Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
Ser-gerdân Ser-gerdân Altın Üye
05.05.2026 · 84 · 1 · Tahmini 5 dk okuma
(0 oy)

Gri Şeritler

Gri Şeritler

Kayısı ağaçları ile süslenmiş o küçük bahçeleri bir bir geçip anayola vardığında; sonbaharın uğultulu rüzgârı Figen Hanım’ın sırtındaki kahverengi paltoyu zalim bir kırbaç gibi dövüyor, onu kaldırım taşlarındaki kirli su birikintilerine doğru amansızca itiyordu. Figen Hanım, rüzgârın gözlerinden zorla söküp aldığı gözyaşlarını eşarbı ile sildikten sonra; can çekişen ayakkabılarıyla, fırtınada savrulan kavak ağaçları misali bir sağa bir sola yalpalamasına rağmen dirençle ilerlemeye çalışıyordu.

Uğultulu rüzgârın sesine sığınarak hıçkırıklarını bastırmaya gerek duymadan; kiremit renkli ve fıstık yeşili o eski hanın, sürgülü ağır demir kapısını tüm takatiyle itip içeri girdi. Sağ tarafındaki halı dükkânında rulo haline getirilmiş halıların desenlerinden süzülen gölgeler; sararmış benzini, kirpiklerindeki ıslaklığı ve kan çanağına dönmüş gözlerini tam ele vermese de, simasına nakşolmuş yılların yorgunluğunu bilakis haykırıyordu. Sağ tarafındaki ev eşyalarına gözleri ilişince, sevmeye kıyamadığı Nurhayat’ın hasreti, dilinin en ücra köşelerini kor bir ateş gibi yakıp kavurmaya başladı.

Az sonra merdivenlerin soğuk korkuluklarına tutunarak üst katta adım attı. Sola dönüp çay ocağından sızan o bayat tost ve keskin kahve kokusunu bir sis bulutu gibi aşarak, Arzuhalci Arslan Bey’in kapısını iki kez tıkladıktan sonra eşikten içeri adımını attı. Arslan Bey ile göz göze gelindiğinde; dışarının o uğultulu soğuğu, yerini ağır ve geniz yakan mahşeri bir sessizliğe bıraktı.

Figen Hanım, Arslan Bey’in masasının önündeki o derme çatma sandalyeye, sanki tüm gökyüzünün ağırlığı omuzlarındaymış gibi çöktü. Eşarbının uçlarıyla titreyen parmaklarını gizlemeye çalışsa da, ruhunun sarsıntısı odadaki sigara dumanını bile dalgalandırıyordu. Titreyen ruhunun sesiyle, sessizliği feryat dolu bir sesle paramparça etti:

— "Bir haber yok mu Arslan Bey? Dosyaların arasında, o tozlu rafların kuytusunda bir gelişme yok mu? Katil bulunmadı mı henüz? Kızımın kanı o gün, herkesin gözü önünde asfaltın üzerinde kurumuşken, ona kıyan o el hâlâ dışarıda serbestçe nefes mi alıyor?"

Boğazındaki hıçkırık, kızgın bir demir gibi nefesini kesti. Gözlerini Arslan Bey’in yorgun gözlerine dikti:

— "Benim Nurhayat’ımı, sevmeye kıyamadığım fidanımı o gün, o kalabalığın ortasında kim vurdu? Kim kıydı onun baharına? Gün ortasında yavrumun cansız bedeni o soğuk kaldırımda bir yabancı gibi yatarken, bu dünya nasıl hâlâ dönmeye devam ediyor? Söylesene Arslan Bey; o katil hangi evde saklanıyor, hangi arsız uykulara dalıyor? Adalet bu kâğıt parçalarının neresinde yazıyor?"

Arslan Bey, Figen Hanım’ın feryadıyla sarsılan odadaki o ağır sessizliği hemen bozmadı. Bakışlarını, önündeki yırtık pırtık kâğıt yığınlarından ayırmadan, parmakları alışılmış bir sükûnetle masanın üzerinde duran, kenarları aşınmış sigara paketine uzandı. Paketin içinden tek bir dal sigarayı, sanki hayatının tüm yükünü o ince beyaz kâğıda sığdıracakmış gibi yavaşça çekip çıkardı. Gümüş rengi, üzerinde yılların yorgunluğunu taşıyan Zippo çakmağının kapağını tek bir parmak hareketiyle açtığında çıkan o metalik, tok ses; odadaki hüzünlü sessizliği keskin bir bıçak gibi ikiye böldü. Çakmağın çarkını çevirdiğinde yükselen o küçük alev, Arslan Bey’in kehribar rengine dönmüş sakallarında ve derin çizgilerle örülü yüzünde anlık, titrek bir ışık halesi yarattı.

