Kuyruğun en arkasında, kara önlüğüyle bir çocuk duruyordu. Ayaklarının ucunda eski, yıpranmış lastik ayakkabılar, ellerinde ise nasır tutmuş, küçük ama inatçı parmaklar… Adı Mehmet’ti. Daha on yaşına basmamıştı ama gözlerinin kenarında bir büyük gibi yorgun çizgiler vardı.

Dükkânın önü kalabalıktı. Bayram sabahıydı. Mahalleli sabah namazından dönmüş, kadınlar kapı önlerinde baklava tabaklarını dizmiş, çocuklar ellerine tutuşturdukları küçük bez torbalarla şeker kuyruğuna koşmuştu. Şekerin kokusu bile havayı dolduruyordu.

Dükkânın kapısında iri yapılı, orta yaşlı bir adam duruyordu. Mahallenin hepsi ona “Şekerci Baba” derdi, ama adı Hamdi’ydi. Çocuklar küçük yaşlarında “Şeker Hamdi” demeyi beceremedikleri için “Şekerci Baba”ya çevirmişlerdi. Adı öyle kalmıştı.

Hamdi’nin yüzünde sert bir ifade vardı ama içi yumuşacıktı. Çocukları gördüğünde sakallarının arasında saklı bir gülümseme belirirdi. Kimi çocuk onun önüne geldiğinde “Baba, iki tane ver, annem de istiyor” der, kimi torbasını uzatıp “Azıcık daha koy” diye yalvarırdı. Hamdi çoğu zaman dayanamayıp bir tane fazladan bırakırdı.

Mehmet kuyruğun en arkasında bekliyordu. Elinde bir torba bile yoktu. Ceplerini yokladı. Biraz önce annesinden aldığı tek bozuk para, parmaklarının arasında sıcacık duruyordu. “Ya yetmezse?” diye düşündü. Kalbi çarptı.

Önündeki çocuklar gülüşerek konuşuyordu:

— Benim torbam dolacak, bak gör.
— Senin annen çok veriyor harçlığı, ben bu kadar zor aldım.
— Şekerci Baba, bana vişneli verecek, her bayram verir.

Mehmet sessiz kaldı. Onların konuşmalarını dinledi ama söze karışmadı. İçinde hem bir heyecan hem bir korku vardı. Kuyruk ağır ağır ilerliyordu.

Hamdi, dükkânın tezgâhının arkasında iri elleriyle şeker tartıyordu. Göz ucuyla kuyruğu süzüyor, arada bir çocuklara laf atıyordu:

— Hadi bakalım, sırayla gelin. İtme, kakma yok.
— Sen geçen bayram çok almıştın, bugün azıcık daha az al.
— Torbanı sıkı tut, dökersen ben uğraşamam.

Çocuklar güle oynaya Hamdi’nin önünden geçiyor, şekerlerini alıp çıkıyordu.

Kuyruk kısaldı. Birer birer çocuklar torbalarını doldurup gitti. Mehmet’in önü açıldıkça kalbi daha hızlı çarpmaya başladı. Cebindeki parayı sımsıkı tuttu.

Sonunda tezgâhın önüne geldi. Başını eğerek, sesi titreyerek konuştu:

— Şey… bana da şeker verir misiniz?

Hamdi çocuğun yüzüne baktı. Önlüğü yamalı, ayakkabıları eskiydi. Elinde torba bile yoktu.

— Torban yok mu senin? dedi Hamdi.

Mehmet gözlerini kaçırdı:

— Yok… Cebime koyarım.

Hamdi’nin gözleri yumuşadı. Ama tezgâhın kenarındaki koca kavanozlara bakınca yüzü bulutlandı. Kavanozlarda şeker çok az kalmıştı. Kuyruğun sonuna şeker yetişmeyeceğini biliyordu. Bir an sustu. Mehmet korkuyla cebinden bozuk parayı çıkarıp masanın üstüne koydu.

— Yalnızca bu kadarım var.

Hamdi parayı eline aldı, çevirdi, baktı. Çocuğun ellerine, gözlerine, utangaç yüzüne baktı. İçinden “Bir avuç versem diğerleri görür” diye geçirdi. Arkada bir iki çocuk daha kalmıştı, onlara şeker yetişmeyebilirdi.

Bir anlık sessizlik oldu. Mehmet’in gözleri Hamdi’nin elindeydi. Sonra Hamdi tezgâhın altından küçük, köşeye saklanmış bir cam kavanoz çıkardı. İçinde birkaç tane kalmıştı: limonlu, vişneli, portakallı renkli akide şekerleri…

— Al bakalım, dedi. Avucunu uzat.

Mehmet titreyerek elini açtı. Hamdi, kavanozdaki son üç şekeri çocuğun avucuna bıraktı.

