Savaşın Çocukları Ve Kırgızistan
Mademki bu dünyada bütün insanlar kardeşler, bu denli kavganın anlamı ne?
Adınızın ne olduğu veya nerede olduğunuz hiç önemli değil. Siz önce bizim, sonra da bizden sonraki kuşakların gönlünde olacaksınız. Katar katar bağlanan kafileler gibi yuvasından uçan siz gönül kuşlarımız, çok erken ve vakitsiz göç ettiniz göçmen kuşları. Çoğunuzun kanatlarınızda telekleriniz bile yoktu. Hoyratça yoldular yeni çıkan tüylerinizi. Yuvadan düşen kuşlar gibi düştünüz. Henüz öğretmemişlerdi uçmayı.
Bilemem ki sizler için ne yapayım. Ağlasam desem onu da beceremiyorum. Çünkü toplum olarak neye güleceğimizi neye ağlayacağımızı bilemez olduk. Tencere tava herkes bir hava. Hep analarımız ağladığı için, bizde kızınca mı, sevinince mi, korkunca mı, üzülünce mi ağlasak bilemedik. Ama siz savaşın çocukları hep ağladınız. Kaderiniz ve yaşamınız ağlamak oldu.
Ne zaman ve nerede olması önemli değil, siz savaşın çocuklarının ve gençlerinin çalınan yarınlarının üzerinde bizler mesut bahtiyar yaşarken, sizlere olan vefa borcumuzu ödememiz mümkün değil. Ancak birkaç satır ya da, birkaç mısrada sizleri anarken, sabahın seherinde belki efil efil esen rüzgârın yeli, bir ak güvercinin kanat çırpmasıyla selam getirir size. Siz sonsuz uykularınızda bile mahsun ve çaresiz bakışlarınızla bizden selam beklerken.
Siz annenizin helal süt dolu memesini emerken bile memesine tırnaklarınızı geçirerek sarıldığınız, o mini mini parmaklarınızı kim bilir kaç kere dudaklarının arasına aldılar. Öptüler, öptüler ve doyamayıp yine öptüler. Minnacık ayaklarınızı siz uyurken kaç defa kokladılar hiç bilemediniz. Kaç kere gülen gözlerinize süt sağdılar siz oyun diye kıkır kıkır gülerken.
Acaba hiç hatırınızda kaldı mı, sizi yavru kuş gibi göğsünde saklayan annenizin yüzü nasıldı, sesi nasıldı? Gül gülüşler kulaklarınızda çınlıyor mu? Siz hastayken hıçkırıkla ağlarken, içine akıttığı gözyaşlarını akarken gördünüz mü? Sabahlara kadar sizi kollarında kâh sarılarak, kâh öperek evi bir baştanbaşa dolaşan annenizin şefkatli kollarını bedeninizde hissettiniz mi? Nasırlı yorgun ama sevgi dolu elleri ile size taze çiçek gibi dokunurken, nasılda çabuk iyileşmiştiniz. O eller hatırladınız mı? Güzel kokmak için göğsüne bir bez parçasının arasına koyduğu kurumuş kokulu çiçekler bahar gibi kokarken, o sımsıcacık bedenini ve ana kokusunu hatırladınız mı?
Doğdu doğacak kadar ağırlaşan bedeniyle onca zulme, kara, bora fırtınaya aldırış etmeden aç susuz hiç durmadan kaçan hamile kadınlara ne demeli. Kucağına alacağı çocuğunun hayaliyle ensesinde bir nefes öteden gelen ölümü unutup, umuda koşanlar kadınlara ne demeli.
