Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

İki Yolcu

Trenin daha yola düşmesine on dakika vardı.Ben ne de olsan insanlık halidir diyip ne olur ne olmaz geçikirim diye istasyona on dakika önceden gelip pencere tarafındaki yerimde oturuverdim.Dışarıda, peronun o keskin is kokusuyla karışık telaşlı bir gürültü vardı. Hamallar yük taşıyor, insanlar birbirine son sözlerini yetiştirmeye çalışıyordu. Cebimden köstekli saatimi çıkarıp baktım. Yedi dakika kalmıştı. Trenin o ağır metal gövdesinden yayılan sıcaklık, açık pencereden yüzüme vuruyordu. Tam o sırada vagonun koridorunda ağır adımlar duyuldu ve kompartımanın kapısı yavaşça aralandı.


İçeriye, üzerinde biraz yıpranmış ama ütüsü yerinde lacivert bir pardösü olan, orta yaşlıca bir adam girdi. Elindeki küçük deri valizi titizlikle yukarıdaki rafa yerleştirdikten sonra, hafifçe başını eğerek beni selamladı ve karşımdaki köşeye oturdu. Yüzünde, uzun yıllar bir şeyler beklemiş de nihayet yorulmuş insanların o durgun ifadesi vardı. Gözleri bir ara dışarıdaki kalabalığa daldı, sonra tekrar bana döndü.


"Rahatsız etmiyorum ya evlat?" dedi. Sesi, derinden gelen, hafif pürüzlü ama güven veren bir sesti.


"Estağfurullah efendim," dedim. "Buyurun, yerimiz geniştir."


Cebinden bir tabaka çıkardı, parmaklarının ucuyla bir sigara sardı. Hareketleri o kadar ölçülüydü ki, sanki her gün bu saatte bu trende, bu işi yapıyormuş gibi bir hali vardı. Pencereden sızan akşamüstü güneşi, yüzündeki derin çizgileri daha da belirginleştiriyordu.


"Yolculuk nereye?" diye sordu, sigarasını yakmadan önce.


"Ankara'ya kadar niyetliyim," diye cevap verdim. "İş güç meselesi..."


Hafifçe gülümsedi. Bu gülümsemede hem bir anlayış hem de hafif bir keder gizliydi. "Ankara..." diye mırıldandı. "Herkes bir umutla gider oraya. Kimi ekmek peşinde, kimi ikbal... Ama kimse sormaz, 'Gönlüm orada ne yapacak?' diye. Sen de gençsin tabii, daha yolun başındasın."


"Siz nereden gelip nereye gidiyorsunuz?"


"Benim yolum uzun evlat," dedi, sigarasını tüttürerek. "Ben aslen Edremit taraflarındanım. Ama ömrüm yollarda geçti. Şevket derler bana. Bir zamanlar biz de büyük hayallerin peşinden koştuk ama hayat işte, insanı bazen hiç istemediği duraklarda indiriveriyor."


Lafı ağzımdan almıştı. Bir an duraksadım. Karşımdaki bu adamda, kitaplarda okuduğum o eski İstanbul beyefendileriyle, Anadolu’nun tozunu yutmuş memurların bir karışımı vardı. Tren yavaşça sarsılmaya, tekerlekler rayların üzerinde o ilk ağır iniltilerini çıkarmaya başladı. İstasyondaki kalabalık geri geri gidiyor gibiydi.


Şevket Efendi pencereye dönüp el sallayan insanlara baktı. "Şu gidenlere bak," dedi. "Herkes birilerini geride bırakıyor. Kalanlar üzülüyor, gidenler sanki yeni bir dünyaya doğacakmış gibi heyecanlı. Oysa trenin gittiği yer de burası gibi bir toprak parçası. İnsanın içindeki o huzursuzluk değişmedikten sonra, yer değiştirmenin ne manası kalır?"


"Haklısınız," dedim. "İnsan bazen kendinden kaçmak için yola çıkıyor ama kendisini de valizinde taşıdığını unutuyor."


Bana dikkatle baktı. Gözlerinde ilk defa bir merak pırıltısı belirdi. "Güzel söyledin," dedi. "İnsan kendinden kaçamaz. Ben de çok denedim. Bir zamanlar bir kasabada öğretmenlik yaparken, her şeyi bırakıp gitsem her şey düzelecek sanmıştım. Müzeyyen vardı... O zamanlar her şey başkaydı tabii."


Derin bir iç çekti. Tren hızlandıkça kompartımandaki o ahşap kokusu daha da ağırlaşıyordu. Şevket Efendi, sanki çok eski bir yarayı kurcalarmış gibi anlatmaya devam etti:


"Bak evlat, hayatın en zor tarafı, insanın ne istediğini bilip de ona ulaşamaması değil; ne istediğini bilememesidir. Ben Müzeyyen'i sevdiğimde, dünya benim etrafımda dönüyor sanırdım. Oysa o, sadece kendi sessizliğinde yaşayan bir çiçek gibiydi. Onu koparıp götüreceğim yerin ona yeteceğini sanmıştım. Ama insan toprağından ayrılınca kuruyor işte."


"Sonra ne oldu peki?" diye sordum, sesimdeki merakı gizleyemeyerek.


"Sonrası..." dedi Şevket Efendi, bakışlarını rayların arasındaki o karanlığa dikerek. "Sonrası bir mektup, bir kırık kalp ve on beş yıllık bir gurbet. Şimdi gidiyorum ama vardığım yer neresi olacak, ben de bilmiyorum. Belki de sadece bitmiş bir hikayenin son satırlarını okumaya gidiyorumdur."


Vagon sallandıkça dizlerimiz birbirine değiyordu. Tren, bozkırın ortasına doğru süzülürken dışarıda hava iyice kararmıştı. Şevket Efendi sustu, bir sigara daha sardı. Ben ise penceredeki yansımama bakarken, bu yolculuğun sadece yollarla değil, ruhun en kuytu köşeleriyle ilgili olduğunu anlamaya başlamıştım.


Gecenin karanlığına dalan trenin içinde, iki yabancı, anlatılmamış binlerce kelimenin ağırlığıyla baş başa kaldık. Şevket Efendi, pardösüsünün cebinden küçük, yıpranmış bir fotoğraf karesi çıkardı ve ışığa doğru tuttu. Parmakları fotoğrafın üzerinde titreyerek geziniyordu.


"İnsan," dedi kısık bir sesle, "en çok da kendine geç kaldığına yanıyor.”


****


Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Parmaklarının arasındaki o küçük kâğıt parçasını, sanki dünyanın en kıymetli hazinesini tutuyormuş gibi büyük bir titizlikle okşuyordu. Dışarıda bozkırın karanlığı iyice çökmüş, trenin pencereleri birer aynaya dönüşmüştü. Kendi aksimi ve onun kederli silüetini o siyah camda yan yana görüyordum. 


Şevket Bey —adının Şevket olduğunu az önce cebinden çıkardığı mendilin kenarındaki işlemeden tahmin etmiştim— derin bir nefes aldı. Sigarasından bir duman daha çekip, bakışlarını elindeki fotoğraftan ayırmadan konuşmaya devam etti:


"İnsan bazen öyle bir hata yapar ki evlat, ömrünün geri kalanı o bir tek dakikayı düzeltmeye çalışmakla geçer. Ama ne çare... Zaman denen o meret, geriye doğru akmıyor. Ben o vakitler gençtim, kanım kaynıyordu. Dünyayı avucumun içinde tutabileceğimi sanırdım."


"Pişmanlık mı efendim?" diye sordum, sesimi trenin gürültüsüne uydurmaya çalışarak.


