
Sabah gözümü açınca korkuttu beni
aynadaki o yabancı yüz.
Sanki bir gecede sonbahar gelmiş,
Çehremde hayatın yorgun izleri...
Saçlarımda aklar, yüzümde binlerce çizgi,
Zamanın sert bir tokadı sanki bu.
Tenim artık ruhuma ağır gelen bir maske,
Benliğimden geriye kalan solgun bir pürüz.
Sahi, bu yorgun bakışlı kişi ben miyim?
Yollar çok taşlı, çizgiler kederli...
Her bir beyaz telim, dünyaya söylenmiş bir söz.
Ten yaşlanıyor da nefis neden hep taze?
Neden sığmıyor ruhum bu dar kafese?
Belki de asıl mucize;
Kabuğu soyup içteki o özü bulmaktır.
Aynadaki o çatlak sırra inan,
Her şey en sonunda aslına dönecek.
O beyaz saçlar bir yenilgi değil,
Olgunluğun müjdesi, sonsuzluğun sesidir.
Korkma bu yüzden aynadaki yüzden,
Bu senin varacağın son liman.
Vakit el sallıyor artık gemiye,
Ey fani insan, yolcusun sonsuza;
Aynanın ardındaki o gerçek aydınlığı bul şimdi.
Eksilen her parça, aslında bütüne bir gidiş.
Bu yaşlı manzara, kutsal bir bitiş aslında.
Ruhun evine dönmesi, o en son yükseliş;
Ve yolun sonunda kavuşacağın, o en güzel yüz...
@@@@@@@@@
Bana en çok hüzün yakıştı...
O mahzun mühür ki ruhuma,
Daha "Bezm-i Elest"te yapıştı.
Bir vakitler göğe komşuydum,
şimdi ise;
Yuvasız kuşlar gibiyim, mekanı belirsiz.
"Kâl-u Belâ"dan bu yana,
Vuslatı ertelenmiş bir sürgünüm sanki.
Dünya denen bu dar memlekette,
Her nefesim gurbet,
Her adımda sıla hasreti çekiyorum...
Toprağa basıyorum ama ayağım semada kalmış,
Gözlerim uzakların uzağında,
Henüz yazılmamış bir şiirin eksik mısrasıyım.
Bana en çok hüzün yakıştı;
Çünkü ben bu dünyaya,
Hiç gelmemiş gibi yabancıyım....