Öküz arabasının kollarına örtülen kıl cecimlerinin altında doğan çocuklarına, son parça elbiselerini kundak diye sarıp, bedenleriyle ısıtan ve bir tas çorba için günlerce aç kalan yine de çocuğunu yaşatan kadınlar. Siz ne mübarek kadınlarsınız.Savasın kadınları ve çocuklar…
En iyi şartlarda çocuklarını terk eden anneleri düşününce; O kadınlara nasıl teşekkür etmeli. Köprü altlarında uyuşuk uyuşuk her tehlikenin kucağında uyuyan çocuklara ne demeli…
Birkaç kök fide dikmek için toprakları olsun diye nasılda taşları temizlemişlerdi. Parmaklarının uçları parçalanmıştı, neredeyse tırnakları sökülecekti. Toprağı kazıyıp yaptıkları bağ bahçelerinden, sarı başaklarını toplamak için orak salladıkları taşlı tarlalarından, bacalarında güne gülümseyerek elleri ceplerinde ayaküstü sohbet ettikleri damlarından ayrılmışlardı.
Köylerinin yağmurlarında ıslanamayacaklardı. Son yolculuklarında topraklarında dinlenircesin yatıp mahşeri bekleyemeyeceklerdi. İşte şimdi her yer Mahşerdi sanki. Harmanda ateş yakıp bar türküleri söyleyip halay çekemeyeceklerdi. Nevruzda yumurtaları soğan kabuklarıyla boyayıp yarış yapamayacaklardı. Hıdırelez de ateş üstünden atlıyamıyacaklardı. Testilere dilek dileyip yüzük küpe koyup gül ağacının dibine gömemeyeceklerdi. Bire bir bile vermeyen kutsal saydıkları kır tarlaları için yağmur duasına çıkamayacaklardı.
Bibilik bibilik ne ister,
Kaşık kaşık yağ ister.
Yağ olmazsa bal olsun,
Diye köyü dolaşıp un, şeker, yumurta ve yağ toplayıp, helva yapıp, pilav pişirip kaşıklayamayacaklardı. Sabah inekleri çobana katıp, akşamları koyunların kuzularına kavuşurken meleşmelerini duyamayacaklardı. Anneler kendi kuzucuklarına ne kadar meleseler de kavuşamayacaklardı. Asla köylerinde akan sularda esbaplarını yıkayamayacaklardı. Cirit oynayamayacaklardı.
Sanki tüm yaşamları kum üzerine yazılan birkaç satırdı ve evlerini de kuma çizmişlerdi. Buğulu camlara yazmışlardı aşklarını. Bulutlara uzanmışlardı elele sevgiyle. Yağmur yağdı ve ne varsa yaşama dair sellere kapıldı gitti. Düne ait her şey kayboldu. Avuç avuç karları ağızlarında eriterek su niyetine içerlerken, yırtık birkaç giysiden başka yoktu bir şeyleri. Artık bir tek yarı canları kalmıştı. Onu da dişlerine takmışlardı düşmüşlerdi yollara.
Analar çocuklarını unutmuşlardı. Bir kedinin anaç tavuğun kanatlarının altına sinmiş civcivlere saldırmasıyla birden sağa sola kaçmaları gibi herkes Ermeni, Kazak ve Saldatlar geliyor diye can havli ile kaçarlarken, kendi yavruları olsun olmasın yol boyu unutulan çocukları alıp sahiplenmişler ve göç yoluna düşmüşlerdi. Öyle ya kendimiz ve bu çocukları önce kılıçtan baltadan, oraktan süngü ve kamadan kurtaralım sonra ailelerini bulursak veririz, bulamazsak da bakarız diye düşünmüşlerdi.
Siz savaşın çocukları gidemiyordunuz, kalmıştınız orta yerde meraklı, şaşkın, ağlamaklı, aç ve yapayalnız bakıyordunuz nedir bu karmaşa diye. Hep bekliyordunuz anneniz gelsin sarsın sarmalasın sizi. Silsin gözyaşlarınızı ve doyursun karnınızı. Isıtsın buz kesmiş bedeninizi. Kaç saat değil, kaç gün geçmişti bir, iki, üç dört mü yoksa parmaklarınız mı yetmedi saymak için. Çok beklediniz çok, kimse yoktu adınızı çağıran, ya da adınızı bilmediğiniz için size dokunan birileri.
