Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Kırmızıya Yürüyen Çocuk


Her akşam üstü yokuşun orada ki toprak yığınına oturur güneşin batışını seyrederdim.Çocukluk işte gök yüzünde ki o kızıl aydınlıkta bir sürü renkler vardı adını bilmediğim.Renklerin ben de böyle tutkuya dönüşeceğini bilemezdim o zamanlar.

Kırmızıya da tutkum bu yüzdendir. Güneşin tam batmaya yakın bezendiği o renk.Beni hep cezbetmiştir.


Bizim buralarda kırmızı çok özel bir renktir. Tarihte de adı Trakya kırmızısı olarak bilinir. Osmanlı döneminde 15. yüz yılda kök bitkilerinden elde edilerek Edirne de ortaya çıkmıştır. İlk olarak bu şehrimizde üretildiği bilinir. Ve o dönemde mahiretli ustalarımızın büyük gayretleri ile zahmetli bir yöntem ile elde ediliyormuş. Sabır rengi de denilirmiş. Kök bitkilerinin istenilen renge dönüşebilmesi için, üç yıla yakın bir süre geçmesi gerekiyormuş.


18. ve 19. yüzyıllarda Edirne kırmızısı pamuk ipliğinin boyanması ile çok geniş alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle saraylarda ki kumaşlarda daha yaygın olarak kullanılmıştır. Rengin formülünün illegal yollardan Avrupaya aktarılması sebebi ile dönemin padişahı tarafından yasaklandığıda bilinir.


Yani bu renk benim içinde,bölgem içinde çok önemli bir renktir. Ben de ki tarihçesi yıllar içinde daha farklı gelişti elbet.

Dokuz yaşında idim.İlk okul 3.sınıfa gidiyordum.Çalışkan sayılırdım.Hırslıydım da. İlk okumaya başladığında yakana kırmızı kurdele takılıyordu. Sınıfta ilk ben alamamıştım tabi. Ah Ahmet ah !! İlk o almıştı. Köy imamının oğlu idi.Çok çalışkandı. Herşeyi önce o biliyordu, o yapıyordu. Bu durum da beni çocukça deli ediyordu. Kıskançlığımın farkında olacak ki, yakar top oynadığımızda hep önce beni vuruyordu. Ben çok iyi zıplıyordum. Risk olacaktım ki beni elemekle başlıyordu işe. Bu arada ben de sonra almıştım, kırmızı kurdeleyi. Ama Ahmet önce almıştı bu gerçekti. Ben de hiç yılmadım. Okuma yarışmalarında hep ben birinci oluyordum.Çok konuştuğumdan mı bilmem, ama çene hızım fazla gelişmişti o yaşta. Bu sebeple her metni bir çırpıda okurdum.Kimseler hissetmesin diye Ahmet e bakıp içimden ohhh çekerdim.Çocukluk işte.


Yaklaşan 23 Nisan bayramımızdı.Örgülü saçlarım uçlarında bağlı kırmızı minik beyaz puanlı kurdelelerim vardı.Öyle saten falan değildiler.Poplin basma kumaştandı.Aynısından fırfır katlı eteğimde vardı.Bir önce ki yıldan kalan dizleri dikilmiş beyaz külotlu çorabımda duruyordu. Boydan olacağı meçhul.

Ama benim istediğim kırmızı parlak tokalı ayakkabı idi.

Dedeme önceden kırmız ayakkabı istediğimi söylemiştim.

Bayrama ise iki gün vardı.Benim de gri potin ayakkabılarım.Onları giyecektim çaresi yoktu.Sabah kalktığımızda sofrada dedem yoktu.Babannem panayıra gittiğini söylemişti.Bir önce ki akşamda uykuluydum. Üstümü örterken elinde bir çırpı görmüştüm dedemin.Anlayamadan uykuya dalmıştım.

İnşallah bana ayakkabı alır diyordum.Nitekim de öyle imiş.Alacakmış.O gün yokuşun orada ki topraklı patikada bekledim onu tüm gün.Ne yemek geldi aklıma ne de su.Cesurda bana eşlik etti.O arada kalkıp dolaşıyordu.Yine yanıma geliyordu.Beni yalnız bırakmıyordu.Ben ise ellerimi çenemin altına koyup oturduğum yerde sadece dedemi bekliyordum


Hava yavaş yavaş kararma başlamıştı.Aralıklı olarak önce annem sonra babannemin seslerini duyuyordum.’’ gel artık’’ diye. Duymamazlıktan geliyordum onları.Tamamen odaklanmıştım.Hayal kuruyordum.Kırmızı kurdelelerim eteğim ve kırmızı tokalı ayakkabılarım.

Uçuş uçuş dans ediyordum.Kuşlar gibi kanat çırpıyordum sanki.Olduğum yerde dönüyordum sürekli.Babannem camdan beni seyrediyormuş.Oynadığımı düşünmüş.Ben ise sadece hayal ettiğim o kırmızılı kız çocuğuydum.Ve alabildiğince dönüp dans ediyordum.Cesur da bana şaşkın şaşkın bakıp arada kalkıp hopluyordu etrafımda.Sonra başını patilerinin arasına alıp yerde bana bakıyordu.


Aşağıda gürgen ağaçları arasında çukurlu toprak yolumuz vardı.Yan sağ tarında rahmetli Yusuf dedenin evi. Onun yola bakan, büyük dalları olan ceviz ağacı. Adeda yolun bize doğru dönük tarafını kapatıyordu.Bu sebeple hava da yavaç yavaş o sevdiğim kızıla dönüyordu. Ben de olduğum yerden tam olarak geleni gideni seçemiyordum.

Ceviz ağacının dallarının arasına bakarken, hemen yanında ki çatallı dut ağacına baka kaldım.Ne çatalmış ama. Dut yemeyi çok severdim.Hangi çocuk sevmez ki, dalından koparıp yemeyi.

Yine öyle bir gün dü hatırladığım. Bu arada dut ağacı Yusuf dedenin. Kardeşlerimle beraber dut yiyelim diye ağaca çıkmıştık o gün.Günlerden de cuma idi.Yusuf dede cuma namazına giderdi ve iki saat olmazdı. Bizde rahat rahat yerdik dutları.O gün iyice kaptırmışık kendimizi saat bilmeyiz tabi.Aman allahım Yusuf dedenin sesini duyduk.Kardeşlerim pıt pıt atladılar aşağıya.Ben de atlayayım dedim ama atlarken tshırt üm ağacın budağına takıldı.Asılı kaldım oracıkta.Ses çıkartırsam Yusuf dede gelecekti.Debelenirsem aşağıya düşecektim.Nasıl bir çaresizlikti yaşadığım.Çocuk kalbim hızlı hızlı korkudan yerinden çıkacaktı. Kardeşlerim arkalarına bakmadan gitmişlerdi.Benim de arkalarından geldiğimi düşündüklerinden hiç merak etmemişlerdi.Yoldan geçen komşumuz beni gördü.Gülerek çıkarttı beni asılı olduğum yerden.Koşarak eve gitmiştim.O gündür bu gündür dut ağacı gördüğümde sadece yanından hızlıca geçerim.

Dedemi beklerken saat epeyice geç oldu. Ne gün kaldı, ne de kızıl kırmızım.Bense minik dünyamda tatlı anılarımla dedemi bekleyişimi sürdürüyordum.

Cesur aşağı doğru koşarak havlamaya başladı.Dedem geliyordu.Elinde hasır büyük bir sepet vardı.Önceleri bizim oralarda kasabalarda alışverişlere giderken kullanılıyordu bu sepet.Diğer kolundada kocaman içi dolu beyaz bir çuval vardı.Ter su için de kalmıştı.Ona öyle bir sarıldım ki koşarak.Gözlerim dolu dolu ne diyeceğimi bilmiyordum.Beraber yokuşlu patikadan çıktık.Evin önünde ki sundurmanın önünde oturdu, ‘’soluklanayım’’ dedi. Anlattı bir taraftan, köy arabasını kaçırmış.Berberin at arabası ile gelmişler bunca yolu.Yemek yendi bir taraftan.Dedem gelene kadar sofrayı kurmamıştı babannem.Sonra hepimiz etrafına toplandık.Ben çok sabırsızdım.Çaktırmıyordum ama kalbim küt küt atıyordu.Nasıl ayakkabı almıştı bana diye.İlk önce benim ayakkabımı uzattı.Pelur bir kağıtta sarılıydılar.Ellerim titriyordu.Açtım katlı kağıt paketini.İlk defa paketli hediye almıştım.Evet beklediğim ayakkabılardı.Tıpkı hayalimde ki gibi.Parlak kırmızı tokalı ayakkabılar.Ayağıma giymeden ayakkabılarımı öpmüştüm.Benimdi onlar hiç eskimeyeceklerdi.Beyaz külotlu çorapta almıştı.Dizleri dikişli olmayanından.Koşa koşa içeriye gittim.Tıpkı bahçe de hayal ettiğim gibi. Giydim hepsini ve sundurmanın oraya çıktım.Döndüm durdum hep.Eteğimin fırfırları uçuş uçuştu.Örgü peliklerim vücudumun etrafında benden daha hızlı dönüyorlardı.Nasıl mutluydum ve o benim mutluluğumun dansı idi.


Sabır ile beklemiştim tüm gün usanmadan.Tıpkı maharetli ustaların bu rengi beklediği gibi.


23 Nisan günü gelmişti. İçim içime sığmıyordu. Şiir okuyacaktım. İstiklal marşının on kıtası idi bu.Güçlü bir ses tonum olduğunu o günlerde fark etmiştim. Ben en son provada tahtada okurken öğretmenim beni alkışlamıştı.Çok sevinmiştim.’' aferin bayram günü de böyle oku ‘’ demişti.

Hepimiz okul bahçesindeydik.Önce sıraya girdik.Marşlar söyleyerek yürüyüşler yapacaktık.Büyük sınıflar önde.Küçük sınıflar arkada ve herkes sınıfı içinde boy sırasında dizili bir şekilde yürüyecekti.

Hiç unutmam ‘’ uygun adım marş’’ dediğini öğretmenimizin.Marşlar söyleyerek dolaşmıştık köyde ki ana yolu. Benimse sevdiğim ve gür bir ses ile söylediğim;

‘’Hoş gelişler ola Mustafa Kemal paşa,

arş arş ileri ileri,

arş ileri,dönmez geri ,

Türk ‘ün askeri ‘’



marşımız olmuştur.



Bizim bölgede ‘’ H ‘’ harfi pas geçilirdi.Hala öyle devam ediyor.Metin vardı bizim sınıfta.O hem sırayı bozardı.Hem de bu marşta ‘’ojjj ‘’ derdi, güldürürdü bizi.Dikkatimizi dağıtır şaşırırdık biz de.Yaşça bizden büyüktü ama aynı sınıftaydık.''Türkiyede ki boğazları say Metin '' derdi öğretmenimiz,mutlaka kendi boğazını da eklerdi.''Üçüncü boğaz Metinin boğazı ''diye.

Sonra bayram yerine okula bahçemize geri dönmüştük. Ailelerimiz de oradaydı.Dedem en öndeydi.Nedense ilk o takıldı gözüme.Daha da heyecanlandım. Oturduğumuz odanın duvarında asılı kırmızı bayraklı bir fotoğraf vardı.O bizim ay yıldızlı bayrağımız ve ATATÜRK resmiydi. Biz o resme bakarak büyümüştük hepimiz.Ve ben istiklal marşını ezberlediğimde bu resmin karşısında okumuştum ilk. Dedemin mavi gözlerinde ki o sevgiyi görmüştüm.Bize aşıladığı o yüce sevgiydi bu.ATATÜRK sevgisi. Bayrak sevgisi idi bu.Kırmızı sevgisiydi bu içime yerleşen.

Tören başlamıştı.Şiirler okunuyordu.Sıra bana geldi.Bir ayakkabılarıma ve bir de dedeme baktım.Adım okundu.Bacaklarım titriyordu çok heyecanlıydım.Alkışlar arasında kürsüye çıktım.Selam verdim.Bayrağıma döndüm.Ona da selam verdim.Yüzümü herkese döndüm.Dedemle göz göze geldik.Başladım okumaya.Dilim vücudum ile şekil bulmuştu adeta. Ay yıldızlı bayrağım süzülerek dalgalanıyordu yanımda.

Okudum ve bitmişti.Herkes beni akışlıyordu.Dedem bana doğru hızlı adımlar ile geldi.Tıpkı benim de ayakkabıları getirdiği gün ona sarıldığım gibi sarıldı bana.Küçücük bedenim heyecandan titriyordu.Oysa o üşüdüğümü mü zannetti ne üzerinde ki ceketi çıkardı ve omuzlarıma attı.Ceket yere değecekti neredeyse.Öğretmenim beni sıraya çağırdı.Yerimdeydim.

Tam olarak belki de o gün kırmızı renk, küçücük beni, daha da güçlü kılmıştı.

Bayramdan sonra günler geçmişti.Ama kırmızı ayakkabılarım aklımda hiç eskimedi . Her giydiğimde sanki yeniden sundurmaya çıkıyordum.Kuşların kanat çırpışları gibi uçuş uçuş oluyordum. Saç örgülerim etrafımda halka halka dönüyordu. O an kendimi bayrağın dalgalandığı gibi hissediyordum. Kırmızı bendim, ben kırmızıydım. O rengi taşıyan sadece ayakkabılarım değildi ki. İçimdeki cesaretimdi, içimdeki sabrımdı benim. Dedemin gözlerinde gördüğüm şey sevgimle birleşince,kırmızı artık sadece bir renk değil di.

Benim çocuk kalbimin güçlü tutkusu olmuştu.

Ben dede ve babanne torunuydum.Evlenene kadar yanlarında büyüdüm.Beni onlar yetiştirdi. Güzel insan olmayı, dürüst olmayı yalansız yaşamayı ben onlardan öğrendim. Anne ve babam, tarla saban derken bize çok fazla zaman ayıramıyorlardı.Birilerinin de o işleri yapması gerekiyordu belki de.Kardeşlerim daha haylazdılar. Biri o yaşlarda kuş sevdasında diğeri ise derede ki balıkların peşindeydi.Yazları öğlenleyin hava çok sıcak olurdu.Onlar da bunu fırsata çevirip dereye yüzmeye giderlerdi. Beni de tembih ederlerdi’’ sakın söyleme bak‘’ diye.Kardeşlerimi evet söylemezdim.Şikayet etmezdim de onları.Ama çokta korkardım gittiklerinde. Ya bir şey olursa diye. Derenin dibi çamurdur.Daha da kötüsü önceleri atlayıp çakılanlar olmuş dedem anlatılırdı hep.

Eğer dedemin okuyabilme yönünde bir fırsatı olsaydı, çok faydalı biri olurdu kesin.O döneme göre çok akıllı aydın ve ileri görüşlüydü kendisi. Akşamları canımız sıkılmasın diye her gece bize çok güzel masallar anlatıyordu.Hayal gücü o kadar derindi ki nereden buluyordu bu zenginliği bilmiyorum.Her akşam koli içinden mis kokulu oval bisküviler ya da keçi boynuzu verilirdi elimize.Çikolata bilmezdik biz. Şekerlemeleri de her zaman yiyemezdik.Harçlık verirlerse ancak o zaman .Ben şekerleme almazdım.Ceplerimi hep lelebi ile doldururdum.Ya da kırmızı minik kutularda kaymak dediğimiz o beyaz tatlıdan alırdım.Her zaman değil tabi.Yoklukta vardı.Bize harçlık vermek isterlerdi elbet.Ama daha önemli ihtiyaçlar karşılanırdı.Bizim köyümüzde elektrik yoktu mesela.İlk okul dördüncü sınıfta hatırlıyorum sanırım .Yeni gelmişti o dönemlerde.Televizyondan bahsediliyordu.Etrafımızdan duyorduk.Elektrikle birlikte alanlarda oluyordu köyde. Dedem bize de alacağını söylerdi.’’ herşeyin zamanı var ‘’ diyordu.Bizde beklerdik kardeşlerimle.

Komşumuz manavlar televizyon almıştı.Bizde nasıl bir şey diye onların evin önüne gidip bakmıştık.Camdan görüyorduk.Siyah beyaz sürekli değişen bir ayna vardı.Adını bilmiyorduk.Köşeli bir tahta kutıydu. Aynalı görüntüsü olan o nesneye televizyon diyorlardı.Manavaların camından seyrettiğimizi gören dedem,ertesi gün borç harç bize de bir tevizyon almıştı.Hepimizin yüzünde gülücükler açıyordu.Kurdular birkaç gün sonra.Uykudan önce proğramı vardı.Adile NAŞİT sunuyordu.Her akşam onu izlerdik.Haberleri bile izliyorduk.Yayın başlamadan ekranda bölmeli bir yuvarlak vardı.Onu bile izleyebiliyorduk.Ama sesini kısardık, rahtsız edici bir sesti çün ki.Hafta sonu kara şimşek ve türk filmleri oluyordu.Bıkmadan usanmadan izlerdik.

Dedemin bizim için yaptıklarını düşündükçe, eksik yapı taşlarımızı yerine koyma çabası içinde geçti ömrü diye düşünüyorum hep.Sekiz köşeli kasketi vardı.Kulağında mevsimi ise eğer, mutlaka bir çiçek takardı.Cebinde kırmızı akide şekeri olurdu hep.Arada bize verir arada kendi yerdi.

Dedem hayvanları çok severdi.Cesur küçücük yavruydu geldiğinde. Gözleri daha yeni açılmıştı.Onu baş ucunda bakmıştı hatırlıyorum hayal meyal.Süt tasına serçe parmağını batırıp, ucunda ki süt damlacığı ile cesuru beslerdi.Canım cesurumuz çok uzun yıllar yaşadı.Hepimizi büyüttü.İneklerimizi bile .Dedem kardeşlerimle bana ineklerimizi bölüştürmüştü.Zeynep,çongal ve ceylan benimdi.Tülü ve iki kızı ortanca kardeşimin.Koca inek ve kızlarıda küçük kardeşimindi.Her birimizin üçer ineği vardı.Otlatmaya gittiğimizde kimse kimsenin ineğine bakmıyordu.Herkes kendi ineklerinin sorumluluğunu alıyordu.Cesur hepimizin sorumluluğunu tabi.O kadar akıllıydı ki bizim görmediğimizi görürdü.Biz oyuna dalardık.Hayvanları unuturduk.Dağılırlardı.Cesurun havlaması ile toplardı dağılan ineklerimizi’’yaramazlık yapmayın ‘’ der gibi.Cesuru da dedem yetiştirmişti.Sadece konuşamıyordu bizim gibi.Havlayarak anlatıyordu derdini.



Yıllar geçiyordu.Ne cesur ne dedem ne de babannem kalmıştı.Onlar göçüp gitmişti bu dünyadan.Özlediğimde içimden sıkıca sarılıyorum onlara.Kırmızı ayakkabılarımın geldiği o gün gibi sarılıyorum.Her ziyaret edişim de ise topraklarını avuçlarıma alıp, boşluklarının özlemi sarıyordu, o çocuksu kırmızı kalbimi.

Büyümüştük her birimiz.Eksilmiştik evet, yıllar içinde.Hayat değişmiş, zaman değişmişti.Ama hissetiklerimiz hiç değişmemişti.

Bütün renkler gibiydi hayatım. San ki bazen alaca bir ruh hali,bazen ise renklerin gizemi ile olduğum yerden daha farklı bir zamana evriliyor gibiydim.

İnsanları tanıyabilmek anlayabilmek için çok uzun yıllarımı vermiştim.Kimisi iyi,kimisi kötü diye tabir edebileceğim bir sürü insan tanımıştım.Dedemin dediği gibi iyi insan, güzel insan olmayı ve kalmayı başarabilmek istiyordum.Güzel olan herşeyin içinde yer almak beni mutlu ediyordu. Sabırlı oluşum, beni bazen olumsuz etkilese de yılmıyordum.Tebessümü seviyordum.Yüzümde de genelde kaybetmemeye çalışıp, güzelliğine inanınırım.



Herkesin bir rengi var mıydı ki? Kırmızı beni sürüklerken, diğer renkleri de görmemi istiyor gibiydi. Yeşile de tutulmuştum; sakinliğiyle içime iyi geliyordu. Ama kırmızıya olan tutkum hiç değişmemişti. Bendim kırmızı. Şartlanmışlıktan değil, içimdeki cesaretten doğmuştu bu sanki. Yeşil beni dinginleştiriyordu bel ki, ben hep gün batımını arıyordum aslında, kırmızısında kaybolmayı arıyordum.

Gerçekte aradığım neydi? O uçuş uçuş dans eden kız çocuğu mu? Zihnimde hiç eskimeyen kırmızı ayakkabılarım mı? Minik cüsseli ama kocaman hayalleri olan, cesaretli o kız çocuğu muydu? Büyüdükçe tamamlamak istedim; ne yaptıysam olmadı, hep eksik kaldı bir yanım. Çatlak bir bardak gibiydim; içine ne koysam sızıp akıp gidiyordu. Doldurduğumu sanıyordum ama o hep azalıyor, eksiliyordu.

Zamanla ne istediğimi anlamaya çalışırken, bir ayakkabı dükkânım oldu. Çocuk ayakkabıları satıyordum: allı, yeşilli, morlu, rengârenk… Gökkuşağı bile kıskanırdı bu renkleri. Yeşil sarmaşıklarla kaplı kapıdan içeri adım attığında, yaşanmışlığı hissedebiliyordun. Vitrin duvarında bir gün batımı görseli ve yanında bir çift kırmızı tokalı çocuk ayakkabısı vardı hep. Kırmızı ışıkların ayakkabılara yansıması, zihnimdeki gün batımlarını ve Cesur’un havlamasını çağrıştırıyordu.

Ben artık o kız çocuğuydum. Bacaklarım titremiyordu. Cesaretimin mükâfatıydı bu.
Sanki aradığım buydu. Ben hep bir duygu aramışım. Ve sonunda bulmuştum…

Derken yine hayal kuruyordu o kız çocuğu;

Ayakkabı dükkânım hiç olmadı. Ama hayalimde hep vardı.Kırmızı ayakkabılarımın ve dedemin sevgisinin bana bıraktığı bir hayal olarak. Belki de dükkân değildi, o çocuksu duygunun tam olarak kendisiydi.

Ben kırmızıya yürüyen bir kız çocuğuydum. Bu renk en güzel mirasım benim. Ve var olmaya devam edecek. Çünkü kırmızı bendim. Ben kırmızıydım...







SAYGILARIMLA

Sibel ARSLAN







Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 1
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Kırmızıya Yürüyen Çocuk

Lebisa Lebisa