Odanın duvarları bembeyazdı-sarıya boyayacaktı hasta olmasaydı- içindeki karanlık her geçen gün biraz daha koyulaşıyordu. Saatin tik takları kalp atışlarına karışıyor, zaman sanki bilerek yavaşlıyordu. Doktorun ağzından çıkan kelimeleri hatırlıyordu; net, soğuk ve mesafeliydi. O an anladı ki insan en çok, adını bilmediği korkulardan hastalanıyordu.
Hastalık bedenine yerleştiğinde ilk önce gülüşünü aldı elinden. Sonra sabahları uyanma hevesini… Sonra iştahını, daha sonra ise konuşma isteğini... "Nasılsın?" diye soranlara:
" Halimi görmüyor musunuz,nasıl olabilirim, zil takıp oynayacak değilim ya." demek istiyordu ama ona da takati yoktu, üzerinde tonlarca yük varmış gibi hissediyordu;bazen ayakları üşüyor,bazen ateşi çıkıyor,bazen de nefes alıp vermekte güçlük çekiyordu.Ziyarete gelenlerin gitmek bilmemesi ve devamlı sorular sorması,hastalığını daha da kötüleştiriyordu. Zayıflayan bir beden, yorgun gözler ve suskun bir yüz… Ama kimse bilmezdi, asıl çöküş içindeydi.
“Geçecek” diyorlardı,herkesin ağzında aynı cümle, aynı umut. Oysa bazı hastalıklar geçmez; insanı değiştirirdi; kimine sabrı öğretirdi , kimine kıymeti,kimine ibadeti kimine iman.Uyumak da dertti,uyanmak da,uzanmakta.
Çocuklarını toplayıp,neyi varsa hepsini paylaştırıp vicdanen rahatlamak istiyordu ama yapamadı.
Tutamadığı oruçlarının fidyesini vermek, kaza namazlarını kılmak, vermediği zekatlarını fazlasıyla vermek ve dünyada ne kadar kimsesiz çocuk ve yoksul varsa hepsine sadaka dağıtmak istiyordu ama mecali yoktu,sol tarafından sağ tarafına dönemiyor ve oğlunun yardımı olmadan tuvalete bile gidemiyordu.
Bir gün pencerenin önünde uzun uzun yağmuru izledi, hissedebiliyordu acıyı da umudu da. İşte bu, iyileşmenin ilk belirtisiydi belki de.
Bazen rüzgar, istediğiniz yönden ve istediğiniz şiddetinde esmeyebilir...