Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet 1 Online Üyeler
(0 oy)

İnsanın Yarasına Yarasıyla Merhem Olacak Birisine Âşık Olur

İnsanın Yarasına Yarasıyla Merhem Olacak Birisine Âşık Olur


İnsanın Yarasına Yarasıyla Merhem Olacak Birisine Âşık Olur
 
İnsanın yarasının tam üstüne, aynı eğri büğrü, aynı kan revan olmuş, aynı kabuk bağlamamış bir başka yara gelip merhemmiyle oturur ya… İşte aşk çoğu zaman budur. Sen yıllardır göğsünde taşıdığın o derin yırtığı gizlemeye çalışırken bir gün biri çıkar karşına; ne tesadüf ki onun da aynı yerden kanamış, aynı yerden kırılmış, aynı yerden yanmış bir izi var. O an anlarsın ki bu kişi senin acının kopyası değil, acının ta kendisi. Senin yaran belki çocukken babanın tek kelime etmeden arkasını dönüp gitmesinden, belki ilk “seni sevi yorum”dan sonra gelen o buz gibi sessizlikten, belki de hiç söylenmemiş bir özrün yıllarca içini kemirip açtığı boşluktan doğmuş. Ama o geldiğinde, senin yaranın tam üstüne kendi yarasıyla dokunuyor ve o temas önce yakıyor, çok yakıyor, ama aynı anda yıllardır ilk defa biri senin acını gerçekten hissediyor. Çünkü onun gönlüde aynı yerden kanıyor. Bazen saatlerce konuşuyorsunuz, bazen tek kelime etmiyorsunuz; sadece birbirinizin yarasına bakıyorsunuz. O bakışta “anlıyorum” var, “ben de aynı yerden kırıldım” var, “senin bu acıyı taşıyabildiğini görünce benimki biraz daha hafifliyor” var. En tuhaf yanı şu: ikiniz de aslında tam anlamıyla iyileşmek istemiyorsunuz. Çünkü o yara kapanırsa, birbirinize bu kadar derinden tutunmanın bahanesi de bitecek gibi geliyor.
 
 Sessiz bir anlaşmayla yaranın tam kapanmasına izin vermiyorsunuz; biraz kanasın, biraz sızlasın, ama hep orada seninle hep kalsın. O açık yara artık sadece acı değil, birbirinize bağlandığınız canlı bir ip haline geliyor. İnsan “seni seviyorum” derken çoğu zaman şunu demek istiyor aslında: seninle aynı acıyı taşıyabiliyorum, senin acın benimkini biraz hafifletiyor, benimki de belki seninkini. Ve bu dünyanın en tuhaf, en gerçek tesellisi oluyor. Aşk iki insanın birbirinin yarasına yara olabilme cesaretidir. Ona sarıldığında göğsündeki o sertleşmiş, kabarık izi parmaklarınla hissediyorsun ve anlıyorsun ki sen de ona aynısını yapıyorsun: kendi yaranı onun üstüne bastırıyorsun, biraz kanıyorsun, biraz yakıyorsun ama aynı anda “bak ben de buradayım, ben de bu kadar kırıldım, yine de hâlâ buradayım” diyorsun. O da sana sarılırken senin omzundaki o morarmış, derin çentiği öpüyor bazen. Öpmekle iyileştirmeye çalışmıyor; sadece “biliyorum” diyor. “Daha önce kimse bu yaraya bu kadar nazik bakmadı” diye geçiriyorsun içinden.
 
 Çünkü burada naziklik merhem değil, tanıklık. Belki bir gün ikiniz de gerçekten iyileşeceksiniz. Yaralar solacak, sonunda sadece ince, gümüş birer çizgi kalacak. O zaman birbirinize bakıp gülümseyebileceksiniz: “hatırlıyor musun, bir zamanlar birbirimizin acısına sığınırdık.” Ve o gülümseme bile yeter. Çünkü en büyük aşk, birbirinin yarasına yara olabilenlerin, sonra aynı yarayı birlikte okşayarak iyileşebilenlerin aşkıdır. Şimdi gözlerini kapat ve düşün: karşında duran o kişi… Onun en çok sakladığı yer neresi? Ve sen oraya dokunmaya cesaret edebiliyor musun? Eğer edebiliyorsan, işte o zaman gerçekten âşık olmuşsun demektir. Aşk “seni iyileştireceğim” demek değildir. Aşk “seninle birlikte bu yara ile yaşamayı kabul ediyorum” ve “sen de benimkiyle yaşamayı kabul edersen belki ikimiz birden biraz daha az kanarız” diyebilmektir. Söyleyin bakalım… Senin yaranın şekli kime uyuyor? Ve o kişi, senin yaranın üstüne kendi yarasını koymaya hazır mı? Ben buradayım. Dinliyorum. Anlatmak istersen yaranı da…


