Gri Şeritler
Kayısı ağaçları ile süslenmiş o küçük bahçeleri
bir bir geçip anayola vardığında; sonbaharın uğultulu rüzgârı Figen Hanım’ın sırtındaki kahverengi
paltoyu zalim bir kırbaç gibi dövüyor, onu kaldırım taşlarındaki kirli su
birikintilerine doğru amansızca itiyordu. Figen Hanım, rüzgârın gözlerinden
zorla söküp aldığı gözyaşlarını eşarbı ile sildikten sonra; can çekişen
ayakkabılarıyla, fırtınada savrulan kavak ağaçları misali bir sağa bir sola
yalpalamasına rağmen dirençle ilerlemeye çalışıyordu.
Uğultulu rüzgârın sesine sığınarak hıçkırıklarını
bastırmaya gerek duymadan; kiremit renkli ve fıstık yeşili o eski hanın,
sürgülü ağır demir kapısını tüm takatiyle itip içeri girdi. Sağ tarafındaki
halı dükkânında rulo haline getirilmiş halıların desenlerinden süzülen
gölgeler; sararmış benzini, kirpiklerindeki ıslaklığı ve kan çanağına dönmüş
gözlerini tam ele vermese de, simasına nakşolmuş yılların yorgunluğunu bilakis
haykırıyordu. Sağ tarafındaki ev eşyalarına gözleri ilişince, sevmeye
kıyamadığı Nurhayat’ın hasreti,
dilinin en ücra köşelerini kor bir ateş gibi yakıp kavurmaya başladı.
Az sonra merdivenlerin soğuk korkuluklarına
tutunarak üst katta adım attı. Sola dönüp çay ocağından sızan o bayat tost ve
keskin kahve kokusunu bir sis bulutu gibi aşarak, Arzuhalci Arslan Bey’in kapısını iki kez tıkladıktan sonra eşikten
içeri adımını attı. Arslan Bey ile göz göze gelindiğinde; dışarının o uğultulu
soğuğu, yerini ağır ve geniz yakan mahşeri bir sessizliğe bıraktı.
Figen Hanım, Arslan Bey’in masasının önündeki o
derme çatma sandalyeye, sanki tüm gökyüzünün ağırlığı omuzlarındaymış gibi
çöktü. Eşarbının uçlarıyla titreyen parmaklarını gizlemeye çalışsa da, ruhunun
sarsıntısı odadaki sigara dumanını bile dalgalandırıyordu. Titreyen ruhunun
sesiyle, sessizliği feryat dolu bir sesle paramparça etti:
— "Bir
haber yok mu Arslan Bey? Dosyaların arasında, o tozlu rafların kuytusunda bir
gelişme yok mu? Katil bulunmadı mı henüz? Kızımın kanı o gün, herkesin gözü
önünde asfaltın üzerinde kurumuşken, ona kıyan o el hâlâ dışarıda serbestçe
nefes mi alıyor?"
Boğazındaki hıçkırık, kızgın bir demir gibi
nefesini kesti. Gözlerini Arslan Bey’in yorgun gözlerine dikti:
— "Benim
Nurhayat’ımı, sevmeye kıyamadığım fidanımı o gün, o kalabalığın ortasında kim
vurdu? Kim kıydı onun baharına? Gün ortasında yavrumun cansız bedeni o soğuk
kaldırımda bir yabancı gibi yatarken, bu dünya nasıl hâlâ dönmeye devam ediyor?
Söylesene Arslan Bey; o katil hangi evde saklanıyor, hangi arsız uykulara
dalıyor? Adalet bu kâğıt parçalarının neresinde yazıyor?"
Arslan Bey, Figen Hanım’ın feryadıyla sarsılan
odadaki o ağır sessizliği hemen bozmadı. Bakışlarını, önündeki yırtık pırtık kâğıt
yığınlarından ayırmadan, parmakları alışılmış bir sükûnetle masanın üzerinde
duran, kenarları aşınmış sigara paketine uzandı. Paketin içinden tek bir dal
sigarayı, sanki hayatının tüm yükünü o ince beyaz kâğıda sığdıracakmış gibi
yavaşça çekip çıkardı. Gümüş rengi, üzerinde yılların yorgunluğunu taşıyan
Zippo çakmağının kapağını tek bir parmak hareketiyle açtığında çıkan o metalik,
tok ses; odadaki hüzünlü sessizliği keskin bir bıçak gibi ikiye böldü. Çakmağın
çarkını çevirdiğinde yükselen o küçük alev, Arslan Bey’in kehribar rengine
dönmüş sakallarında ve derin çizgilerle örülü yüzünde anlık, titrek bir ışık
halesi yarattı.