"Pişmanlık hafif kalır," dedi. Fotoğrafı yavaşça pardösüsünün iç cebine, kalbinin tam üzerine yerleştirdi. "Bu daha çok, bir boşluğa düşmek gibi. Hani rüyanda yüksek bir yerden düşersin de bir türlü yere çakılmazsın ya, işte öyle bir his. Onu o istasyonda, elinde bir tek çıkınla bıraktığım gün, aslında kendimi de orada bırakmışım. Şimdi bu gidişim, yirmi yıl sonra o bıraktığım adamı bulmaya çalışmak aslında. Ama korkuyorum..."


"Neden korkuyorsunuz?"


Durdu. Gözlerini kapattı. Trenin raylar üzerinde çıkardığı o monoton ses, sanki bir saatin saniyeleri gibi ömrümüzden alıp götürüyordu. 


"Ya yerinde yoksa?" dedi fısıldayarak. "Ya o istasyon çoktan yıkılmış, o kadın çoktan başkası olmuşsa? Ya da daha kötüsü... Ya beni gördüğünde gözlerinde o eski pırıltı yerine sadece bir yabancıyı görürse? İşte o vakit ben sahiden ölmüş olacağım."


Kompartımanın kapısı sertçe vuruldu. Kondüktör, elinde bilet kontrol makinesiyle içeri girdi. "Biletler lütfen!" diye bağırdı, sesinde hiçbir duygu kırıntısı yoktu; o sadece işini yapıyordu.


Şevket Bey, titreyen elleriyle cüzdanından biletini çıkardı. Kondüktör biletleri delerken, ben karşımda oturan bu adamın aslında ne kadar yalnız olduğunu daha iyi anlıyordum. Kondüktör gidince içerideki hava daha da ağırlaştı. 


"Bak evlat," dedi Şevket Bey, bana doğru hafifçe eğilerek. "Sen şimdi Ankara'ya gidiyorsun. Büyük şehir, kalabalık sokaklar, parlak ışıklar... Orada çok insan tanıyacaksın. Ama sakın unutma; bir insanın ruhuna dokunmadan, onunla aynı sofraya oturup ekmeğini bölüşmeden sakın 'tanıyorum' deme. İnsan, insanın kurdu olduğu kadar, dermanıdır da. Ben dermansız kalmayı seçtim, sen seçme."


 Sustum. Söyleyecek bir söz bulamadım. Cebimdeki not defterini çıkardım, bu anlattıklarını, bu bakışları unutmamak için bir iki satır karalamak istedim ama kalem elimde öylece kaldı. Şevket Bey, başını pencereye yasladı. Gözleri yavaş yavaş kapandı. Trenin sarsıntısıyla başı hafif hafif sallanıyordu. 


Vakit gece yarısına yaklaşıyordu. Koridordan geçen bir satıcının "Sıcak çay, taze simit!" diye bağıran sesi uzaklaştı. İçeride sadece lokomotifin o hırıltılı nefes alış verişi kalmıştı. Tam ben de uykuya dalmak üzereydim ki, Şevket Bey birden gözlerini açtı ve hiç beklemediğim bir şey sordu:


"Sen hiç, birinin sesini unutmamak için gece boyu kendi kendine o sesi fısıldadın mı?”


****

Bu soru karşısında afalladım. Birinin sesini unutmamak için gece boyu sayıklamak... Bu, ancak kalbi bir yangın yerine dönmüş insanların harcı olabilirdi. Ben henüz o kadar büyük bir yangın görmemiştim.


"Hayır efendim," dedim dürüstçe. "O kadar büyük bir yükü taşımadım henüz."


Hafifçe gülümsedi, ama bu gülümseme öyle hüzünlüydü ki, insanın içini parçalıyordu. "Taşıma zaten evlat," dedi. "İnsan sesi uçucu bir şeydir. Görüntü kalır, hatıra kalır da o ses... O ses zamanla silinir gider. Ben Müzeyyen’in sesini unutmamak için on beş yıl boyunca her gece, o vapur iskelesinde bana son kez 'Güle güle Şevket' deyişini taklit ettim. Kendi sesimi onun sesine uydurmaya çalıştım. Ama gel gör ki, insan en çok sevdiğinin sesine yabancılaşıyor zamanla."


Tren, bozkırın ortasında karanlık bir istasyonda yavaşladı. "Kayseri" yazılı eski, solgun levhayı gördüm. İçeriye dışarının keskin soğuğu doldu. Şevket Bey, yavaşça yerinden doğrulup camı biraz daha kapattı.


"Bu dünyada en büyük yalnızlık," diye devam etti, "kalabalıklar içinde olmak değil, insanın kendi hatıraları içinde kimsesiz kalmasıdır. Bak, şimdi bu trende yüzlerce insan var. Hepsinin bir hikâyesi, bir gidiş sebebi var. Ama şu an burada, bu kompartımanda seninle benim aramda kurulan şu bağ, dışarıdaki binlerce insanın gürültüsünden daha gerçektir."


Mendiliyle alnındaki teri sildi. Yüzü iyice solmuş, yorgunluğu göz kapaklarına oturmuştu. 


"Peki ya Müzeyyen Hanım?" diye sordum çekinerek. "Sizi beklediğini biliyor musunuz?"


Başını iki yana salladı. "Bilmiyorum. Belki de bir başkasıyla evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştır. Belki de bu dünyadan göçüp gitmiştir. Ama benim için o hâlâ o iskelede, elinde o incecik mendiliyle bekleyen kızdır. İnsan sevdiklerini dondurup saklıyor zihninde evlat. Onların yaşlandığına, değiştiğine inanmak istemiyor."


Tam o sırada koridordan sert adımlar duyuldu. Gençten bir adam, üzerinde biraz dar gelen ceketi ve başında yamuk duran kasketiyle kompartımanın kapısını araladı. Telaşlıydı.


"Affedersiniz beyler," dedi soluk soluğa. "Burada boş yer var mı? Yan kompartımanda bir tartışma çıktı da, ortalık biraz gergin."


Şevket Bey, o beyefendi tavrıyla eliyle yanındaki boş yeri işaret etti. "Buyurun evladım, dünya kimseye kalmaz, bir koltuk mu kalacak?"


Genç adam teşekkür ederek oturdu. Adı Necati imiş. Sivaslıymış, bir fabrikada iş bulma umuduyla Ankara'ya gidiyormuş. Necati'nin gelmesiyle kompartımanın o ağır, melankolik havası biraz dağılır gibi oldu. Necati durmadan konuşuyor, memleketteki kıtlıktan, yolların bozukluğundan bahsediyordu. Şevket Bey ise sadece dinliyor, ara sıra başını sallıyordu.


Bir ara Necati, Şevket Bey'in az önce cebine koyduğu fotoğrafın bir köşesinin dışarıda kaldığını fark etti. 


"Amca, bir şeyin düşecek," diyerek uzandı.


Şevket Bey, bir aslanın yavrusunu koruması gibi elini hemen cebine attı. O anki bakışı öyle keskindi ki, Necati korkudan elini geri çekti.


"Kusura bakma amca, iyilik olsun diye demiştim," dedi Necati mahcup bir tavırla.


Şevket Bey hemen yumuşadı, yüzüne o eski sükûnet geldi. "Bağışla evladım," dedi. "O benim tek sermayem. İnsan sermayesini kaybetmekten korkar."


Gece iyice ilerlemişti. Trenin ritmik sesi, Necati’nin bir süre sonra uyuya kalıp horlamaya başlamasıyla karıştı. Şevket Bey ile tekrar göz göze geldik. Eğilip fısıltıyla sordu:


"Senin hiç böyle sakladığın bir sermayen var mı? Yoksa sen de benim gibi, yolu bittikten sonra mı anlayacaksın değerini?"


Cevap vermedim, veremedim. Tren raylarda sarsıla sarsıla uzaklara, bilmediğimiz bir sabaha doğru akıp gidiyordu. Şevket Bey tekrar pencereye döndü, camdaki yansımasına bakarak bir şeyler mırıldanmaya başladı. Sanki bir şiirin dizelerini düzeltiyor ya da eski bir hesabı kapatmaya çalışıyordu.


Ankara’ya yaklaşırken kar serpiştirmeye başladı. Pencerenin kenarları buz tutuyordu. Şevket Bey, elini cama yasladı.


"Bak," dedi. "Kar yağıyor. Kar, bütün kirleri örter ama soğuğu örtemez. İnsan da böyledir işte; dışını süsler, örter de içindeki o üşümeyi bir türlü dindiremez."


Gözleri daldı. Bir süre öylece kaldık. Sonra birden cebinden bir kağıt çıkarıp bana uzattı. "Şunu al," dedi. "Eğer bir gün yolun Edremit'e düşerse…”


****


Elinin tersiyle uzattığı kağıdı yavaşça aldım. Üzerinde eski usul, titrek ama okunaklı bir el yazısıyla bir adres ve bir isim yazılıydı: *“Müzeyyen Hanım – Kavaklı Sokak, Numara 12.”* Kağıt avucumun içinde sanki kor bir ateş gibi ısınıyordu. 


"Eğer bir gün yolun düşerse," dedi Şevket Bey, sesi bu sefer iyice kısılmış, adeta bir fısıltıya dönüşmüştü. "Ona de ki... Şevket hâlâ o istasyonda bekliyor. Hiç gitmedi de. Sadece tren biraz geç kaldı de."


"Kendiniz söylemeyecek misiniz efendim?" diye sordum. "Madem gidiyorsunuz, madem bu kadar yolu göze aldınız..."


Yüzünde o bildiğim kederli gülümseme yeniden belirdi. "Gidiyorum gitmesine de evlat, insan bazen vardığı yerde kendini bulamaz. Korkuyorum dedim ya... Eğer kapıyı açan o değilse ya da gözlerinde beni tanımayan bir yabancı varsa, bu kağıt sende kalsın. Birinin bu hikâyeyi bilmesi, o ismin bir yerlerde yaşaması lazım. Yoksa unutulup gideriz, hiç yaşamamışız gibi."


Tren sert bir kavis çizdi, rayların gıcırtısı kompartımanın içine doldu. Necati yanımızda horlamaya devam ediyor, başı bir sağa bir sola düşüyordu. Dışarıda kar yağışı hızlanmış, bozkırın ortasında bembeyaz bir boşluk uzanıp gitmeye başlamıştı. Şevket Bey tekrar yerine yaslandı ve gözlerini bir daha açmamak üzere kapattı. Uyuduğunu sanmıştım ama dudaklarının hafifçe kıpırdadığını, sessiz bir dua ya da bir şarkı mırıldandığını seçebiliyordum.


Şafak vakti Ankara’nın gri silüeti uzaktan belirdiğinde, kompartımandaki o ağır hava iyice keskinleşmişti. İstasyon binasının ışıkları birer birer seçiliyordu. Tren yavaşladı, tekerlekler o son uzun ve yorgun iniltisini çıkardıktan sonra durdu. 


Necati silkelenerek uyandı. "Geldik mi?" dedi gözlerini ovuşturarak. "Vay be, ne uyumuşum!" 


Hemen valizini kaptı, bize bir baş selamı verip dışarı fırladı. Ben ise yerimden kalkamadım. Şevket Bey hâlâ aynı vaziyette duruyordu. Başını cama dayamıştı, camın kenarındaki buğu onun nefesiyle değil, dışarının soğuğuyla donmuştu sanki. 


"Şevket Bey," dedim hafifçe koluna dokunarak. "Geldik efendim, Ankara istasyonu."


Cevap vermedi. Omuzları her zamankinden daha çökmüş görünüyordu. Bir an kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Elimi tekrar uzatacakken, istasyonun o mahşeri kalabalığı koridora doldu. İnsanlar bir an önce inmek için birbirini itiyor, sesler birbirine karışıyordu.


O kargaşada kompartımanın kapısı tekrar açıldı. Bu sefer gelen kondüktördü. "Haydi beyler, boşaltalım vagonu!" diye bağırdı. 


Ben tam ağzımı açıp "Şevket Bey..." diyecekken, Şevket Bey yerinden öyle bir hızla kalktı ki, sanki az önceki o yorgun, bitap adam gitmiş, yerine yirmi yıl önceki o genç aşık gelmişti. Pardösüsünü düzeltti, şapkasını hafifçe öne eğdi. Bana bakmadı bile. Elindeki küçük deri valizi kaptığı gibi kalabalığın arasına karıştı. 


"Şevket Bey!" diye arkasından seslendim ama sesim perondaki lokomotif gürültüsünde kaybolup gitti. 


Perona indiğimde kar diz boyuna yaklaşmıştı. Her yer bembeyazdı. İnsanlar atkılarına sarılmış, başlarını öne eğmiş bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Kalabalığın içinde o lacivert pardösüyü aradım. Bir an, çok uzakta, çıkış kapısına doğru giden o dik duruşu görür gibi oldum. Yanında, sanki incecik bir kadın gölgesi yürüyor gibiydi ya da karın yarattığı bir göz yanılmasıydı bu.


Cebimdeki kağıdı çıkardım. "Müzeyyen Hanım – Kavaklı Sokak." Parmaklarımın arasında ezilen bu küçük kâğıt parçası, şimdi koca bir ömrün tek kanıtı gibiydi. 


Ankara Garı’nın o soğuk taş merdivenlerinden inerken, içimde tarif edemediğim bir boşluk vardı. Şevket Bey gitmişti. Hikâyesini bana bırakıp, belki de hiç var olmayan bir sokağın, hiç bitmeyecek bir bekleyişin içine dalmıştı. 


Ertesi gün gazeteleri karıştırdım, istasyonda fenalaşan bir yolcu ya da unutulmuş bir valiz haberi aradım ama hiçbir şey yoktu. Şevket Bey, o karlı sabahın içinde, tıpkı anlattığı o uçucu sesler gibi silinip gitmişti. 


Bir hafta sonra, işlerimi bitirip bir kahvehanede otururken, garsona Kavaklı Sokak’ı sordum. Garson yüzüme tuhaf tuhaf baktı. 


"Beyim," dedi, "bu şehirde Kavaklı Sokak diye bir yer yoktur. Hele o dediğin numara... Orası olsa olsa eski mezarlığın arkasındaki boş arsadır."


Dondum kaldım. Cebimdeki kağıdı çıkarıp tekrar baktım. Yazı hâlâ oradaydı ama sanki biraz daha solmuştu. O an anladım ki; bazı insanlar sadece kendi hikâyelerini tamamlamak için bir başkasının yolculuğuna misafir olurlar. Şevket Bey de benim yolculuğuma, bana "insan" olmayı hatırlatmak için uğramıştı. 


Dışarıda kar hâlâ yağıyordu. Ankara’nın o gri gökyüzüne bakarken, kulağımda hâlâ o pürüzlü, güven veren ses yankılanıyordu: 


"İnsan, en çok da kendine geç kaldığına yanıyor.”