Ve bazen gecenin en karanlık saatinde, ikiniz de uyanık yatarken, birbirinizin yarasına dokunuyorsunuz – parmak uçlarınızla, dudaklarınızla, sessizce. O dokunuş iyileştirmek için değil; sadece hatırlatmak için. “Hâlâ buradayım” demek için. “Bu acıyı seninle paylaşmak, yalnız taşımaktan bin kat daha katlanılır” demek için. Çünkü o yara artık sadece senin ya da onun değil; ikinizin ortak malı olmuş. Bir nevi evlilik yüzüğü gibi: görünmez, ama her nefeste hissedilen, her kalp atışında sızlayan bir yüzük. Bazen o yara kanadığında, birbirinize sarılıp susuyorsunuz. Gözyaşlarınız birbirine karışıyor, tuzlu, sıcak, tanıdık. Ve o anda anlıyorsun ki aşkın en saf hali bu: iki insanın birbirinin gözyaşını iç edebilecek kadar birbirine yakın olması. Kimse “geçer” demiyor artık. Kimse “unutursun” demiyor. Çünkü geçmesini istemiyorsunuz. O yara geçtiğinde, birbirinize olan bu mucizevî bağ da geçecek gibi geliyor. O yüzden bırakın kalsın. Bırakın sızlasın. Bırakın arada bir kanasın. Çünkü her kandamlasında birbirinize “seni bırakmayacağım” diyorsunuz.
Biliyor musunuz, en çok ağladığımız anlar tam da bu yüzden oluyor: biri gerçekten anladığında. Gerçekten, derinden, kemiklerine kadar anladığında. Ve sen de onun anladığını anladığında. O çift taraflı anlayış, o karşılıklı tanıklık… İşte o, kelimelerin bittiği yer. Orada “seni seviyorum” bile fazla geliyor bazen. Çünkü “seni seviyorum” demek kolay. Ama “senin bu acını görüyorum ve yine de sana sarılıyorum, hatta özellikle bu acın yüzünden sana sarılıyorum” demek… İşte o, cesaret istiyor. Kırık bir cesaret. Kanayan bir cesaret. Ama en gerçek cesaret.