Sigarasını yaktı. Ciğerlerinin en derin
köşeceklerine kadar ulaştırmak istercesine, sanki dünyadaki tüm kederi içine
çekiyormuş gibi uzun ve vakur bir nefes aldı. Bir süre o dumanı içinde
hapsetti; belki de söyleyeceği o zor kelimeleri dumanla terbiye etmek
istiyordu. Ardından, dudaklarını hafifçe aralayarak o yoğun dumanı usulca
boşluğa bıraktı. Duman; önce ağzından bir nehir gibi taştı, ardından burnundan
süzülen iki gri şerit halinde odanın loş havasına, tavanda dans eden o hayalet
gölgelere karıştı. Odanın içine yayılan keskin tütün kokusu, Figen Hanım’ın
taze hıçkırıklarıyla birleştiğinde zamanın çarkı bir anlığına durmuş gibiydi.
Arslan Bey, gözlerini dumanın arkasından sızan
bir gölge gibi Figen Hanım’ın o harap olmuş simasına dikti. Sesi, sanki
binlerce yıllık tozlu dosyaların arasından süzülüp geliyormuşçasına boğuk ve
hüzünlüydü:
— "Figen Hanım," dedi, her
kelimesini ağır birer taş gibi masaya bırakarak. "İnanın bana, o
dosyalar benim ellerimde sadece birer kağıt değil, her gece uykularımı bölen
birer çığlıktır. Lakin... Henüz bir gelişme yok. O karanlık el, o tetiği çeken
vicdansız gölge hâlâ saklandığı o kör kuyuda sessizliğini koruyor. Eğer o kör
dosyadan tek bir ışık sızsa, Nurhayat’ın adının yanına tek bir yeni harf
eklense; yeminim olsun ki ayağımdaki bu takatle, ruhumdaki bu yorgunlukla ilk
size koşarım. Sizi bilgilendirmekten, o kara haberi aydınlığa kavuşturmaktan
bir an bile geri durmam. Lakin şimdi... Şimdi elimizde sadece bu ağır sessizlik
ve daktilomun bitmek bilmeyen hüsranı var."
Dumanın içinde kaybolan bu sözler, Figen Hanım’ın
umuduna vurulmuş yeni bir mühür gibi odada asılı kaldı. Arslan Bey,
sigarasından bir nefes daha alırken; gözlerindeki o derin hüzün, yazılmamış
binlerce dilekçenin ağırlığını taşımaya devam ediyordu.
Figen Hanım, Arslan Bey’in dudaklarından dökülen
o amansız "yok" kelimesini, göğüs kafesine saplanan paslı bir hançer
gibi karşıladı. Artık dizlerinde derman, dilinde kelam kalmamıştı. Gözlerinden
süzülen ve yanağındaki derin keder çizgilerini takip ederek çenesine inen o
sıcak yaşları, sanki yaşamak için muhtaç olduğu tek acı kaynakmış gibi ruhuna
azık eyledi. Oturduğu o gıcırtılı, derme çatma sandalyeden kalkarken; sadece
gövdesini değil, altında kaldığı o devasa enkazı da doğrultmaya çalışıyordu.
Eşik darlığından geçip koridora çıktığında, sanki
bütün dünya Nurhayat’ın yokluğuyla üzerine devriliyordu. Adımları ağır,
adımları sahipsizdi. O eski hanın rutubet kokan, zamana direnen taş duvarlarına
çarpa çarpa ilerlerken; her temasında yüreğinden bir parça eti, bir tutam
feryadı o taşların arasına bırakıyordu. Merdivenlere yöneldiğinde, basamaklar
ayaklarının altında sadece birer mermer parçası değil, kızının gidişinden beri
üzerine basıp geçtiği birer kahır abidesiydi.
İnerken, hanın alt katındaki dükkânların önünde
duran esnafın, gelip geçenlerin o can yakan, o "iyilik" maskesi
altına gizlenmiş "acıyan" bakışlarıyla karşılaştı. O bakışlar, Figen
Hanım’ın yarasına merhem olmak şöyle dursun, açık bir yaraya serpilmiş tuz gibi
ruhunu dalga dalga sızlatıyordu. İnsanların bu sessiz ve tepeden bakan
acımalarından kaçmak istercesine başını öne eğdi; ama kaçamıyordu. Kendi
hıçkırığıyla sarsılan omuzlarını dik tutmaya çalıştıkça, hanın o dökülen
sıvaları, çatlamış sütunları onunla birlikte ağlıyordu.
Her bir basamakta, her bir köşe başında
Nurhayat’ın çocukluğunu, gülüşünü ve o vurulduğu andaki sessizliğini hanın
sökülen sıvalarının arasına, duvar yarıklarına, o paslı demir korkulukların
soğukluğuna adeta elleriyle gömdü. Yüreğini o handa, o dumanlı odanın
kapısında, o acıyan bakışların gölgesinde bırakmıştı artık. Hanın o sürgülü,
ağır demir kapısına vardığında, sadece bedeni dışarı çıkıyordu; ruhu, kızının katilinin
ismini haykıran o daktilo seslerinin ve Arslan Bey’in geniz yakan sigara
dumanının içine, sökülen sıvaların karanlığına hapsolmuştu.
Dışarıdaki uğultulu rüzgâra kendini teslim
ettiğinde, arkasında bıraktığı tek şey; hanın taşlarına sinmiş, hiçbir yağmurun
temizleyemeyeceği o kimsesiz ve kadim anne feryadıydı.
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.