— Yalnızca bu kalmış. Kusura bakma.

Mehmet şekerlere baktı. Üç küçük şeker, onun için koca bir dünya gibiydi. Gözleri parladı, sonra da doldu. Bozuk parasını almak istedi ama Hamdi eliyle itti.

— Senin paran benden bayram hediyesi olsun, dedi.

Mehmet utangaç bir sesle mırıldandı:

— Sağ olun… Şekerci Baba…

Hamdi’nin yüzüne ilk kez kocaman bir gülümseme yayıldı. Çocuk, avucundaki üç şekeri cebine koydu ve yavaşça dükkândan çıktı. Arkadan bakanlar “Niye az verdi?” diye soracak oldu ama Hamdi onların gözlerine bile bakmadı.

Sokağa çıkınca Mehmet bir an durdu. Elini cebine attı, şekerlerden birini çıkarıp baktı. Küçücük, parlak, vişne renginde bir şekerdi. Dudaklarına götürdü, sonra vazgeçti. Koşarak evin yolunu tuttu.

Evin kapısını açınca annesi ocakta kaynayan tencerenin başındaydı. Mehmet cebinden şekeri çıkarıp annesine uzattı.

— Anne, bak sana şeker getirdim.

Kadın, elini silip oğlunun başını okşadı. İçinde ince bir sızı hissetti.

— Sen ye oğlum, dedi.
— Yok, sen ye.

Kadın şekerin yarısını kırdı, birini ağzına attı, diğerini oğluna verdi. O an sanki bayramın bütün tadı, bütün kokusu o küçücük şekerin içinde saklıydı.

Mehmet yatağa uzandığında avucunda hâlâ son bir şeker vardı. Onu yarınki güne sakladı. Gözlerini kaparken kulağında Hamdi’nin sesi çınladı:

— Senin paran benden bayram hediyesi olsun…

Çocuk, ilk kez bayramın ne olduğunu o gece anlamışdı.

*****

Mehmet o gece avucunun içinde sakladığı şekeri sıkı sıkıya tutarak uyudu. Şeker avucunda erimedi ama kalbinde tatlı bir sıcaklık bıraktı. Sabah ezanıyla uyandı. Ev soğuktu. Annesi tandırın yanında oturmuş, eski bir hırkaya sarılmıştı.

— Uyanmışsın, dedi kadın.
— Uyanmamış olsam da uyanırdım anne. Karnım gurulduyordu.

Kadın gülümsedi ama gözleri kederliydi. Tencerede azıcık tarhana kaynıyordu. Mehmet çorbayı içerken aklı hâlâ dükkândaydı. Hamdi’nin iri ellerini, kavanozun dibinden çıkardığı şekerleri düşündü.

Çorbayı bitirdikten sonra dışarı çıktı. Sokakta hâlâ bayram havası vardı. Çocuklar ellerinde torbalarla birbirlerine şekerlerini gösteriyor, kahkahalarla koşuşturuyorlardı. Mehmet köşede durdu, onları seyretti.

— Seninkiler nerede Mehmet? diye seslendi sarı saçlı bir çocuk.
— Cebimde, dedi kısaca.
— Cebinde mi? Torban yok mu senin?
— Yok.

Çocuklar güldü, koşarak uzaklaştılar. Mehmet sessiz kaldı. Cebindeki tek şekere dokundu, çıkarmadı.

Öğleden sonra mahalle yavaş yavaş sakinleşti. Çocukların çoğu evine dönmüş, kadınlar kapılarının önünde sohbet etmeye başlamıştı. Mehmet, dükkânın önüne gitti. Hamdi, kepengi yarıya kadar indirmiş, dükkânın içinde hesap yapıyordu.

Mehmet kapının önünde durdu. Hamdi fark edince başını kaldırdı.

— Heey, ufaklık, dedi. Ne o, yine mi geldin?
— Geldim.

Hamdi gülümsedi.
— Şeker mi kaldı sanıyorsun? Kavanozun dibi göründü.

Mehmet utangaç bir sesle sordu:
— Şeker istemedim. Sadece bakmaya geldim.

Hamdi, kalemi defterin arasına bıraktı, ağır adımlarla tezgâhtan çıktı. Çocuğun yanına geldi, elini başına koydu.

— Senin adın neydi?
— Mehmet.
— Kaç yaşındasın Mehmet?
— On.

Hamdi çocuğun yüzüne baktı. Çekingen ama gururlu bir hali vardı. Kimseden bir şey dilenmek istemiyor gibiydi.

— Evde annen var mı?
— Var. Babam yok.

Hamdi’nin içi burkuldu. Az önce hesapladığı defterde, “kâr” kelimesi birden anlamsız geldi. Çocuğun gözleri daha ağır basmıştı.

