buhar ve su gücünün
sanayide kullanılması anlamına gelen Sanayi Devrimi’yle ortaya çıktı. Yenilikler
dünyayı küçülttü fakat gelenekler ile yenilikler arasında kuvvetli bir
çatışmayı başlattı. Bu çatışmanın ateşlenmesi insanların büyük bunalımlar
geçirmesine yol açtı. Sonraki yıllarda ise Dünya Savaşları başladı. Savaşın
yıkıcı etkileri ortaya çıktıkça; depresyon, ekonomik problemler ve gelecek
kaygısıyla insanlık karşı karşıya kaldı. Anlam arayışı, yalnızlık ve belki de
daha ileriye gidip intihar düşüncesi bir girdaba çekmeye çalıştı insanları.
21. yüzyılı yaşadığımız şu
günlerde, yeniliklere ve imkânlara sahip olmak isteyen insan daha çok çalışmaya
başladı. Zenginleşirken, üzerine ustalıkla örülmüş çelikten örtüyü kırıp göğe
bakmayı, güneşin doğuşunu izlemeyi unutmuştu. Teknoloji, baş aktör olarak her
yere girmeyi başardı. Kalıcı olan her şey bir kenara atıldı ve insanlık yoluna
geçici olan şeylerle devam etti. Sosyal paylaşım alanlarında, yalnızlık hissini
daha da derinleştirdi. Dijital dünyada daha fazla vakit geçirmeye, daha fazla
içerik tüketmeye başladı. Zihnini, gözlerini hep meşgul tutuyor fakat bir
şeylerin eksikliğinden şikâyet etmeden de duramıyordu. Bu hastalık şehirleri
aşıp, ülkeleri geçmiş ve dünyanın neredeyse tamamına yayılmıştı.
Oysa kâinattaki her şeyle bağlı bir
şekilde yaratılan insan, kendisini dışarıda bıraktığında, bütün sistem anlamsız
kalıyordu. Ne kadar başarılı olduğunu düşünürken, garip bir burukluk
hissediyordu içinde. Her şeye yetişememiş, maalesef o muhteşem sistemin
nimetlerinden yoksun kalmıştı. Hâlbuki insan doğayı izleyebilseydi, bir kızıl
gerdanın gün batımını anımsatan göğüs tüylerinde yüreğini ısıtabilirdi. Bir
yasemin çiçeğinin yağmurdan sonraki büyüleyici kokusunda, kıyıyı devamlı
kucaklayan dalgada ya da bir fok balığının gözyaşında hayatın anlamlarını
keşfedebilirdi.
Çoğu kez şükrünü bile unuttuğumuz
su içme eylemi, binlerce yıl evvel nasıl da önemseniyordu. Suyun temizliği ve
tazeliğinden başka içildiği kaba da özen gösteriliyordu. Eski insanlar bakır
bardakta su içmenin nasıl bir zenginlik kaynağı olduğunu çok önceden fark
etmişlerdi. Bakır kap; bakterileri geri püskürten, ağrıyı unutturup, cildi
temizleyen ve hatta hayata pozitif bakmayı sağlayan bir şifa kaynağıydı.
İnsanlık mutsuzluğundan dem
vururken, yıllarca en mutlu ülke seçilen İskandinav ülkelerinde yaşayanlar bunu
nasıl başarıyorlardı? Çok mu zenginlerdi, istedikleri her şeye anında mı sahip
oluyorlardı? Tam tersi, aslında ihtiyaçları olmayan hiçbir şeyi satın
almıyorlardı. Satın aldıkları eşyaları da 45-50 yıl kullanılabilecek kalitede
olanlardan seçiyorlardı. Aileleriyle, dostlarıyla ve komşularıyla hep beraber
oturup sohbet ediyor, kalabalık sofralar kuruyorlardı. Bu da gösteriyordu ki
şaşaa ve sonsuz imkânlar insanın mutluluğu için yanlış bir tercihti. İnsan
birbirinin hayatına dokunarak; huzurlu hissedebilir, kendi yalnızlığından
kurtulabilir ve paylaşmanın keyfini tadabilirdi.
Vatan sevdamız, erdemlerimiz, geleneklerimiz
ve maneviyatımızın zarafeti, bizi yıllarca birçok ırktan farklı kıldı. En kısa
zamanda kendimizi toparlamamız gerektiğini anlayalı çok oldu. Çözüm uzaklarda,
dünyanın hiç ayak basılmamış bir köşesinde değildi. Aradığımız şey, bundan
sonra köklerimize sımsıkı sarılmaktan başka ne olabilirdi! Yan yana ve bir arada
yaşayan ağaçları, hangi fırtına kolaylıkla devirebilirdi ki?
Eski çağlarda yaşamış gezici âlimler,
dervişler, şifacılar, şairler, hikâye anlatıcıları, hayatı yollarda geçen
tüccarlar az sayılamayacak kadar çoktu. Bu insanlar hem hayatlarını devam
ettirdiler hem de birer kandil olduklarını farz ederek, sayısız yüreği
tutuşturdular. İnsan kendi konforundan çıktıkça, başkalarının karanlığını
aydınlattıkça insandı. Yoksa faturaları ödemek, istediğini yiyip içmek, pahalı
zevklerin peşinde koşmak için yaratılmamıştı. Doğru ve güzel anlamda
etkilenmek, etkilemek insanlığın sorunlarını dert edebilmek, anlam peşinde bir
rota çizmek için dünyadaydı.
Her sabah doğan güneş, sayılı
nefesi, anne babası, çocukları, eşi, hayatını devam ettirmesi için gerekli olan
her şey bir insana emanetti. Her an bunun farkında olarak yaşamak insan olmanın
gayesiydi. Birbirini aynı evin içinde görememekten şikâyet eden aile üyelerinin,
gerçekten de bunun için yarım saatleri bile kalmıyor muydu? Oysa kendisi de
dâhil, vakit ayırmadığı hiçbir şeyin gerçek varlığından söz edemezdi insan.
Sık
ormanlık alanlarda, tundralarda ve savanlar arasında yaşayan geyiklere, kadim
bir koku emanet edildi. Milyonlarca insanın koku hafızasında olmayan bu tek
koku, geyik miskiydi. Her hayvana bir zanaat, bir anlam veren Rabb, insanın
yüreğine de bir hazine saklamıştı. Bu hazine, akla gelen diğer hazinelerden farklıydı.
Sadece ona sahip olan insanı mutlu etmiyordu. Dağıttıkça, harcadıkça daha da
çoğalıyordu ve giderek herkes zengin oluyordu. Evrende kaybolmayan ve daima
dönüşmeye devam eden bu hazine ne olabilirdi? Sevgi tabii ki, sadece sevgiydi
bu. İşte insanın oradan oraya savrulurken kaçırdığı şey buydu, sevgi.
Bitmeyecek
gibi gelen sorunlar elbet sona erecek ve bir gün sokaklarda gül lokumu dağıtılacak.
Gül ağaçlarından kırlangıçlar havalanacak, acılar gül yağıyla ovulacak.
Mavi
Yıldırım
- Yorumlar 7
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.