Meltem Pastanesi




              MELTEM PASTANESİ

Pazar sabahının erken saatleriydi. Bir tepeye çıkmış, duman mavisi denizi izliyordu. Dün geceki yağmurdan arta kalan, yolların çamuru vardı çizmelerinde. Etrafa toprak ve çam kokusu yayılıyordu. Çok katlı kuş evlerine benzeyen yemyeşil çam ağaçlarıydı bunlar. Rüzgâr estiğinde, çam iğnelerinin senfonik uğultusu ile Serpil tüm düşüncelerinden sıyrılıyordu.

Yirmi beşinci doğum gününde, pastasını üflerken dilediği şey, beş yıl sonra gerçekleşmişti. Bu geçen zamanda çok şey değişmiş olsa da her şeye rağmen o çok istediği kendi iş yerini açmayı başarmıştı. İşine dört elle sarılınca, kısa zamanda hayranlık uyandıran bir başarıya ulaşmıştı.  En son ziyaretinin üzerinden neredeyse bir ay geçmiş, anne ve babasını bir daha görmemişti. Dostlarından da uzaklaşmıştı. Aramalara geri dönemeyişi artık onu rahatsız etmemeye başlamıştı. Kendi dertleriyle öyle kafasını kuma gömmüştü ki başka hiçbir kimse onu ilgilendirmiyordu.

Yayla yolu üzerinde derme çatma kurulmuş bu çay bahçesinde, masasına gelen karahindiba kahvesini yudumlarken, bunların hiçbirini düşünmemeye çalışıyordu. Kendini ispat etme heyecanı, giderek ruhunu güçsüzleştiriyordu.

Kara bulutlar biranda gökyüzünü kaplayınca, rüzgârla karışık bir yağmur yağmaya başladı. Serpil, çay ocağının olduğu bölüme geçmek zorunda kaldı. Çeşitli kuş resimleriyle kaplı örtüler, içerideki üç küçük masayı süslüyordu. Ne yazık ki bu üç masa da doluydu. Serpil elinde fincanı ve telefonuyla ayakta kaldı.

Ortadaki masada siyah kazaklı, siyah pantolonlu gece gibi bir adam oturuyordu. Kemerli burnunun üzerindeki gözlüğünü eliyle düzeltirken ayakta bekleyen kadına gayri ihtiyarı bakıp, yine okuduğu gazetesine döndü. Garson aceleyle gelip, kadının elindeki fincanı aldıktan sonra müşterisine oturacak bir yer aradı.

“Şimdi size bir yer bulacağım hanımefendi.” dedikten sonra orta masaya doğru seslendi: “Salih Abi, bayana bir yer ayarlayabilir miyiz?” Adam gazetesini masaya bırakıp ayağa kalktı ve kadına, “Buyurun hanımefendi oturun lütfen..” diyerek karşısındaki sandalyeyi işaret etti. Serpil, önce çekimser davrandı ama sonra adamın vakur tavırlarına bakınca masasına oturmakta bir sakınca görmedi.

Tokalaşıp, tanıştıktan sonra bir sohbetin iki ucunu tutmaya başladılar. Salih, çok konuşkan biri değildi ama laf lafı açınca da cümleler ağzından dökülüveriyordu. Serpil arada, omuzlarında dalga dalga duran saçlarını karıştırıyordu. Salih ise sakalları ile oynuyordu ve bazen de gözlüğünü düzeltiyordu. Analiz yaparken hep sakallarına dokunurdu. Okumayı çok sevdiği için artık gözlem yeteneği hat safhaya ulaşmıştı ve konuşan kişinin sadece sesini dinlemiyordu. Ses tonu, durakları, seçtiği kelimeler, açtığı konular ve tabiî ki vücut dili onun için birer ipucuydu.

Şubat ayında, Amanosların serin rüzgârı ayaklarının altından ufak da olsa gelip geçiyordu. Sıcacık çayları gelince biraz ısındılar. Serpil bakımlı, üstüne başına bakılınca da varlıklı gözüküyordu. Lüks bir kafe yerine neden bu mütevazı çay bahçesindeydi? Salih içinden bunu sorguluyordu. Sakinlik ve doğaya yaklaşmanın bir diğer adı da, iç hesaplaşmaydı. Kalabalıkta, gürültüde ve karmaşada insan kendi ile kozlarını paylaşamazdı çünkü. Bunu Salih çok iyi bilirdi.