Mahşere beş vardı ve kılıçtan geçirilen onca candan sonra yol boyu kalan sahipsiz çocukların sahibi asla olmayacaktı. Kar yağıyorken çıplak bedenlerinin üzerine, katmerli beyaz güle dönmüşlerdi her biri. Mihrican değmiş güz gülleri gibi tek tek yapraklar dökülürken dokunmadan, onlarda tek tek düşüyorlardı karlar üzerine, sitem edecek kimseyi bulamadan, bir dost elimi tutamadan, birbirlerinin gözyaşlarını silemeden, bakıp kalakalmıştı gözleri birbirlerine, binlerce cevap alamayacakları sorularla. Ah çocuklar ahhh…
''Savaşta da aşkta da atak olmak gerek, ya da hakkınız olmayan ödül gelmeyebilir. Öyleyse bırakın savaşalım. Düşmanı kırıp geçirelim. Yok edelim. Mademki top bizde şansımızı deneyelim. Cehennemin kol gezdiği savaşta, sağlam yere basma kaygımızı unutalım. Gelin hedefe vuralım. Ve kazanalım, sonsuza dek kazanalım.'' General. George Patton böyle diyordu.
Diğerlerinin de bu düşünceden farkı yoktu. Bir yanda kazanma ihtirası diğer yanda yok olmanın çaresizliği kavramları birbirine karışıyordu. Savaşa yol açan kişiler, etnik, dinsel, politik ve ekonomik, ideolojik ve kişisel bir avuç rakipler gruplardı. Bu savaşlar dünya kurulduğundan beri vardı. Dün de vardı, bugünde ve yarında, yarından sonraki insanoğlunun olduğu her yerde de olacak.
Zamanın teknolojisine göre insanlar katledilmekteler. Kanayan katmerli yaradır Rus ve Ermeni mezalimi. Saldatların ve Kazakların gaddarlığını babaannem anlata anlata bitiremezdi. Derken sesi henüz kulağımızda Hitlerin katlettiği altı milyon Yahudi'nin çoluk çocuk gaz odalarından yayılan feryatları. Dün Bosna Hersek, Halep'çe ve Sudan'da Darfur'da katledilen insanlar ve çocukları. Hutu'ları unutmamak lazım.Hutu' ların kendi kendilerini öldürmelerine BM' leri ses çıkarmamıştı. Çünkü onların ölümü BM için bir anlam ifade etmiyordu. Kardeş kardeşe nasılda boğazlarına sarılmışlardı. Kara boncuk gibi ışıl ışıl iri gözlerden yaşlar nasıl akıyordu Minnacık kuş kafesi kadar kalmış bedendeki kocaman kıvır kıvır saçlarıyla başını taşıyamazken. Buda ölümün öteki yüzü, bu çaresizliğin öteki adıydı. Yuvaları dağıtılan karıncalar gibi kaçan kaçanaydı…
Bir yanda kimyasal maddelere maruz kalıp olduğu yerde yığılıp kalan minnacık yüreklerinin sesi kesilen savaşın çocukları. Diğer yanda daha doğmadan süngü ile analarının karnın da çıkarılıp top gibi fırlatılan, bazen de kılıçla paramparça edilen çocuklar.
Vahşet vahşet ve acımasızca işlenen vahşet yüzünden her yer karanlığa gömülmek üzereydi. Çevrede sayısız parçalara bölünmüş mısır tanesi gibi saçılmış yatan, çömlek parçaları değildi. Her yaşta ve cinsiyetten insan cesetleriydi. Tankların acımasızca içinde insanların olduğu evlere sürülmesiyle duvarlar duvarlara açılıyorken, kapıları yıkarak dışarıya kapılar açılmıştı.
Feryatlar arzdan arşa yükselirken yollar dar geliyordu, minnacık adımlarla kaçmak isteyen çocuklara. Aşamıyorlardı yerde yatan yaz temmuzda keyfince sahilde tatilde yatar gibi yatan kanlı parçalanmış cesetlerin üstünden. Cesetler saçılıyordu kanlı mezeler gibi ziyafet yeri olan yan sokaklarda. Pazarlıklar yapılıyordu bu bedenlerin üzerinden. Ne kadar çok ölüm, o kadar çok petrole -sevgiliye kavuşmanın heyecanıydı. Yere saçılmış, onca vücutlar vardı. Tıpkı kar tanecikleri gibi güneşte kayboluyorlardı…
Hüzünlü sonbahar da boş gözlerle özgür gökyüzünü seyrederken, göç eden kuşları gibi başka gidecek başka yerleri olmadığı için onların ardı sıra bakakalan ve kaldığı yere mıh gibi çakılan aile içi ve sokak savaşının aç, çaresiz yaşadığını sanan ölümden beter ölüm olan çileyi, zulmü, itilmişliği, rezilliği yaşayan çocuklar. Sabahın ayazında sadece üşüyen yanaklarını ısıtan gözyaşlarını akıtıp dururlar. Üşüyen bedenlerinde alev alev yanan ise minnacık yürekleridir.
Her yıl bir çocuk doğurup onları para karşılığı satan analar ve bedenlerinde sigara söndürülen, kızgın şişlerle dağlanan adını bile bilmeyen çocuklar. Üzüm karası gözlerinden dolu dolu yaşlar akarken o minnacık parmaklarıyla ;
'' Ufff ufff uff diye yaralar, bereler içinde ki bedenini gösteren çaresiz yavrularımız
Ne o, neden ela yeşil gözlerin öyle yuvalarından fırlamış dışarı! Ha düştü düşecek sanki taze erik dalından kopan tomurcuk gibi. Kim kopardı, yoksa don mu vurdu! Neden midyeden yeni çıkmış inci gibi gözyaşların dökülüyor tane tane. Paravanın arkasında zorla susturulan, ağlarsa kellesi gidecek olan annene son hediyen mi gerdanına dizmesi için bu inci gözyaşların.
Neden en güzel altın sırmalı kaftanın giydirildi üstüne. Nasılda ağır taşıyamıyor minnacık körpe bedenin, değerli mücevherlerle renkli taşlarla süslü kaftanını. Yinede güzel gözlerin onlardan daha güzel ışıldıyor. Anneden mi aldın o yosun yeşili zümrüt gözlerinin rengini, söyle hadi söyle. Söyleyemezsin çünkü o gül dudaklarının örttüğü minnacık ağzından dışarı çıkmış el için kadar olan pembecik dilin. Lal olmuş dilin, sanki güle küsmüş bülbül gibi. Al al yanaklarından süzülen yaşlar sonsuza giden bir yol oldu sanki şimdi solan yanaklarında.
Çorabının bir teki düşüverdi nokta gibi tırnaklarının olduğu, minnacık parmaklarının süslediği süt beyaz bedenindeki ayaklarından. Diğer ipek işlemeli çorabın hala düşmemek için direniyor diğer ayağından Sen ha düştün düşecekken… Ayakların nedenini bilmediği bir sebepten sürekli çırpınıyor havada. Birbirlerine sürte sürte nasılda çarptıkları yerleri morarttılar. Hala bitmedi mi ki çilen ikisi yan yana gelemediler.
Evet, işte sona geldik bile. Senin çocuksu bedeninin yanında, henüz göremediğin başı sisli dağlar gibi heybetli duran, kulakları sağır olduğu için senin çığlıklarını duyamayan, dili lal olduğu için sen ölüme direnirken yalvarmayı bile bilmeden inleyen sana teselli veremeyen, hatta kuşaklarında, kirli çaputlara sardıkları bir şeker parçasını susman için veremeyen, çırpınsan bile elleriyle kuvvetlice çektikleri ipek ibrişim ip yüzünden sallanan bedenini tutamayan iki cellât vardı.
Artık dolu ve sellere neden olan yağmurlardan sonra dinen hava gibi dinmişti senin bedenindeki fırtına. Önce başındaki altın sırmalı küçücük başına konan kavuğun düştü yere. Sonra kolların kırılmış taze erik dalı gibi uzandı minnacık bedeninin yanına. Biraz önce çırpınan ipek çoraplarının teki düşen ve vura vura moraran ayakların sarktı sessizce aşağıya. Gözlerini son anda kapatamadıkları için kıpkırmızı ipek örtü üstünde iki zümrüt taşı gibi parlıyordu.
Ferman büyük yerden gelmişti o gece 15 tane en küçükleri sen olan bütün erkek kardeşler hep beraber cellâtlara boğdurulmuştunuz. Sen benim küçük bebem bilemezsen de ölümü, yalvarmayı da senden yaşça büyük olanların;
'' Ne olur biz öldürmeyin, bilinmez yerlere bırakın aç susuz olalım yeter ki canımız bağışlayın''
Diye zindanlara yalvara yalvara ölüme giderlerken, hıçkırıklarına tek bir ses bile verilmeden bile bile senin gibi ipek ibrişim iplerle boğulmuşlardı. Onların da senin gibi suçları yoktu. Sadece padişah çocukları olduğu için öldürülmüştünüz. Kanınız kutsal olduğu için akıtılmaması içinde boğduruluyordunuz. Zamanın en büyük devrimini yaratan Padişah Genç Osman gibi, yedi kat ipek çadır içinde boğdurulan Şehzade Mustafa gibi…
Babanız ise sizin cellâtların arasındaki zorlu ölümünüzü izliyordu. Artık gönlü rahattı. Ne tek damla kan akmıştı, nede tahtı için tehlike olabilecek varis kalmamıştı. Seferlerine daha rahat çıkabilecekti. Kimbilir bu sefer de hangi soylu saray kızını veya en güzel kızı esir olarak getirip ailesinden koparılıp adı değiştirilip saraya tıkılacaktı. Kimbilir hangi talihsiz çocuklar doğacaktı. Dokunmak bile yaksa iken, tahta varis olmasın diye boğdurulacaktı. Sizler gibi çocuk yaştaki annelerinizde zaten yaşarken öldürülmüşlerdi.
Her birinizin son yolculuğundaki giyindiğiniz kaftanlarınız müzelerde seyri âleme çıkmış. Görenlerin ağızları bir karış açıkta kalıyor.'Ne ihtişamlı yaşammış diye?''o kaftanların içindeki sizleri görmeliler ve seslerinizi duymalılar .
.
''Öldürülen Müslüman ise tepki göster, değil ise oralı olma! Hatta öldürülen Müslüman değilse kıyamet kopar, ama Müslüman ise şartlar gereği olmuştur.'' Veya tersi mantığı ile vahşete ve suçlularına bakış açısı yanlıştır.
YÜREKLERİMİN YÜREKLERİ GÖNLÜMCE YÜREKLERİNİZDE MİSAFİR OLDUM
Son yaşana kıyım ve vahşetle, Ahıska Türklerine her yer mezar olmuştu, şimdi de doğdukları topraklarda yaşayamadılar ve sürüldükleri yerlerde bile bir mezarları olamayacak. Ahıska Türklerinin meşhur bir söz vardır.
'Ruslar gökten ayı söküp alabilirler ama son Ahıskalı kalana kadar ayı yıldızı
Regaip kandilinizi kutlarken, dualarınızdan mazlumların feryadı eksilmesin...bin bir dualarımla
Savaşın Çocukları Ve Kırgızistan başlıklı yazı Ümran ÖZLÜK tarafından
17.06.2010 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
- Yorumlar 7
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.