Sigarasını yaktı. Ciğerlerinin en derin köşeceklerine kadar ulaştırmak istercesine, sanki dünyadaki tüm kederi içine çekiyormuş gibi uzun ve vakur bir nefes aldı. Bir süre o dumanı içinde hapsetti; belki de söyleyeceği o zor kelimeleri dumanla terbiye etmek istiyordu. Ardından, dudaklarını hafifçe aralayarak o yoğun dumanı usulca boşluğa bıraktı. Duman; önce ağzından bir nehir gibi taştı, ardından burnundan süzülen iki gri şerit halinde odanın loş havasına, tavanda dans eden o hayalet gölgelere karıştı. Odanın içine yayılan keskin tütün kokusu, Figen Hanım’ın taze hıçkırıklarıyla birleştiğinde zamanın çarkı bir anlığına durmuş gibiydi.

Arslan Bey, gözlerini dumanın arkasından sızan bir gölge gibi Figen Hanım’ın o harap olmuş simasına dikti. Sesi, sanki binlerce yıllık tozlu dosyaların arasından süzülüp geliyormuşçasına boğuk ve hüzünlüydü:

"Figen Hanım," dedi, her kelimesini ağır birer taş gibi masaya bırakarak. "İnanın bana, o dosyalar benim ellerimde sadece birer kağıt değil, her gece uykularımı bölen birer çığlıktır. Lakin... Henüz bir gelişme yok. O karanlık el, o tetiği çeken vicdansız gölge hâlâ saklandığı o kör kuyuda sessizliğini koruyor. Eğer o kör dosyadan tek bir ışık sızsa, Nurhayat’ın adının yanına tek bir yeni harf eklense; yeminim olsun ki ayağımdaki bu takatle, ruhumdaki bu yorgunlukla ilk size koşarım. Sizi bilgilendirmekten, o kara haberi aydınlığa kavuşturmaktan bir an bile geri durmam. Lakin şimdi... Şimdi elimizde sadece bu ağır sessizlik ve daktilomun bitmek bilmeyen hüsranı var."

Dumanın içinde kaybolan bu sözler, Figen Hanım’ın umuduna vurulmuş yeni bir mühür gibi odada asılı kaldı. Arslan Bey, sigarasından bir nefes daha alırken; gözlerindeki o derin hüzün, yazılmamış binlerce dilekçenin ağırlığını taşımaya devam ediyordu.

Figen Hanım, Arslan Bey’in dudaklarından dökülen o amansız "yok" kelimesini, göğüs kafesine saplanan paslı bir hançer gibi karşıladı. Artık dizlerinde derman, dilinde kelam kalmamıştı. Gözlerinden süzülen ve yanağındaki derin keder çizgilerini takip ederek çenesine inen o sıcak yaşları, sanki yaşamak için muhtaç olduğu tek acı kaynakmış gibi ruhuna azık eyledi. Oturduğu o gıcırtılı, derme çatma sandalyeden kalkarken; sadece gövdesini değil, altında kaldığı o devasa enkazı da doğrultmaya çalışıyordu.

Eşik darlığından geçip koridora çıktığında, sanki bütün dünya Nurhayat’ın yokluğuyla üzerine devriliyordu. Adımları ağır, adımları sahipsizdi. O eski hanın rutubet kokan, zamana direnen taş duvarlarına çarpa çarpa ilerlerken; her temasında yüreğinden bir parça eti, bir tutam feryadı o taşların arasına bırakıyordu. Merdivenlere yöneldiğinde, basamaklar ayaklarının altında sadece birer mermer parçası değil, kızının gidişinden beri üzerine basıp geçtiği birer kahır abidesiydi.

İnerken, hanın alt katındaki dükkânların önünde duran esnafın, gelip geçenlerin o can yakan, o "iyilik" maskesi altına gizlenmiş "acıyan" bakışlarıyla karşılaştı. O bakışlar, Figen Hanım’ın yarasına merhem olmak şöyle dursun, açık bir yaraya serpilmiş tuz gibi ruhunu dalga dalga sızlatıyordu. İnsanların bu sessiz ve tepeden bakan acımalarından kaçmak istercesine başını öne eğdi; ama kaçamıyordu. Kendi hıçkırığıyla sarsılan omuzlarını dik tutmaya çalıştıkça, hanın o dökülen sıvaları, çatlamış sütunları onunla birlikte ağlıyordu.

Her bir basamakta, her bir köşe başında Nurhayat’ın çocukluğunu, gülüşünü ve o vurulduğu andaki sessizliğini hanın sökülen sıvalarının arasına, duvar yarıklarına, o paslı demir korkulukların soğukluğuna adeta elleriyle gömdü. Yüreğini o handa, o dumanlı odanın kapısında, o acıyan bakışların gölgesinde bırakmıştı artık. Hanın o sürgülü, ağır demir kapısına vardığında, sadece bedeni dışarı çıkıyordu; ruhu, kızının katilinin ismini haykıran o daktilo seslerinin ve Arslan Bey’in geniz yakan sigara dumanının içine, sökülen sıvaların karanlığına hapsolmuştu.

Dışarıdaki uğultulu rüzgâra kendini teslim ettiğinde, arkasında bıraktığı tek şey; hanın taşlarına sinmiş, hiçbir yağmurun temizleyemeyeceği o kimsesiz ve kadim anne feryadıydı.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 1
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Gri Şeritler

Gri Şeritler

Ser-gerdân Ser-gerdân