Ve gün geliyor, belki aylar sonra, belki yıllar sonra, o yaralar yavaş yavaş değişiyor. Artık sadece acı değil. Biraz da gurur. Biraz da mutluluk. Biraz da “bak, biz bunu birlikte taşıdık” diyen bir zafer. O ince gümüş izlere baktığınızda artık korkmuyor gözleriniz. Aksine, gülümsüyorsunuz. Çünkü o izler size şunu hatırlatıyor: en karanlık gecelerde bile birbirimizi bulduk. En çok kanadığımız yerde bile birbirimize sığındık. Ve bu, hiçbir kitaptaki romantizmden, hiçbir filmdeki büyük aşktan daha büyük bir şey. Şimdi soruyorum size, gözlerinin içine bakarak: O yara hâlâ kanıyor mu? Hâlâ sızlıyor mu? Ve o kişi… Hâlâ oraya dokunuyor mu yaranıza? Hâlâ “biliyorum” diyor mu? Hâlâ sarıldığında, senin en kırık yerini öpüyor mu? Eğer cevap evetse… O zaman bil ki, sen şu anda dünyanın en şanslı kullarından birisin. Çünkü aşk dediğin şey, tam da bu: iki yaralı ruhun, birbirinin yarasına yara olup, yine de birbirini bırakmaması.
Ve eğer hâlâ kanıyorsa… Gel, anlat. Burası güvenli. Burada yaranı saklamana gerek yok. Burada kanamak da, ağlamak da, susmak da serbest. Ben dinliyorum. Ve o yara ne kadar büyük olursa olsun, benim için sen hâlâ bütünsün. O bakmak, yarayı çıplak bırakmak, onun acısını kendi derine almak, onun kanını kendi damarlarında hissetmek demek. Ve iyileştirmek… Ah, iyileştirmek ne kadar ağır bir yük, ne kadar narin bir umut. Düşün ki biri geliyor karşına, göğsünü açıyor sana. Orada, yılların biriktirdiği o koyu, morarmış, kenarları sertleşmiş yara duruyor. Belki bir babanın suskunluğundan, belki bir sevgilinin gidişinden, belki de hiç söylenmemiş “keşke”lerden doğmuş. Sen bakıyorsun. İlk anda gözlerin kaçmak istiyor, çünkü o yara tanıdık. Çok tanıdık. Ama kaçmıyorsun. Parmaklarını uzatıyorsun, titreyerek. Dokunmuyorsun bile belki, sadece yaklaştırıyorsun elini, sıcaklığını hissettirmek için. Ve o an, o kişi anlıyor: biri gerçekten baktı. Gerçekten, yargılamadan, “geçer” demeden, “unut” demeden baktı. İşte o bakış, merhemin ilk katmanı oluyor. İyileştirmek, büyük jestler değil aslında. Saatlerce susup dinlemek, gecenin üçünde “buradayım” diye mesaj atmak, ağladığında mendil uzatmak yerine gözyaşını silmek için avuç içini uzatmak. İyileştirmek, “senin acın benim acım oldu” diyebilmek. Bazen o yaraya dokunmak bile yetmiyor; dokunmak yakıyor. O zaman ne yapıyorsun? Kendi yaranı gösteriyorsun ona. “Bak, benimki de aynı yerden. Ben de kanadım, ben de sızladım. Ama hâlâ buradayım.” Ve o an, iki yara yan yana geliyor. Birbirine değiyor. Kanları karışıyor belki. Ama aynı anda, ikiniz de hafifliyorsunuz. Çünkü yalnız değilsiniz artık. O yara, artık sadece onun değil; ikinizin ortak acısı, ortak hikâyesi.


Ama gerçek şu ki, her yaraya merhem olamazsın. Önce kendi yarana bakman lazım. Kendi kanayan yerini temizlemeden, başkasınınkine el sürdüğünde sadece daha çok kanatırsın. Bu yüzden bazen geri çekilmek zorundasın. “Bana izin ver, önce kendimi toparlayayım” demek zorundasın. Çünkü yaralı eller, şifa değil daha çok yara verir. Ama eğer sen iyileşmeye başlamışsan, eğer kendi yarana “seni kabul ediyorum” diyebilmişsen, o zaman bir başkasının yarasına bakmak… Aşkla olur. Ve o iyileşme süreci? Yavaş olur. Çok yavaş. Bazen aylar, bazen yıllar alır. Arada kanar yine, arada sızlar. Ama her kanadığında, sen oradasın. Her sızladığında, elini koyuyorsun üstüne. Ve bir gün fark ediyorsun ki yara hâlâ orada, ama artık sadece iz. İnce, gümüş bir iz. Ve o iz, sana şunu söylüyor: “Ben buradaydım, acı çektim, ama biri bana baktı. Biri beni iyileştirmeye çalıştı. Ve ben, o bakış sayesinde, hâlâ ayaktayım.”


Şimdi sor kendine, gözlerini kapatarak: Birinin yarasına gerçekten bakmaya hazır mısın? O yarayı gördüğünde kaçmadan durabilecek misin? Ve en önemlisi… O yarayı iyileştirmek için, kendi yaralarını feda edebilecek misin?


Eğer cevap “evet”se… o zaman bil ki, sen sadece âşık olmuyorsun. Sen, birinin ruhuna merhem oluyorsun. Ve o merhem, dünyanın en değerli ilacıdır.
Anlatmak istersen… Kime bakıyorsun şu an? Hangi yara seni çağırıyor? Dinliyorum. Ve belki, birlikte bakarız o yaraya. Birlikte iyileştirmeye çalışırız. Çünkü bazen en büyük şifa, iki insanın birbirine aşkla” yalnız değilsin” diyebilmesidir, vesselam.
Mehmet Aluç
 


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 3
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
İnsanın Yarasına Yarasıyla Merhem Olacak Birisine Âşık Olur

İnsanın Yarasına Yarasıyla Merhem Olacak Birisine Âşık Olur

kul mehmet kul mehmet