****


Kahvehaneden çıktığımda rüzgar yüzüme buz gibi bir kamçı gibi çarptı. Elim cebimde, o küçük kağıt parçasını parmaklarımın arasında eziyordum. "Olmayan bir sokak, olmayan bir numara..." diye mırıldandım kendi kendime. O zaman bu adam kimdi? O anlattığı Müzeyyen, o yirmi yıllık hasret, o titreyen ellerle tutulan fotoğraf... Hepsi bu karlı Ankara sabahında uydurulmuş birer hayal miydi?


Adımlarım beni gayriihtiyari gara doğru götürdü. Belki bir iz, belki bir tanıyan çıkar diye düşünüyordum. Garın o yüksek tavanlı bekleme salonuna girdiğimde, banklarda oturan, paltolarına sarılmış uyuklayan insanlara baktım. Her biri birer Şevket Bey olabilirdi. Her birinin cebinde belki de var olmayan bir sokağın adresi gizliydi.


Danışma kulübesindeki memura yaklaştım. Adam, önündeki defterlere gömülmüş, gözlüğünün üzerinden bana bakıyordu.


"Müsaadenizle," dedim. "Dün sabahki trenden bir beyefendi... Şevket Bey isminde. Lacivert pardösülü, hafif kır saçlı. Onu bir yerde gördünüz mü, ya da bir emanet bıraktı mı?"


Memur, sanki çok saçma bir şey sormuşum gibi yüzüme baktı. "Beyim, bu gara her gün binlerce kişi girip çıkıyor. Şevket’i mi kalmış bu işin? Hem burada emanet sadece eşyaya olur, isme değil."


Tam arkamı dönüp gidecekken, yan bankta oturan yaşlıca bir temizlikçi kadın duraksadı. Elindeki süpürgeye dayanıp bana seslendi:


"Evlat, sen şu dün sabahki dertli beyi mi soruyorsun?"


Hemen yanına koştum. "Evet, evet! Onu gördünüz mü?"


Kadın, derin bir iç çekti. Gözleri uzaklara daldı. "Gördüm ya... Peronda öylece duruyordu. Herkes gitti, bir o kaldı. Karın altında sanki bir heykel gibi dikildi. Sonra o genç bir çocuk geldi yanına, hani şu kasketli olan... Necati miydi neydi..."


"Necati mi?" dedim hayretle. "O buralarda mıydı?"


"Beraber yürüdüler," dedi kadın. "Çocuk koluna girdi amcanın. 'Hadi gidelim, o dediğin yer buralarda değil' dediğini duydum. Amca da hiç itiraz etmedi, boynu bükük peşinden gitti."


İyice kafam karışmıştı. Necati, trende Şevket Bey’in fotoğrafına uzandığında azarlanan o yabancı değil miydi? Nasıl olmuştu da bir anda onun yoldaşı oluvermişti? Yoksa Şevket Bey, o kadar yalnızdı ki, yol boyu anlattığı o büyük sırrı sonunda ilk önüne gelene mi teslim etmişti?


Gardan çıkıp Ulus’a doğru yürüdüm. Bir otel odası tuttum, penceremden dışarıdaki isli karı izlemeye başladım. İçimdeki huzursuzluk dinmiyordu. O kağıdı masanın üzerine koydum. Müzeyyen... Kavaklı Sokak... 


Birden aklıma bir şey geldi. Şevket Bey, "Ben aslen Edremit taraflarındanım," demişti. Belki de bu adres Ankara’da değil, Edremit’teydi. Belki de adam o kadar çok yollarda kalmıştı ki, mekanlar ve şehirler zihninde birbirine karışmıştı. Kendi içindeki adresi, oturduğu her şehre ait sanıyordu.


Ertesi sabah ilk işim postaneye gitmek oldu. Edremit rehberine bakmak istediğimi söyledim. Görevli memur sayfaları çevirirken kalbim küt küt atıyordu. 


"Kavaklı Sokak mı dediniz?" dedi memur. "Evet, var. Ama eski bir sokaktır o. Şimdi pek kimse kalmadı orada."


"Peki," dedim yutkunarak. "Müzeyyen isminde bir hanım... Orada mı yaşıyor?"


Memur bir süre listeyi inceledi, sonra başını kaldırdı. "Burada öyle bir isim kayıtlı değil beyim. Ama o sokakta bir 'Müzeyyen’in Bahçesi' derler, metruk bir ev vardır. Sahibi çoktan ölmüş, evi de akrabaları satılığa çıkarmış diye duymuştum."


Dizlerimin bağı çözüldü. Şevket Bey, bitmiş bir hikayenin son satırlarını okumaya değil, çoktan kapanmış bir kitabın kapağına dokunmaya gidiyordu. Ve işin en acı tarafı, bunu kendisi de biliyordu. Bana o kağıdı verirken, o sokağın olmadığını bildiği bir şehirde vermesinin sebebi, belki de bu yalanın içinde biraz daha yaşayabilmekti.


O gece odamda o kağıdı yaktım. Kül oluşunu izlerken, Şevket Bey’in o pürüzlü sesini duyar gibi oldum: *"İnsan sevdiklerini dondurup saklıyor zihninde evlat. Onların yaşlandığına, değiştiğine inanmak istemiyor."*


O, Müzeyyen’i değil, kendi gençliğini, kendi kaçırdığı fırsatları arıyordu. Necati ise, belki de onun hiç sahip olamadığı o hayali oğluydu; ya da sadece yolun sonunda elinden tutacak bir yabancı.


Aradan aylar geçti. Ankara’nın o meşhur yazı geldi, bozkırın sıcağı her yeri kavurdu. Bir gün, Ulus’taki eski bir sahafta kitapları karıştırırken, rafın en arkasında, cildi dağılmış eski bir roman buldum. Kitabın ilk sayfasını açtığımda gözlerime inanamadım. 


Kitabın içinde kurumuş, sararmış bir çiçek duruyordu. Ve altında, o tanıdık, titrek el yazısıyla bir not:


*"Sesini unuttum Müzeyyen, ama sessizliğini asla."*


Kitabı sıkıca göğsüme bastırdım. Sahafçıya borcumun ne kadar olduğunu sorduğumda, adam yüzüme bakıp gülümsedi.


"O kitabı dün bir beyefendi bıraktı," dedi. "Lacivert pardösülü, çok kibar bir adamdı. 'Bunu bir gün mutlaka birisi arayacak, ona verin' demişti. Para istemez."


Dışarı çıktım. Güneş tepedeydi ama ben üşüyordum. Kalabalığın arasına karıştım. Her lacivert pardösülü adama, her kederli yüze Şevket Bey’miş gibi baktım. Ama biliyordum; o artık bir şehirde ya da bir trende değil, sadece anlatılan bu sade hikayenin içinde yaşıyordu.


Yol kenarındaki bir banka oturdum. Kitabı açtım, okumaya başladım. Hikaye henüz bitmemişti, tıpkı hayatın kendisi gibi.


****


Kitabın sayfaları arasında gezinirken, satırların arasına kurşun kalemle düşülmüş küçük notlar fark ettim. Bunlar kitaba dair yorumlar değil, sanki birine yazılmış ama hiç gönderilmemiş mektup parçalarıydı. Şevket Bey, bu romanın her bir cümlesini kendi hayatıyla takas etmiş gibiydi. "İnsan," yazıyordu bir sayfanın kenarında, "kendi içindeki gurbetten asla dönemiyor."


Kitabı koltuğumun altına alıp yürümeye başladım. Ayaklarım beni yine o garın civarına, o insanların birbirine yabancı ama dertlerine aşina olduğu sokaklara sürükledi. Bir ara, istasyonun hemen arkasındaki o salaş kahvelerden birine girmek istedim. Belki Necati oralardadır, belki Şevket Bey’in o karlı sabah nereye kaybolduğunu o biliyordur diye düşündüm.


İçerisi tütün dumanından göz gözü görmez bir haldeydi. Köşedeki masalardan birine oturdum. Kahveciye bir çay söyledim ve masanın üzerine o eski romanı bıraktım. Çok geçmeden, yan masada oturan, üstü başı toz içinde bir genç başını kaldırdı. Bu Necati’ydi; ama trendeki o şaşkın çocuk gitmiş, yerine omuzlarına dünyanın yükü binmiş bir adam gelmişti.


Beni tanıdı. Gözlerinde bir anlık bir parlama oldu, sonra hemen sönüverdi. Yanıma oturdu.


"Demek buldun kitabı," dedi alçak sesle. "Amca onu o sahafçıya bırakırken 'O genç adam buraları kurcalar, mutlaka bulur' demişti."


"Nerede Necati?" diye sordum, sesim titreyerek. "Şevket Bey nerede? O sabah peronda koluna girip nereye götürdün onu?"


Necati çayından büyük bir yudum aldı, boğazına dizilen bir şeyi yutkunur gibi yaptı.


"Götürmedim," dedi. "O beni götürdü. Beraber o olmayan sokağı aradık saatlerce. Ben biliyordum olmadığını ama o kadar emin anlatıyordu ki, bir an ben de şüphe ettim kendimden. Kar dizimize çıkıyordu, o hiç durmadı. 'Müzeyyen bekliyor, geç kaldık' deyip durdu."


Sustum. Kahvehanenin gürültüsü sanki kilometrelerce uzağa gitti. Sadece Necati’nin sesini duyuyordum.


"Sonra," diye devam etti Necati, "Ulus’un arka sokaklarında eski, ahşap bir evin önünde durdu. Evin camları kırık, kapısı zincirliydi. 'İşte burası' dedi. Cebinden o fotoğrafı çıkardı, kapının eşiğine bıraktı. Sonra bana döndü, 'Evlat,' dedi, 'benim yolum bitti. Sen kendi yoluna bak.' Elime de cebindeki son birkaç lirayı tutuşturdu, çekip gitti. Arkasından koştum ama kar öyle bir yağıyordu ki, gözden kayboluverdi."


"Yani şimdi nerede olduğunu bilmiyor musun?"


Necati başını iki yana salladı. "Bilmiyorum. Ama o günden beri her sabah o eve gidip bakıyorum. Fotoğraf hâlâ orada, karın altında sararmış bir halde duruyor. Kimse dokunmamış. Sanki o ev, o fotoğrafı bekliyormuş yıllardır."


Yerimden fırladım. "Götür beni o eve," dedim.


Beraber kahveden çıktık. Ankara’nın o dik yokuşlarını tırmandık. Necati önde, ben arkada; sanki Şevket Bey’in hayaletini kovalıyorduk. Sonunda, dar bir sokağın köşesinde, zamanın ve bakımsızlığın pençesinde can çekişen o evi gördük. Necati eliyle kapının eşiğini işaret etti.


Oraya yaklaştım. Karın ve yağmurun etkisiyle kenarları kıvrılmış, üzerindeki suretin kim olduğu artık seçilemeyen o fotoğraf karesi oradaydı. Ama fotoğrafın hemen yanında, bembeyaz bir kağıt parçası duruyordu. Yeni bırakılmış gibi temiz ve pürüzsüzdü.


Eğilip aldım. Kağıtta sadece tek bir cümle yazılıydı:


*"Geç kalmadım Müzeyyen, sadece biraz yolum uzadı."*


Evin kapısına kulak verdim. İçeriden hiçbir ses gelmiyordu. Rüzgar, kırık camların arasında ıslık çalıyor, eski tahtaları gıcırdatıyordu. Şevket Bey içeride miydi, yoksa o kağıdı bırakıp son bir yolculuğa mı çıkmıştı, emin olamadım.


Necati yanımda durmuş, gökyüzüne bakıyordu. "Amca haklıymış," dedi. "İnsan en çok kendine geç kaldığına yanıyor. Ama bazen o geç kalmışlık bile, hiç yola çıkmamaktan iyidir."


Elimdeki romanı evin eşiğine, fotoğrafın yanına bıraktım. Artık bu hikâye benden çıkmış, sahibine dönmüştü. Necati’yle birbirimize bakmadan, sessizce oradan uzaklaştık. 


Arkamıza baktığımda, o eski evin önünde hafif bir rüzgarın o kağıdı havalandırdığını gördüm. Şevket Bey belki de o evin içindeki tozlu bir koltukta oturmuş, artık hiç bitmeyecek bir uykunun huzuruyla gülümsüyordu. Ya da belki de, trenin o is kokulu vagonunda, pencere kenarında bir yerlerde, yeni bir yolcuya hayatın o sade ve acımasız gerçeğini anlatmaya devam ediyordu.


Yol biterdi, insanlar giderdi; ama geriye kalan o sade, mantıklı ve insanı insan yapan keder, rayların üzerinde yankılanmaya devam ederdi.


****


Necati’yle yokuşun başına vardığımızda ikimiz de durup son bir kez o köhne eve baktık. Rüzgâr sertleşmiş, Ankara’nın ayazı insanın iliklerine işlemeye başlamıştı. Necati, kasketini iyice öne eğdi, ellerini cebine soktu. Artık o da susmuştu. Anladım ki, bazı hikâyelerin sonu kelimelerle değil, uzun ve derin bir sessizlikle yazılıyordu.


"Benim gitmem lazım beyim," dedi Necati. "İş arayacak daha çok yer var. Amca bana bir hayat dersi verdi ama karın karın doyurmuyor işte."


"Hakkını helal et Necati," dedim. "Onu yalnız bırakmadığın için."


"Asıl o beni yalnız bırakmadı," diye mırıldandı ve kalabalığın içinde kaybolup gitti.


Ben ise o sokağın köşesinde öylece duruyordum. İçimde garip bir hafiflik ama aynı zamanda tarif edilemez bir hüzün vardı. Şevket Bey, o yıpranmış bavuluna sığdırdığı koca bir ömrü, bir kapı eşiğine ve tanımadığı bir gencin hafızasına emanet edip gitmişti. Cebimdeki köstekli saate baktım. Trenin gara girişinin üzerinden neredeyse bir gün geçmişti. Zaman, rayların üzerinde akarken başka, bu tozlu sokaklarda akarken başkaydı.


Tekrar merkeze, gara doğru yürümeye başladım. Bu sefer niyetim gitmek değil, o kompartımandaki havayı son bir kez solumaktı. Garın bekleme salonuna girdiğimde, o sabah bindiğimiz trenin çoktan başka şehirlere, başka hayatlara doğru yola çıktığını öğrendim.


Bir köşedeki büfeden bir gazete aldım, boş bir banka oturdum. Sayfaları çevirirken gözüm "Şehir Haberleri" kısmına takıldı. Küçük bir başlık, kalbimin atışını hızlandırdı: *“Eski Bir Evde Bulunan Kimsesiz.”*


Haberde şöyle diyordu: *"Dün gece Ulus civarındaki metruk bir evin içinde, üzerinde lacivert bir pardösü bulunan, yaşlıca bir zatın cansız bedeni bulunmuştur. Yanında bir adet deri valiz ve eski bir fotoğraf karesinden başka bir şey bulunmayan bu zatın kimliği henüz tespit edilememiştir. Şahsın huzur içinde, sanki uykusundaymış gibi öldüğü bildirilmiştir."*


Gazeteyi yavaşça katladım. Gözlerim istasyonun tavanındaki o yüksek kemerlere daldı. Şevket Bey, varması gereken yere varmıştı. O olmayan sokak, o olmayan numara aslında onun kalbinin durduğu yerdi. Müzeyyen’e geç kalmamıştı; aksine, ona en doğru zamanda, bütün yüklerinden kurtulmuş olarak kavuşmuştu.


İstasyon şefi yanıma gelip, "Beyim, bir yerlere mi niyetlisiniz?" diye sordu.


"Hayır," dedim. "Ben sadece bir yolcuyu uğurlamaya gelmiştim. O gitti."


"Allah selamet versin," dedi şef ve yoluna devam etti.


Ayağa kalktım. Perona doğru yürüdüm. Rayların o sonsuzluğa uzanan çizgilerine baktım. Şevket Bey haklıydı; insan bazen kendine geç kalıyordu ama asıl mesele o yolu yürümeyi göze alabilmekti. Şimdi Ankara’nın bu soğuk havasında, o karlı sabahın anısı içimi ısıtıyordu.


Cebimden bir sigara çıkardım, rüzgâra karşı güçlükle yaktım. Dumanı havaya savururken, Şevket Bey’in o pürüzlü sesini son kez duyar gibi oldum:


"Bak evlat, tren hareket ediyor. Önemli olan nerede ineceğin değil, yolda kiminle ne konuştuğundur."


Ankara Garı’nın o devasa kapısından dışarı çıktığımda, hayat bütün sadeliği ve mantığıyla devam ediyordu. İnsanlar koşturuyor, işportacılar bağırıyor, hayatın o bitmek bilmeyen gürültüsü her yeri kaplıyordu. Ama ben, o gürültünün içinde, bir kompartımanda tanıştığım o sessiz adamın hikâyesini kalbimde bir madalya gibi taşıyordum.


Yol biterdi, insanlar giderdi; ama geriye kalan o bir avuç keder ve bir tutam umut, dünyayı döndürmeye yetiyordu. Kar hâlâ yağıyordu; temiz, beyaz ve her şeyi örten bir sessizlikle.


****


İstasyonun dışındaki o büyük saat kulesine baktım. Akreple yelkovan, sanki Şevket Bey’in gidişini onaylarcasına ağır bir metalik sesle yerinden oynadı. Artık Ankara benim için sadece bir şehir, bir durak değil; bir emanetin son bulduğu yerdi. 


Kendi kendime, "Peki ya şimdi?" diye sordum. Şevket Bey hikâyesini tamamlamıştı. Necati kendi ekmeğinin peşine düşmüştü. Ben ise cebimde o solgun kağıt parçası, zihnimde ise silinmeyecek o pürüzlü sesle baş başa kalmıştım. 


Yokuş aşağı yürürken, yolun kenarındaki bir aşevinden yayılan taze çorba kokusu burnuma çalındı. İçerisi kalabalıktı; işçiler, memurlar, öğrenciler... Hepsi hayata tutunmak için kaşıklarını kâselerine daldırıp çıkarıyordu. Şevket Bey’in bahsettiği o "ekmek peşinde koşanlar"ın tam arasındaydım. Bir masaya oturdum, karşımdaki yaşlıca adama başımla selam verdim.


"Hava çok soğuk," dedi adam, ellerini çorba kâsesinin buharına tutarak.


"Öyle," dedim. "Ama kar her şeyi temizliyor sanki."


Adam bana dikkatle baktı. "Senin gözlerinde uzak bir yolun yorgunluğu var evlat. Nereden gelirsin?"


"Bir trenden geliyorum," dedim. "Uzun bir kompartımandan."


Adam gülümsedi, dişsiz ağzıyla. "Hepimiz bir trenden geliyoruz aslında. Önemli olan o trenden inerken elinde ne kaldığıdır."


Sustum. Elimi cebime attım, Şevket Bey'in o sahaftaki kitaba bıraktığı kurumuş çiçeğin bir yaprağı parmaklarıma takıldı. Elimi geri çektim. O çiçek orada kalmalıydı, tıpkı anıların kalbin en kuytu köşesinde kalması gerektiği gibi.


Çorbamı bitirip tekrar sokağa çıktığımda, akşamın o morumsu karanlığı şehre çökmeye başlamıştı. Ulus Meydanı’ndaki ışıklar, kar tanelerinin arasında titrek birer yıldız gibi parlıyordu. Birden, kalabalığın içinde lacivert bir palto görür gibi oldum. Yüreğim ağzıma geldi. Koşar adım o yöne doğru seğirttim. İnsanları omuzlarımdan iterek, "Şevket Bey!" diye bağırmak geçti içimden.


Yaklaştığımda, bunun sadece sırtı kamburlaşmış, elinde gazete tomarıyla evine yetişmeye çalışan bir devlet memuru olduğunu gördüm. Durdum, nefes nefese kalmıştım. Kendi halime hafifçe güldüm. İnsan, bir hikâyeye bu kadar kaptırınca kendini, her köşebaşında o kahramanı arıyordu.


O gece otel odamda, masanın üzerine boş bir kağıt serdim. Şevket Bey’in anlatamadıklarını, Müzeyyen’in bekleyişini, Necati’nin o şaşkın ama dürüst bakışlarını yazmak istedim. Kalemi elime aldığımda, mürekkep kağıdın üzerinde bir leke gibi dağıldı. 


Şevket Bey’in bana verdiği en büyük ders şuydu: Gerçek hikâyeler kağıda döküldüğünde değil, bir başka insanın ruhuna nakşedildiğinde ölümsüzleşiyordu. 


Sabah olduğunda, erkenden kalkıp gara gittim. Dönüş biletimi aldım. Peronda beklerken, o her zamanki telaş, o her zamanki is kokusu ve o bitmek bilmeyen düdük sesleri vardı. Ama bu sefer pencere kenarına oturduğumda, karşımdaki boş koltuğa bakıp gülümsedim.


Tren yavaşça hareket etti. Ankara Garı arkada, karların içinde gri bir dev gibi kalırken, yan kompartımandan birinin kahkahası duyuldu. Hayat devam ediyordu. Yeni yolcular, yeni hikâyeler ve yeni bekleyişlerle dolu o demir yığını, Anadolu’nun bağrına doğru süzülüyordu.


Pencereden dışarıya, uçsuz buçsuz bozkıra baktım. Şevket Bey belki de şu an o bozkırın üzerinde esen rüzgârda, Müzeyyen’in saçlarını okşuyordu. Ya da belki de o eski evin kapı eşiğinde, hiç bitmeyecek bir çay sohbetine oturmuşlardı. 


Vagonun sarsıntısıyla gözlerim ağırlaştı. Trenin tekerlekleri raylarda o bildik şarkıyı söylemeye başladı:


"Geç kalmadık... Sadece yolumuz uzadı... Geç kalmadık..."


Kendi içimdeki o sessiz durakta indim ve hikâyenin son cümlesini fısıldadım. Ama bu bir son değildi; sadece bir insanın, bir başka insanda kendini buluşuydu.


****


Gözlerimi açtığımda tren, bozkırın ortasında, ismini bile duymadığım küçük bir istasyonda durmuştu. Pencereden dışarı baktım; tek bir fenerin cılız ışığı altında, paltosuna sarılmış bir makasçının nefesi soğuk havada beyaz bir duman olup dağılıyordu. Kompartımanın içi iyice soğumuştu. Karşımdaki boş koltuk, sanki hâlâ Şevket Bey’in o ağırbaşlı kederini taşıyordu.


Yanımdaki kompartımanın kapısı gürültüyle açıldı. İçeriye yirmi yaşlarında, yüzü güneşten yanmış, gözleri çakmak çakmak bir delikanlı girdi. Elinde düğümlenmiş bir bohça vardı. Çekingen bir tavırla, "Müsaade var mı beyim?" diye sordu.


"Buyur evladım," dedim. "Yer çok."


Genç adam oturdu, bohçasını dizlerinin üzerine koydu. Elleri nasırlıydı, belli ki toprağın dilinden anlayan bir sevdalıydı. Bir süre sustuk. Tren, o metalik gıcırtılarla tekrar yola koyulduğunda, genç adam cebinden katlanmış, kenarları aşınmış bir mektup çıkardı. Işığa tutup okumaya başladı. Yüzünde hem bir umut hem de bir korku vardı.


"Yolculuk nereye?" diye sordum, Şevket Bey’in o ilk sorusunu taklit eder gibi.


Genç adam başını kaldırdı, gözleri parladı. "İstanbul’a beyim," dedi. "Bir kız var orada... Adı Leyla. Üç yıldır bu mektuplarla yetindik. Şimdi bir iş buldum, yanına varıp 'gel' diyeceğim. Ama korkuyorum be beyim."


"Neden korkuyorsun?"


"Ya İstanbul onu değiştirmişse? Ya o mektuplardaki Leyla, o büyük şehrin kalabalığında kaybolup gitmişse?"


Gülümsedim. İçimden, "Şevket Bey, bak," dedim. "Hikâye hiç bitmiyor. Sadece isimler değişiyor, yollar değişiyor ama o bekleyiş, o korku hep aynı kalıyor."


"Korkma evlat," dedim yüksek sesle. "İnsan sevdiğini kalbinde taşıdığı sürece, vardığı yer neresi olursa olsun gurbet sayılmaz. Önemli olan o kapıyı çalacak cesareti kendinde bulmaktır."


Delikanlı mektubunu katlayıp göğüs cebine, kalbinin tam üzerine koydu. Tıpkı Şevket Bey’in o fotoğrafı sakladığı gibi. O an anladım ki, Şevket Bey bana sadece bir hikâye bırakmamıştı; o bana insanları dinlemeyi, onların sessizliğindeki çığlığı duymayı öğretmişti.


Vagonun koridorunda kondüktörün sesi yankılandı: "Eskişehir! On dakika mola!"


Genç adamla beraber dışarı çıktık. İstasyondaki büfeden iki sıcak çay aldık. Kar kesmiş, yerini keskin bir ayaza bırakmıştı. Gökyüzü pırıl pırıldı, yıldızlar sanki elini uzatsan tutacakmışsın gibi yakındı. Çaylarımızı yudumlarken, rayların üzerinden gelen o sonsuzluk hissini bir kez daha duydum.


"Bak," dedim genç adama, istasyonun ilerisindeki karanlığı işaret ederek. "Her tren bir umuttur. Ama en büyük umut, insanın kendi içine yaptığı yolculuktur. Eğer sen o kızın sesini unutmamışsan, İstanbul sana dar gelmez."


Genç adam teşekkür edercesine başını eğdi. Trenin düdüğü acı acı çaldı. Herkes vagonlara doluşurken, ben peronda bir an duraksadım. Arkamdan bir elin omzuma dokunduğunu sandım, döndüm baktım; kimse yoktu. Sadece hafif bir rüzgâr esiyor, perondaki boş bankları yalıyordu. Ama burnuma, o çok iyi bildiğim pürüzlü tütün kokusu ve hafif bir is kokusu çalındı.


Vagona bindiğimde, yerime oturdum ve cebimden defterimi çıkardım. Şevket Bey’in bana bıraktığı o eksik cümleyi tamamlamanın vaktinin geldiğini hissettim. Kalemi kağıda sürttüm:


*"Hayat, bitmemiş bir romanın sonunu getirmek için bindiğimiz o bitmez tükenmez tren yolculuğudur. Ve biz, ancak bir başkasının acısına omuz verdiğimizde o yolu gerçekten yürümüş sayılırız."*


İstanbul’un ilk ışıkları Haydarpaşa’nın silüetini belirginleştirmeye başladığında, denizden gelen o tuzlu yosun kokusu vagonun içine doldu. Tren durdu. Genç adam bohçasını kaptığı gibi, "Allah’a ısmarladık beyim!" diyerek kalabalığın arasına karıştı. Koşuyordu, sanki hayata, aşkına, kendi kaderine geç kalmak istemiyormuş gibi koşuyordu.


Ben ise valizimi aldım, ağır adımlarla vagonun basamaklarından indim. Denize, vapurlara, o uyanan koca şehre baktım. Şevket Bey artık yoktu; ama o, gördüğüm her lacivert pardösüde, duyduğum her kederli seste, okuduğum her dürüst satırda yaşıyordu.


Vapurun güvertesine çıktığımda, martıların çığlıkları şehrin gürültüsüne karışıyordu. Cebimdeki o küçük, kurumuş çiçek yaprağını çıkardım ve rüzgâra bıraktım. Yaprak, havada birkaç tur döndükten sonra denizin mavi sularına düştü ve kayboldu.


"Güle güle Şevket Bey," dedim fısıltıyla. "Müzeyyen seni bekliyor."


Vapur iskeleden ayrılırken, arkamda bıraktığım o demir yığınına, o hatıralar trenine son kez baktım. Yol bitmişti ama hikâye, ben yaşadığım sürece, tırnak içinde yazılmış o sessiz diyaloglarla kalbimde devam edecekti.


****


Vapurun güvertesinde, denizin o serin tuzu yüzüme vururken, İstanbul’un yedi tepesi sabahın alacakaranlığında birer birer seçilmeye başladı. Şehir, sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi, yeni bir güne uyanmanın o telaşlı hazırlığı içindeydi. Martılar vapura eşlik ediyor, havada asılı kalarak bizden bir parça ekmek, belki de bir parça ilgi bekliyorlardı.


Yanımda, demirlere yaslanmış yaşlıca bir adam duruyordu. Başında eski, yün bir kasket, üzerinde ise rengi iyice solmuş bir ceket vardı. Uzun süre denizi seyretti, sonra bana dönüp cebinden bir tabaka çıkardı.


"Bir dal yakar mısın evlat?" dedi.


Sesi, Şevket Efendi’nin o güven veren pürüzlü sesine ne kadar da benziyordu. Bir an ürperdim. Elimi uzatıp bir sigara aldım. Beraberce sustuk ve tütünün o geniz yakan dumanını içimize çektik. 


"Şu denize bak," dedi yaşlı adam, boğazın köpüklü sularını işaret ederek. "Her gün binlerce insanı bir yakadan öbürüne taşır. Kimisi kavuşmak için biner bu vapura, kimisi sadece kaçmak için. Ama deniz hepsini aynı sessizlikle karşılar."


"Sizce hangisi daha zor?" diye sordum. "Kavuşmak mı, yoksa kaçmak mı?"


Adam, gözlerini kısıp karşı kıyıdaki binalara baktı. "En zoru, evlat, vardığın yerde beklediğini bulamamaktır. İnsan kaçtığı yerden kurtulur da, vardığı yerdeki boşlukla ne yapacağını bilemez. Ben bu şehirde elli yılımı tükettim. Nice insanlar gördüm, elinde bir valizle gelip, ruhunu burada bırakıp giden."


Vapur, Beşiktaş iskelesine yanaşırken halatlar büyük bir gürültüyle atıldı. İnsanlar, iskele kapaklarının açılmasını beklemeden öne doğru birikti. Herkesin acelesi vardı, herkesin yetişmesi gereken bir yeri, bitirmesi gereken bir işi vardı. Ben ise istifimi bozmadan, yaşlı adamın yanından ayrılmadım.


"Benim bir tanıdığım vardı," dedim, sesimi martı seslerinin arasından duyurmaya çalışarak. "O da bir ömür bekledi. Sonunda vardığı yer bir harabe oldu ama o yine de 'geç kalmadım' dedi."


Yaşlı adam hafifçe gülümsedi. "Öyleyse o adam dünyayı çözmüş demektir evlat. Çünkü insan, sevdiğine kavuştuğu an değil, onu beklemekten vazgeçmediği an kazanır. Ölüm bile o bekleyişi bitiremez."


İskele kapağı büyük bir gürültüyle indi. İnsan seli dışarıya, meydanın o karmaşasına doğru akmaya başladı. Yaşlı adam kasketini düzeltti, "Haydi kal sağlıcakla," deyip kalabalığa karıştı.


Ben de yavaş adımlarla Beşiktaş’ın o dar, parke taşlı sokaklarına daldım. Bir kahvehanenin önünden geçerken, içeriden gelen radyo sesini duydum. Eski bir İstanbul şarkısı çalıyordu. Bir masaya oturdum, garsondan sade bir kahve istedim. 


Cebimden o küçük defteri çıkardım. Şevket Efendi’nin bana anlattıklarını, Necati’nin o dürüst bakışlarını, trendeki o is kokulu geceyi bir kez daha zihnimde canlandırdım. Yazmak istiyordum ama bu sefer kelimeler yetmeyecek gibiydi. Sabahattin Ali’nin o tertemiz, sade diliyle anlatmak gerekirse; "Dünya üzerinde hiçbir şey, bir insanın bir başka insana duyduğu o sessiz hasret kadar ağır değildi."


Kahvem geldiğinde, fincandan yükselen dumanın içinde Şevket Efendi’nin silüetini görür gibi oldum. O şimdi Ankara’nın o karlı mezarlığında ya da Edremit’in zeytin kokulu yollarında değil, benim bu masamda, tam karşımdaydı.


"İyi ettin evlat," diyordu sanki. "Hikâyeyi buraya kadar getirdin ya, gerisi mühim değil."


Kahvehanenin kapısında küçük bir çocuk belirdi. Elinde günlük gazeteler vardı. "Yazıyor, yazıyor! Şehrin bitmeyen hasretlerini yazıyor!" diye bağırıyordu şakayla karışık. 


Çocuğu yanıma çağırdım, bir gazete aldım. Gazetenin sayfalarını karıştırırken, en arka sayfada, ilanlar kısmında bir isim gözüme çarptı: *Müzeyyen.*


Bu sadece bir isim miydi, yoksa bir işaret mi? Artık bunun bir önemi yoktu. Çünkü Şevket Efendi bana en büyük sırrı vermişti: Bazı hikâyeler bitmek için değil, anlatılmak ve bir başka kalpte yeniden canlanmak için vardı.


Defterimi kapattım, kahvemi son yudumuna kadar içtim ve sokağa çıktım. İstanbul’un o devasa kalabalığının içine karışırken, artık ben de o hikâyenin bir parçasıydım. Bir yerlerde bir tren düdüğü çalıyor, bir yerlerde bir vapur iskeleye yanaşıyordu. 


Ve hayat, her şeye rağmen, tırnak içinde yazılmış o samimi diyaloglarla, sade ve mantıklı bir şekilde akıp gidiyordu.


****


Beşiktaş’ın kalabalık caddelerinde yürürken, ayaklarım beni her zaman olduğu gibi denizin kıyısına, o kadim çınarların altına götürdü. Şehir ne kadar gürültülü olursa olsun, denizin o değişmeyen sesi insana her zaman doğruyu söylerdi. Bir banka oturdum ve denize bakarken Şevket Bey’in o pürüzlü sesini son bir kez hayal ettim. O, bu hikâyeyi bana sadece anlatmak için değil, bizzat yaşatmak için gelmişti o kompartımana.


Cebimde hâlâ o küçük defter duruyordu. Kalemi elime aldım ve bu hikâyenin sonuna, o sade ve gösterişsiz hayata dair son cümleleri eklemek istedim.


"İnsan," diye yazdım, "aslında hiçbir zaman bir yere gitmez. Gittiğini sandığı her yol, eninde sonunda kendi içine açılan bir kapıdır. Şevket Bey de o yolları Müzeyyen’i bulmak için değil, kendi içindeki o merhametli ve sadık adamı kaybetmemek için yürümüştü."


Güneş tepede iyice yükselmiş, İstanbul’un o meşhur karmaşası her yanı sarmıştı. Yanımdaki banka, elinde küçük bir fileyle yaşlı bir hanımefendi oturdu. Yorulmuştu, belliydi. Nefes nefese kalmış, bir anlığına durulup denizi seyretmeye başlamıştı. Yüzündeki çizgilerde, Şevket Bey’in anlattığı o "sabırlı bekleyişin" izleri vardı.


Bana dönüp, "Evlat," dedi, "şu deniz hiç yorulmaz mı sence? Bunca yükü, bunca ayrılığı taşımaktan hiç bıkmaz mı?"


Gülümsedim. "Yorulmaz teyze," dedim. "Çünkü o sadece taşımayı bilir, sahiplenmeyi değil. Biz insanlar her şeyi sahiplendiğimiz için yoruluyoruz."


Hanımefendi hafifçe başını salladı, gözlerinde uzak bir anının pırıltısı belirdi. "Doğru dersin. Sahiplendiğin her şey, gün gelir ayağına pranga olur."


Ayağa kalktım. Defterimi ve kalemimi cebime koydum. Şevket Bey’in hikâyesi artık benim değil, bu şehrin, bu insanların ve o sonsuz rayların hikâyesiydi. O trende başlayan on dakikalık bekleyiş, aslında koca bir ömrün özetiydi. 


İskeleden uzaklaşırken, vapurun birinin acı bir düdük çaldığını duydum. Bu düdük sesi, hem bir vedaydı hem de yeni bir başlangıcın habercisi. Şevket Bey’in dediği gibi, trenler her zaman giderdi ama önemli olan o vagonlarda bıraktığımız insanlıktı.


Şevket Efendi’nin o lacivert pardösüsüyle karıştığı o karlı sabahı ve Ankara’nın gri gökyüzünü bir kez daha selamladım. O şimdi, var olmayan ama kalbinde hep yaşattığı o Kavaklı Sokak’ın huzuru içindeydi. Müzeyyen ise, belki de her akşamüstü camın önünde çayını yudumlarken, uzaklardan gelen bir tren sesinde Şevket’in adını duymaya devam ediyordu.


Yürüdüm. Kalabalığın arasına karışıp kayboldum. Artık ben de bu dünyanın sade, mantıklı ve küçük dertleriyle uğraşan sıradan bir yolcusuydum. Ama biliyordum ki, ne zaman bir tren düdüğü duysam ya da is kokulu bir gara yolum düşse, Şevket Bey karşımdaki koltukta oturuyor olacak ve o pürüzlü sesiyle yeniden soracaktı:


"Eee evlat, senin yolculuğun nereye?"


İnsan, ancak anlatacak bir hikâyesi olduğu sürece bu dünyada sahiden yaşamış sayılırdı. Şevket Bey’in hikâyesi de, benim kalbimde artık son satırına ulaşmış, nihayet huzur bulmuştu.


Gökyüzü berraktı, deniz sakindi ve hayat, her şeye rağmen yaşanmaya değer o sade güzelliğiyle devam ediyordu.


SON


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 2
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

İki Yolcu

murad-gozelov murad-gozelov