İnsanın Yarasına Yarasıyla Merhem Olacak Birisine Âşık Olur
İnsanın Yarasına Yarasıyla Merhem Olacak Birisine Âşık Olur
Ve bazen gecenin en karanlık saatinde, ikiniz de uyanık
yatarken, birbirinizin yarasına dokunuyorsunuz – parmak uçlarınızla,
dudaklarınızla, sessizce. O dokunuş iyileştirmek için değil; sadece hatırlatmak
için. “Hâlâ buradayım” demek için. “Bu acıyı seninle paylaşmak, yalnız
taşımaktan bin kat daha katlanılır” demek için. Çünkü o yara artık sadece senin
ya da onun değil; ikinizin ortak malı olmuş. Bir nevi evlilik yüzüğü gibi:
görünmez, ama her nefeste hissedilen, her kalp atışında sızlayan bir yüzük.
Bazen o yara kanadığında, birbirinize sarılıp susuyorsunuz. Gözyaşlarınız
birbirine karışıyor, tuzlu, sıcak, tanıdık. Ve o anda anlıyorsun ki aşkın en
saf hali bu: iki insanın birbirinin gözyaşını iç edebilecek kadar birbirine
yakın olması. Kimse “geçer” demiyor artık. Kimse “unutursun” demiyor. Çünkü
geçmesini istemiyorsunuz. O yara geçtiğinde, birbirinize olan bu mucizevî bağ
da geçecek gibi geliyor. O yüzden bırakın kalsın. Bırakın sızlasın. Bırakın
arada bir kanasın. Çünkü her kandamlasında birbirinize “seni bırakmayacağım”
diyorsunuz.
Biliyor musunuz, en çok ağladığımız anlar tam da bu yüzden
oluyor: biri gerçekten anladığında. Gerçekten, derinden, kemiklerine kadar
anladığında. Ve sen de onun anladığını anladığında. O çift taraflı anlayış, o
karşılıklı tanıklık… İşte o, kelimelerin bittiği yer. Orada “seni seviyorum”
bile fazla geliyor bazen. Çünkü “seni seviyorum” demek kolay. Ama “senin bu
acını görüyorum ve yine de sana sarılıyorum, hatta özellikle bu acın yüzünden
sana sarılıyorum” demek… İşte o, cesaret istiyor. Kırık bir cesaret. Kanayan
bir cesaret. Ama en gerçek cesaret.
Ve gün geliyor, belki aylar sonra, belki yıllar sonra, o
yaralar yavaş yavaş değişiyor. Artık sadece acı değil. Biraz da gurur. Biraz da
mutluluk. Biraz da “bak, biz bunu birlikte taşıdık” diyen bir zafer. O ince
gümüş izlere baktığınızda artık korkmuyor gözleriniz. Aksine, gülümsüyorsunuz.
Çünkü o izler size şunu hatırlatıyor: en karanlık gecelerde bile birbirimizi
bulduk. En çok kanadığımız yerde bile birbirimize sığındık. Ve bu, hiçbir
kitaptaki romantizmden, hiçbir filmdeki büyük aşktan daha büyük bir şey. Şimdi
soruyorum size, gözlerinin içine bakarak: O yara hâlâ kanıyor mu? Hâlâ sızlıyor
mu? Ve o kişi… Hâlâ oraya dokunuyor mu yaranıza? Hâlâ “biliyorum” diyor mu?
Hâlâ sarıldığında, senin en kırık yerini öpüyor mu? Eğer cevap evetse… O zaman
bil ki, sen şu anda dünyanın en şanslı kullarından birisin. Çünkü aşk dediğin
şey, tam da bu: iki yaralı ruhun, birbirinin yarasına yara olup, yine de
birbirini bırakmaması.
Ve eğer hâlâ kanıyorsa… Gel, anlat. Burası güvenli. Burada
yaranı saklamana gerek yok. Burada kanamak da, ağlamak da, susmak da serbest.