Serpil’in gözü, arada Salih’in kartal figürlü yüzüğüne takılıyordu. Birkaç tahmini vardı tabiî ki ama onları kendisine saklıyordu şimdilik. Salih cesaretini toplayıp, “Size bir şey sorabilir miyim?” deyince, Serpil biraz heyecanlandı. “Buyurun lütfen.” diyebildi.

“Siz dışarıda otururken, gözlerim arada size takılıyordu. Denizi izleyen birinin genelde sakinleşmesi, yüz hatlarının yumuşaması gerekir fakat sizde ise çay bahçesinin avlusuna yayılan bir huzursuzluk vardı. Dün gece okuduğum, Nereye yuvarlanıyorsun Küçük Elma kitabında bahsedilen, Hotinski çayırında kurşuna dizilecek esir askerler gibi duruyordunuz. Acısını hafifletemediğiniz bir kayıp mı oldu? Yüzyılın Depremi hepimizi hazırlıksız yakalamıştı. Kayıpsız bir kişi bile olmadı şu coğrafyada. Sizi anlayabilirim ama biran önce bu kayıp her neyse onunla başa çıkmanın bir yolunu bulmanız gerekiyor.”

Serpil sessizce dinlemişti Salih’i ama konuşması bittiğinde gözlerinden birer damla yaş yanaklarına doğru düştü. Kendini toparlamaya çalışırken, çayından bir yudum aldı.

“Kusura bakmayın, kendimi tutamadım. Biliyor musunuz, resmen içimi okudunuz. Evet, herkes gibi depremde bir kayıp yaşadım ben de. Dünyayı daha güzel görmeme sebep bir dostumu, hayallerimin mimarını toprağa verdim. Beraber bir iş kuracaktık, kendi ayakları üzerinde duran iki kadın olmak için yemin etmiştik. Şirin, tatlı bir pastanemiz olacaktı, insanlara en güzel günlerinde leziz ve mutluluk verecek pastalar pişirecektik. Meltem, gidince zor günler geçirdim, onu çok aradım. Hayallerimizin yıkılan binaların altında kalmasına gönlüm razı olmadı. Her şeye rağmen pastanemiz açıldı. Adını da, Meltem Pastanesi koyduk. İkimiz için çok çalışmaya başladım. Onun ismi o tabeladan inmemeliydi. İkimizin uzun yıllar denemelerini yaptığımız özel pastalar bir bir tezgâhta yerini aldı. Hatta yakında ikici şubemizi açmaya hazırlanıyoruz. Ekibimden çok memnunum, sağ olsunlar yürekleriyle çalışıyorlar. Bunlar hep Meltem’in eseri. Burada olsaydı da bu başarımızı ve müşterilerin o övgülerini duyabilseydi. Ama biliyorum ki o yukardan her şeyi izliyor. Bugün de Meltem’in doğum günü. Ondan biraz buruk içim. Çok konuştum değil mi?”

Salih, sorduğu sorudan mahcup olmuştu. Serpil anlattıkça ve arada derin nefesler alıp dinginleştikçe bu mahcupluğu kaybolmuştu. Hiç tanımadığı bir insanın, en derin yarasını yakalamıştı. Böylece çalışkan, duygusal, zarif bir arkadaş kazanmıştı.

Biraz da kitaplardan, edebiyattan bahsettiler. Salih, kitapsız yaşayamayacağını anlatıyordu Serpil’e. Yağmur da dinmiş, güneş yüzünü göstermişti. Garson elinde bir kutu ile gelip, onu masaya bıraktı. Başka bir isteklerinin olup olmadığını sordu. Salih birer tane çay söyledi ve Serpil’den kutuyu açmasını rica etti. Merakla açılan kutudan, üzerinde Meltem yazan küçük bir pasta çıktı.

“Arkadaşınızın doğum günü kutlu olsun. Onun sayesinde ben de sizi tanıdım. Mumu üfleyin lütfen.” Serpil yüreğinin vadilerine serpilmiş beyaz zambakların heyecanıyla pastanın üzerindeki mumu üfledi. Güzel şeyler olmaya devam ederken, yaşama küsmek de şımarıklık sayılabilirdi. Serpil bu günün en güzel denk gelişini yaşamaya devam ediyordu..

 

 

 

                                                                                            Mavi Yıldırım   

 

 

 

( Meltem Pastanesi başlıklı yazı MaviYıldırım tarafından 22.02.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu