Her gün saat 15.00 ile 16.00 arası seninle randevumuz olurdu. Seni görmek ve sana dokunmak için koşa koşa giderdim; yeter ki kokunu duyayım, varlığını varlığıma eş tutayım. Bıkmadan, usanmadan; gece gündüz demeden seninle olabilmenin şevkini yaşadık yıllarca, kahrımızı çok çektin.
Seni nasıl anlatacağımı bilememekle birlikte, bizlere yaşattığın ve hâlâ yaşatmakta olduğun çileyi aklımızdan çıkarabilmek mümkün değil.
Seni soymak hüner ister güzelim,acemi ellerde mundar olursun.
Stajyerlerin ve çırakların hem sınavıydın hem de kara kâbusu.
Bizi gözyaşlarına boğsan da sen, mutfağımızın sessiz kahramanı ve sofralarımızın baş tacısın.
En sevdiğim yanın, gösterişten uzak oluşundu.
Dış kabuğun serttir; ama için beyaz, temiz, sağlıklı ve yumuşaktır—bazı insanları hatırlatırsın bana.
Tek başına yenildiğinde keskinsin; ama başka malzemelerle birleştiğinde lezzet şölenine dönüşürsün.
Neredeyse tüm yemeklerde, soslarda ve çorbalarda senin imzan vardır ama kibir nedir bilmezsin,bazen hastalıklarımıza şifa olursun bazen hücrelerimizde dolaşan kan.
Soğan dolması,soğan çorbası,soğan salatası,soğan kebabı,soğanlı köfte,soğan kavurması,soğan halkası ve daha niceleri...
Kokun bazen rahatsız etse de tadından asla vazgeçilmez.
Seni kasa kasa soyup doğradığımız o günleri çok özlüyorum; inşaat ustası için keser ve çivi neyse,bizim için de sen öylesin.