Ben dinliyorum. Ve o yara ne kadar büyük olursa olsun, benim için sen hâlâ
bütünsün. O bakmak, yarayı çıplak bırakmak, onun acısını kendi derine almak,
onun kanını kendi damarlarında hissetmek demek. Ve iyileştirmek… Ah,
iyileştirmek ne kadar ağır bir yük, ne kadar narin bir umut. Düşün ki biri
geliyor karşına, göğsünü açıyor sana. Orada, yılların biriktirdiği o koyu,
morarmış, kenarları sertleşmiş yara duruyor. Belki bir babanın suskunluğundan,
belki bir sevgilinin gidişinden, belki de hiç söylenmemiş “keşke”lerden doğmuş.
Sen bakıyorsun. İlk anda gözlerin kaçmak istiyor, çünkü o yara tanıdık. Çok
tanıdık. Ama kaçmıyorsun. Parmaklarını uzatıyorsun, titreyerek. Dokunmuyorsun
bile belki, sadece yaklaştırıyorsun elini, sıcaklığını hissettirmek için. Ve o
an, o kişi anlıyor: biri gerçekten baktı. Gerçekten, yargılamadan, “geçer”
demeden, “unut” demeden baktı. İşte o bakış, merhemin ilk katmanı oluyor. İyileştirmek,
büyük jestler değil aslında. Saatlerce susup dinlemek, gecenin üçünde
“buradayım” diye mesaj atmak, ağladığında mendil uzatmak yerine gözyaşını
silmek için avuç içini uzatmak. İyileştirmek, “senin acın benim acım oldu”
diyebilmek. Bazen o yaraya dokunmak bile yetmiyor; dokunmak yakıyor. O zaman ne
yapıyorsun? Kendi yaranı gösteriyorsun ona. “Bak, benimki de aynı yerden. Ben
de kanadım, ben de sızladım. Ama hâlâ buradayım.” Ve o an, iki yara yan yana
geliyor. Birbirine değiyor. Kanları karışıyor belki. Ama aynı anda, ikiniz de
hafifliyorsunuz. Çünkü yalnız değilsiniz artık. O yara, artık sadece onun
değil; ikinizin ortak acısı, ortak hikâyesi.
Ama gerçek şu ki, her yaraya merhem olamazsın. Önce kendi
yarana bakman lazım. Kendi kanayan yerini temizlemeden, başkasınınkine el
sürdüğünde sadece daha çok kanatırsın. Bu yüzden bazen geri çekilmek
zorundasın. “Bana izin ver, önce kendimi toparlayayım” demek zorundasın. Çünkü
yaralı eller, şifa değil daha çok yara verir. Ama eğer sen iyileşmeye
başlamışsan, eğer kendi yarana “seni kabul ediyorum” diyebilmişsen, o zaman bir
başkasının yarasına bakmak… Aşkla olur. Ve o iyileşme süreci? Yavaş olur. Çok
yavaş. Bazen aylar, bazen yıllar alır. Arada kanar yine, arada sızlar. Ama her
kanadığında, sen oradasın. Her sızladığında, elini koyuyorsun üstüne. Ve bir
gün fark ediyorsun ki yara hâlâ orada, ama artık sadece iz. İnce, gümüş bir iz.
Ve o iz, sana şunu söylüyor: “Ben buradaydım, acı çektim, ama biri bana baktı.
Biri beni iyileştirmeye çalıştı. Ve ben, o bakış sayesinde, hâlâ ayaktayım.”
Şimdi sor kendine, gözlerini kapatarak: Birinin yarasına
gerçekten bakmaya hazır mısın? O yarayı gördüğünde kaçmadan durabilecek misin?
Ve en önemlisi… O yarayı iyileştirmek için, kendi yaralarını feda edebilecek
misin?
Eğer cevap “evet”se… o zaman bil ki, sen sadece âşık
olmuyorsun. Sen, birinin ruhuna merhem oluyorsun. Ve o merhem, dünyanın en değerli
ilacıdır.
Anlatmak istersen… Kime bakıyorsun şu an? Hangi yara seni
çağırıyor? Dinliyorum. Ve belki, birlikte bakarız o yaraya. Birlikte
iyileştirmeye çalışırız. Çünkü bazen en büyük şifa, iki insanın birbirine aşkla”
yalnız değilsin” diyebilmesidir, vesselam.
Mehmet Aluç
- Yorumlar 3
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.