— Peki, dedi, yarın sabah erkenden gel. Sana dükkânda yardım edecek işler bulurum. Karşılığında şeker değil, ekmek alırsın. Olur mu?

Mehmet’in yüzü birden aydınlandı. Başını salladı.
— Olur.

Hamdi kepengi kapatıp eve dönerken, Mehmet sokakta tek başına yürüyordu. Cebindeki şeker hâlâ duruyordu. Yarın işe başlayacağı düşüncesi onu gururlandırdı. “Ben de artık çalışacağım” diye mırıldandı kendi kendine.

Gece oldu. Ay ışığı camdan içeri düşerken Mehmet cebindeki şekeri çıkardı. Elinde uzun uzun baktı. Onu yemedi. Başucundaki küçük kutuya koydu. “Bu benim en değerlim” dedi.

Ertesi sabah erkenden Hamdi’nin dükkânına gitti. Hamdi kapıyı yeni açıyordu. Onu görünce kaşlarını kaldırdı.

— Aferin sana, dedi. Sözünde durdun. Hadi, şu çuvalları içeri taşı bakalım.

Mehmet bütün gün çalıştı. Çuval taşıdı, şişeleri sildi, yerleri süpürdü. Akşama kadar ter içinde kaldı. Hamdi, işin sonunda ona yarım ekmek, biraz peynir ve iki şeker verdi.

— Al bakalım, emeğinin karşılığı bu.
— Çok teşekkür ederim, dedi Mehmet.

Hamdi ciddi bir sesle konuştu:
— Bak oğlum, çalıştıkça kazanırsın. Şeker tatlıdır ama çalışmak daha tatlıdır. Bunu unutma.

Mehmet ekmeğini alıp eve gitti. Annesi şaşkınlıkla baktı.
— Nereden buldun bunu?
— Çalıştım, dedi. Şekerci Baba verdi.

Kadının gözleri doldu. O an anladı ki, oğlunun çocukluğu belki kısa sürecekti ama karakteri bu yokluk içinde yoğruluyordu.

Gece, Mehmet başucundaki kutuyu açtı. İçinde üç şeker vardı artık. Annesine birini uzattı, diğerini yedi. Sonuncusunu ise sakladı. Belki de hiçbir zaman yemeyecekti.

Dışarıda bayramın gürültüsü bitmiş, mahalle sessizliğe gömülmüştü. Ama Mehmet için bayram yeni başlamıştı. Çünkü o artık yalnızca şekerin tadını değil, alın terinin tadını da öğrenmişti.

*****

Mehmet ertesi gün yine erkenden kalktı. Annesi tandırın başında hamur yoğuruyordu.

— Yine mi gidiyorsun? diye sordu kadın, elleri un içindeydi.
— Gideceğim, dedi Mehmet. Hem çalışacağım hem de Hamdi amcaya yardım edeceğim.

Kadın başını salladı. İçinden oğlunun çocukluğunu yaşayamadan büyümesine üzüldü. Ama bir yandan da gururlandı.

Dükkânın önüne geldiğinde Hamdi kepengi yarıya kadar açmıştı. Onu görünce gülümsedi.
— Geldin mi yine? dedi.
— Geldim.
— Hadi bakalım, sen şu rafları sil, ben de çuvalları düzenleyeyim.

Mehmet kollarını sıvayıp işe koyuldu. Rafların üzerinde ince bir toz tabakası vardı. Bezle silerken, cam kavanozların içindeki renkli şekerlere bakmadan edemedi. Limon sarısı, vişne kırmızısı, nane yeşili… Hepsi camın arkasında parlıyor, adeta çocukların gözlerini çağırıyordu.

Hamdi arada göz ucuyla onu izliyordu. Çocuğun elini yüzünü, hareketlerini… Sanki kendi gençliğini görür gibi oldu. O da vaktiyle küçük yaşta çalışmaya başlamış, sonra dükkân açacak kadar biriktirmişti. Ama içindeki eksiklik hiç dolmamıştı: Kendi çocuğu olmamıştı. Karısıyla yıllar önce yolları ayrılmış, bir daha da yuva kurmamıştı.

Günün sonunda Hamdi, Mehmet’e bir tabak kuru fasulye verdi.
— Hadi, bunu dükkânın arkasında ye.
Mehmet şaşkınlıkla baktı.
— Ama… ben evde yerim.
— Yok, dedi Hamdi. Emeğin burada karşılık bulsun.

Çocuk çekinerek tabağın başına oturdu. Her lokmada gözleri doldu. Sanki uzun zamandır ilk defa doymuştu.

O akşam eve döndüğünde annesi fark etti.
— Oğlum, bugün çok neşelisin.
— Çünkü çalıştım, anne. Karnım da doydu. Hem Hamdi amca bana şeker de verdi.

Kadın sessiz kaldı. “Hamdi amca…” Bu kelimeyi oğlunun dilinden duyunca içi titredi. Belki de oğluna gerçekten baba olabilecek tek kişi oydu.

Günler birbirini kovaladı. Mehmet artık her sabah dükkâna gidiyor, Hamdi’nin yanından ayrılmıyordu. Mahalledeki çocuklar önce onunla dalga geçti.

— Sen şeker satıcısının çırağı mı oldun?
— Bayramda şeker alamayan Mehmet, şimdi dükkânda çalışıyor!

Ama sonra alıştılar. Hatta bazıları Mehmet’in Hamdi’nin yanında çalışmasını kıskandı. Çünkü Hamdi bazen işten arta kalan şekerleri sadece ona veriyordu.

Bir gün, sarı saçlı çocuk yine laf attı:
— Mehmet, bize de şeker versene.
— Olmaz, dedi Mehmet. Bunlar benim çalışmamın karşılığı.
— Ne çalışması ya, sen küçüksün!
— Küçük de olsam, çalışırım.

Hamdi bu konuşmaları duydu. Çocuğun arkasından bakarken gözlerinde hem hüzün hem de gurur vardı.

Bir akşamüstü dükkân sakindi. Müşteri yoktu. Hamdi, tezgâhın arkasına oturmuş hesap yapıyordu. Mehmet çekingen bir sesle yaklaştı.

— Hamdi amca…
— Efendim oğlum?
— Senin çocuğun yok mu?

Hamdi başını kaldırdı. Kalemi yavaşça defterin üstüne bıraktı.
— Yok, dedi. Kısmet olmadı.
— Hiç mi istemedin?
— Çok istedim, dedi Hamdi. Ama olmadı işte.

Mehmet biraz sustu. Sonra usulca mırıldandı:
— Ben senin çocuğun olsam olur mu?

Hamdi’nin boğazı düğümlendi. Gözleri buğulandı. Cevap veremedi. Sadece elini uzatıp çocuğun başını okşadı.

O andan sonra Hamdi’nin kalbinde bir şey değişti. Mehmet artık onun için yalnızca bir çırak değildi. Sanki yıllardır eksik kalan baba sevgisi, bu küçücük çocukla tamamlanıyordu.

Günler geçtikçe mahalle de onların bu bağını fark etti. Kadınlar kendi aralarında fısıldaşır oldu:
— Hamdi, o çocuğu yanına aldı ya…
— Belki de evlatlık yapar.
— İyi insandır Hamdi, çocuğa da sahip çıkar.

Mehmet’in annesi ise her akşam oğlunun yüzüne baktığında içi hem sızlıyor hem de huzur buluyordu. Oğlunun artık bir dayanağı vardı.

Bir gün mahalleye haber geldi: Şeker fiyatları artacaktı. Dışarıdan mal getiren tüccarlar zam yapmıştı. Hamdi kara kara düşünmeye başladı. Kavanozlar boş kalırsa çocukların gözleri yine umutla dükkânın önünde toplanacaktı. Onlara verecek şeker bulamazsa, o dükkânın ne anlamı kalacaktı?

Akşam eve dönerken Mehmet yanına sokuldu.
— Hamdi amca, neden üzgünsün?
— Bir şey yok, oğlum.
— Var, gördüm işte.
— Şekerler pahalanacak. Belki de çocuklara yetmeyecek.
— Olsun, dedi Mehmet. Sen bana nasıl emek karşılığı verdinse, diğer çocuklara da öyle yap. Kim çalışırsa alsın.

Hamdi çocuğun bu sözleriyle derin bir nefes aldı. “Belli ki bu küçük oğlan benden daha büyük düşünüyor” diye geçirdi içinden.

Aradan aylar geçti. Mehmet artık dükkânın ayrılmaz bir parçası olmuştu. Çocuklar bayram sabahı yine kuyruğa girdiğinde, Hamdi’nin yanında dimdik duran küçük çırağı gördüler.

Mehmet, her gelen çocuğa torbasını doldururken gözleri parlıyordu. Çünkü kendi yoklukla başlayan hikâyesi, şimdi başkalarının yüzündeki gülümsemede devam ediyordu.

Hamdi onun kulağına eğilip fısıldadı:
— Görüyor musun oğlum, şeker tatlıdır ama asıl tatlı olan insanlara sevinç dağıtmaktır.

Mehmet başını salladı. Cebinde hâlâ ilk gün sakladığı küçük vişne şekeri vardı. Onu hiç yemedi. Çünkü o şeker, onun çocukluktan hayata attığı ilk adımdı.

O, gün Mehmet farkına vardı ki:
Bayram sadece şekerle değil, insanın kalbinde taşıdığı iyilikle güzeldi.

SON


( Çocuklara Şeker başlıklı yazı murad--gozelov tarafından 15.04.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu